İstanbul Sözleşmesi tartışması partideki ikiliği ortaya çıkardı

Ak Parti’nin kadınları bir tarafta, erkekleri öteki tarafta

Türkiye’de kadın seçmen sayısı erkek seçmen sayısından belirgin biçimde daha fazla olan tek parti Ak Parti. İstanbul Sözleşmesi’ne dokunmak bu kadın seçmenleri Ak Parti’den uzaklaştırabilir. Benzer şekilde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçmenlerinin neredeyse yüzde 60’ı kadın. Onun da kaybedecek çok şeyi var kadınları kızdırarak.

NECLA GECE

Türkiye, karpuz gibi ortadan ikiye bölünecek, yüksek düzeyli siyasi kutuplaşma yaşayacak konu sıkıntısı çeken bir ülke değil. Hepimiz burada yaşıyoruz; bu kutuplaşmadam hepimiz kendimizce nasibimizi alıyoruz.

Ama galiba ilk kez, bu kutuplaşma, ayrışma, ikiye bölünme Ak Parti’nin kendi içinde de yaşanıyor; hatta bu ayrışmadan Erdoğan ailesi de nasibini alıyor.

Evet, kadına karşı şiddetten, bu şiddeti önlemek için 2011 yılında bizzat Ak Parti hükümetinin öncü olmasıyla hazırlanan ve İstanbul’da imzalandığı için de ‘İstanbul Sözleşmesi’ adı verilen metinden, o sözleşmeden ayrılmak isteyen Türkiyeli bazı ultra-muhafazakarlardan söz ediyorum.

Bir yanda Abdurrahman Dilipak (Akit) veya Yusuf Kaplan (Yeni Şafak) gibi “Sözleşmeden hemen çıkmak lazım” diyen, sözleşmede kalınmasını arzu eden Ak Partili kadınları “Ak Parti’nin papatyaları” ve hatta “fahişeler” diye niteleyen (Abdurrahman Dilipak yine) köşe yazarları; bir yanda ise Ak Parti’nin kadın milletvekilleri, Türkiye’nin başta muhafazakar olanları olmak üzere kadın örgütleri…

Bir yanda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetim ve himayesindeki TÜGVA var; onlar İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını, tamamen çıkılmıyorsa da bazı maddelere çekince konmasını istiyor.

Öteki tarafta, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan Bayraktar’ın himayesindeki KADEM; onlar da sözleşmeyi savunuyor.

‘Modern mahrem’den ‘modern kamusal’a

Evet yanlış okumadınız, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu ile kızı bu kutuplaşmada ters taraflarda kaldılar.

Bu konuda bir bilgimiz yok ama, içimde bir ses, aslında Emine Erdoğan’ın da Sümeyye Erdoğan gibi düşündüğünü ve İstanbul Sözleşmesi’ni kadına karşı şiddeti engellemeye çalıştığı için desteklediğini söylüyor.

Türkiye’de neredeyse istisnasız bütün kadın örgütleri İstanbul Sözleşmesi’ni savunuyor.

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmanın Erdoğan’a siyasi bedeli ağır olur

Ak Parti İstanbul Sözleşmesi ile ilgili nihai kararını önümüzdeki hafta verecek. Bu karar öncesinde kadınlar Türkiye’nin dört bir yanında ayakta, eylemler yapılıyor. Kadına karşı şiddet konusu Türkiye’de büyük hassasiyet sebebi. Sokaktaki kalabalıklar belki İstanbul Sözleşmesi’nin ne demek olduğunu bilmiyor ama kadınlar şiddetin ne demek olduğunu biliyor. O yüzden Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan açısından da zor bir karar. Partisindeki erkeklerle kadınların arasına sıkışmış durumda.

Sözleşme, 2011 yılında, Türkiye’nin ön ayak olmasıyla İstanbul’da yapılan bir uluslararası konferans sonrasında imzalanmıştı. Türkiye, yazımına da ciddi katkı sağladığı metnin ilk imzacısı. O zamanlar da Türkiye’yi Ak Parti yönetiyordu; Abdullah Gül Cumhurbaşkanıydı, Tayyip Erdoğan Başbakan, Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanı.

Ak Parti hükümeti, “Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi İçin İstanbul Sözleşmesi” adlı uluslararası hukuk metnini imzalamakla yetinmedi; bu uluslararası anlaşmayı iç hukuk metni haline getiren bir de yasa çıkardı.

Bu yasanın önemi şu: Kadın karakola gidip evde şiddet gördüğünü söylediğinde, evet onun beyanı esas ama polis gelip araştırma yapıyor. Bu araştırmanın sonunda mahkeme kadının gerçekten şiddet gördüğüne karar verirse, kocanın evden uzaklaştırılması mümkün olabiliyor. Ama sanmayın ki bu otomatik bir işlem. Daha birkaç hafta önce Adalet Bakanlığı açıkladı; geçen yıl 41 bin evden uzaklaştırma başvurusu mahkemeler tarafından reddedilmişti. Yani mahkeme herkesi ayırmıyor, delile, tarafların beyanlarına vs pek çok şeye bakıyor.

Maksat dövüp hesap vermemek

Evde şiddete maruz kalan kadınlar açısından, yüzde 100 yeterli olmasa da bu yasa önemli bir güvence sağlıyor. “Bana dokunursan polise giderim” demiş oluyor kadın bir yerde.

Dolayısıyla, araya bir sürü laf kalabalığı giriyor, yok eşcinseller yok toplumsal cinsiyet eşitliği vs vs ama Türk kadını açısından, İstanbul Sözleşmesi’nin ve ona bağlı yasanın kaldırılmasını savunan erkeklerin ne istediği belli: Karılarını, kızlarını kimseye hesap vermeden dövmek istiyorlar.

O yüzden, İstanbul Sözleşmesi, kadınlar açısından siyasi tutumlardan, siyasi, ekonomik, etnik, dini kimliklerden öte bir şey, bir çeşit birleştirici ve eşitleyici. Bu sözleşmeyi savunmak konusunda Hakkari’deki Türkçe bilmeyen kadınla, Konya’daki tarikat ehli kadın, Rize’de bahçede çay toplayanla, İstanbul’da bankada yöneticilik yapan veya aynı bankada akşamları temizliğe gelen kadının tutumu aynı. Bütün kadınlar için bu sözleşme çok büyük bir kazanım.

“Mahremiyet”e inanılan, “Kol kırılır yen içinde” denen, “Aile içinde çözeriz” diye konuşulan bir ülkede, kadına karşı şiddet söz konusu olduğunda bu mahremiyetin tam tersine büyük bir mağduriyet yarattığını en iyi kadınlar biliyor. Ve o yüzden, artık dayak yedikleri için veya cinsel saldırıya uğradıkları için utanç duymuyor, aksine mağdur olarak polise daha fazla başvuruyorlar. Bir yerde bu erkek usulü “mahrem” anlayışı, ciddi bir kamusallaşmaya dönüşüyor.

Modernleşmenin sonuçları

Türkiye, 80’lerin ortalarından itibaren, yani neredeyse son 40 yıldır hızlı bir sosyolojik değişim içinde. Bu değişimin motoru, köyden kente göç. 1980 yılında Türkiye nüfusunun yüzde 53’ü köylerde yaşıyordu; bugün bu oran yüzde 10’un altına düşmüş durumda.

Kentte yaşamak demek kentli ilişkilere ve kent ekonomisine dahil olmak demek. Tam da bu yüzden, mesela kız çocuklarının okula gitme talebinde bir patlama oldu. Zorunlu eğitimin 12 yıla uzamasıyla bu sorun lise bitene kadar aşıldı ama aynı kız çocukları 80’lerden itibaren üniversite kapısına da dayanmıştı ve devlet onları başları örtülü diye okula almıyordu. Ak Parti döneminde bu sorunun da aşılmasıyla birlikte üniversitelerdeki kız öğrenci sayısı da arttı.

Artık en azından liseden mezun olan, üniversiteye giden bu kızlar, bu diplomaları duvara süs olarak asmak üzere istemiyorlardı. Eğitim sahibi olmanın doğal sonucu, onlara orta sınıf hayatı yaşatacak bir beyaz yakalı meslek sahibi de olmaktı. Bu genç kadınlar, çalışmak, kendi ekonomik bağımsızlıklarını garanti altına almak istiyorlardı yani.

Anne-babasına veya kocasına karşı ekonomik bağımsızlığa sahip olmak isteyen bu kadınlar hemen hemen her kesimde varlar. Modernleşmenin doğal sonuçları bunlar.

Son 18 yıldır ülkemizde Ak Parti iktidarda olduğu için, bu geçmişten gelen modernleşmeşehirlileşme ve şehir ekonomisine uyum sağlama hareketinin en fazla Ak Parti iktidarı döneminde hızlandığını ve artık neredeyse tamama erdiğini söylemek mümkün.

Buna karşılık kadına şiddet, o modern gelişmenin, yani kadının gündelik hayata katılmasının, kendi ekonomik bağımsızlığa sahip olmasının vs tam tersi yönde bir şey; modern öncesi dönemin, kırsal alanda daha feodal ilişkilerin bir kalıntısı.

Elbette bugün baktığınızda kadına karşı şiddet gösteren erkeklerin öyle illa kırsal kökenli olmaları gerekmiyor. En okumuş yazmışından en yüksek duyarlık sahibine, en medeni görünüşlüsünden en eşitlikçi geçinenine kadar her çeşit erkeğin kadına el kaldırdığına tanık olduk ülkemizde. Maalesef daha da olacağız.

Ancak yine de, ancak üçüncü kuşak mensupları şehirde doğmuş, daha geleneksel ilişkilerden ve geleneksel erkek egemen aile yapısından gelen gruplarda aile içi şiddetin daha yoğun olduğuna dair çok sayıda araştırma var.

Erdoğan’ın ve Ak Parti’nin seçmenleri

Türkiye’de siyasi parti taraftarlığıyla, siyasi eğilimlerle ve seçim sonuçlarıyla ilgili çok sayıda araştırma yapılıyor. Neredeyse bütün araştırmalarda, zaten bir kural olarak, o araştırmada kullanılan denek grubunun temel demografik özellikleri de anlatılır. O temel demografik özellilerin başında da deneklerin toplumdaki kadın-erkek dengesini gözetmesi gelir.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2018 Haziranında yüzde 51.8 oyla Cumhurbaşkanlığı’na seçildiğinde, kendisine oy verenlerin neredeyse yüzde 60’ı kadınlardı. Evet, yanlış okumadınız, Erdoğan’ı o makama kadınlar getirdi, seçmeninin yarıdan fazlası kadındı.

Bugün baktığınızda, örneğin son gelen araştırmalardan birinde “Erdoğan’a oy veririm” diyenlerin oranı yüzde 40 gözüküyor. Bu yüzde 40’ın yine yarıdan fazlası kadın.

Tersten bakalım: Türkiye’de yaşayan 100 kadından neredeyse 45’i (44.7’si) yarın seçim olsa oyunu Erdoğan’a vereceğini söylüyor. 100 erkekten sadece 38’i Erdoğan’a oy vereceğini söylüyor.

Kısacası şu: Erdoğan elbette hiç seçmen kaybetmek istemez ama kaybetmeyi en istemeyeceği grup kadınlar olur.

Gelin bir de Ak Parti’ye bakalım. Son araştırmalara göre Türkiye’de yaşayan 100 kadından 40’ı Ak Parti’ye oy vereceğini söylüyor. (Erkeklerde bu oran yüzde 30; yani Ak Parti’ye oy veren her 4 kadına karşılık sadece 3 erkek var.)

Az önce Tayyip Erdoğan için söylediğim, Ak Parti için de geçerli: Parti elbette tek bir oyu bile kaybetmek istemez ama kadın oylarını kaybetmeyi hiç istemez. Çünkü Ak Parti, kadın oylarını kendisine çekme konusunda neredeyse rakipsiz durumda. Araştırmalara göre kadın seçmen sayısı erkek seçmen sayısını geçen Ak Parti dışındaki tek parti CHP (Bütün kadınların yüzde 18,1’i, bütün erkeklerin ise yüzde 17,3’ü CHP’ye oy veriyor). Kadın-erkek eşitliğine çok önem verdiğini söyleyen, kadınlar için “eş başkanlık”lar ihdas eden HDP’yi bütün kadınların yüzde 6’sı, erkelerin ise 12’si tercih ediyor. Yani bir kadın seçmene karşı 2 erkek seçmeni var bu partinin. (Acaba Kürt kadınlar neden kocalarının/ babalarının partisine oy vermiyor?)

Fakat İstanbul Sözleşmesi ile ortaya çıkan bu yeni siyasi gündem, hele bu sözleşmeden çıkılması veya bazı maddelerine çekince konması gibi sonuçlar da yaratırsa, Ak Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan açısından çok ciddi oy kayıplarına neden olabilir.

Çünkü evet, sokaktaki kadınlar çoğunlukla İstanbul Sözleşmesi’nin ne olduğunu bilmiyorlar ama aile içi şiddetin ne demek olduğunu, kocadan veya babadan dayak yemenin, öldürülmenin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlar. Bakın, Muğla’da gencecik bir kız bir erkek tarafından vahşice öldürüldü; onun Bitlis Hizan’daki cenazesini kadınlar omuzladılar. Bitlis’te, Hizan’da oldu bu. Genellikle kadınların cenaze namazına katılmasına bile izin verilmeyen Bitlis’te.

İstanbul Sözleşmesi nedir?

Son dönemde yapılan araştırmalarda sokaktaki insanların yarısının İstanbul Sözleşmesi’nden haberdar olmadığı ortaya çıktı. O yüzden HaftalıkGazete dahil bütün yayın organları sözleşmeyi hatırlatan ve anlatan yazılar yayınlıyor.

İstanbul sözleşmesi olarak bilinen uluslararası resmi adı şu: “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi.”

Sözleşme kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele amacıyla, Avrupa Konseyi tarafından 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açıldı. Avrupa Konseyi delegasyonunda o dönemde bulunan milletvekilleri, sözleşmenin fikir aşamasından detaylı yazımına kadar Türkiye’nin öncülük ettiğini anlatıyor. Sözleşmenin ilk imzacısı da Türkiye. Bugüne kadar 34 Avrupa ülkesi tarafından imzalandı.

Sözleşmenin amacı resmi belgede şöyle anlatılıyor:
> Avrupa Konseyi’nin, kadınlara yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye ilişkin bu yeni sözleşmesi, ciddi bir insan hakları ihlali oluşturan bu sorunu en kapsamlı şekilde ele alan bir uluslararası anlaşmadır. Bu tür şiddete sıfır tolerans gösterilmesini hedeflemektedir ve Avrupa ile onun sınırlarını da aşan geniş bir alanda daha güvenli yaşanabilmesini sağlama yolunda önemli bir adımdır.
> Şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması ve şiddet uygulayanların adalete teslim edilmesi, bu sözleşmenin temel taşlarını oluşturmaktadır. Ayrıca, toplumun her ferdini, özellikle de erkekleri ve erkek çocuklarını, tutumlarını değiştirmeye davet ederek, bireylerin vicdanlarını ve düşüncelerini değiştirmeyi amaçlamaktadır. Esas itibariyle, erkeklerle kadınlar arasında daha fazla eşitlik sağlamaya yönelik çağrının yeniden yapılmasıdır; zira, kadınlara yönelik şiddetin kökleri, toplumda erkek ve kadın arasındaki eşitsizliğe dayanmakta ve bir hoşgörü ve inkar kültürünün sonucu olarak sürdürülmektedir.

Sözleşmenin devlette getirdiği yükümlülükler

Önleme
> Kadınlara yönelik şiddetin kabullenilmesine neden olan tutumların, toplumsal cinsiyet rollerinin ve klişelerin değiştirilmesi;
> Mağdurlar üzerinde çalışan profesyonel kadroların eğitilmesi;
> Farklı şiddet türleri ve bunların travma yaratıcı özellikleri hakkında farkındalık yaratılması;
> Eğitimin her kademesinde, eşitliği ele alan konuların ders müfredatına dahil edilmesi;
> Halka ulaşabilmek için STK’larla, medyayla ve özel sektörle işbirliği yapılması. Koruma
> Tüm tedbirler içinde, mağdurların ihtiyaçlarına ve güven içinde olmalarına en büyük önemin verilmesinin sağlanması;
> Mağdurlara ve çocuklarına psikolojik ve hukuki danışmanlığın yanı sıra tıbbi yardım da sağlayan özelleşmiş destek hizmetlerinin düzenlenmesi;
> Yeterli sayıda sığınma evinin tahsis edilmesi ve günün her saati kullanılabilecek ücretsiz telefon yardım hatları sağlanması. Yargılama
> Kadınlara yönelik şiddetin suç sayılmasının ve gerekli cezaların verilmesinin sağlanması;
> Gelenek, töre, din, yada “namus” gerekçelerinin, herhangi bir şiddet eyleminin bahanesi olarak kabul edilmemesinin sağlanması;
> Soruşturma ve yargılama sürecinde mağdurların özel koruma tedbirlerinden yararlanmalarının sağlanması;
> Kolluk kuvvetlerinin yardım isteyenlere anında yardıma gidebilmelerinin ve tehlikeli durumlara yetkinlikle müdahale etmelerinin sağlanması.

Uygulanacak politikalar
> Yukarda belirtilen tüm tedbirlerin kapsamlı ve koordineli politikaların bir parçası olmasının sağlanması ve kadına karşı şiddete karşı bütüncül bir mukabelede bulunulmasının temin edilmesi.

Sözleşme kapsamındaki suçlar

Sözleşme taraf devletlere, aşağıda belirtilen davranışlara yönelik cezai veya başka bir hukuki yaptırım öngörmeyi zorunlu kılıyor:
> ev içi şiddet (fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik)
> taciz amaçlı takip;
> tecavüz dahil, cinsel şiddet;
> cinsel taciz; > zorla evlendirme;
> kadınların sünnet edilmesi;
> kürtaja zorlama ve kısırlaştırmaya zorlama.

Cumhurbaşkanı adaylığı yarışı CHP’de erken başladı

Bu kadar spekülasyon canımıza tak etti. Bütün amaç bizim içimizde bir tartışma yaratıp moralimizi düşürmek CHP’nin gündeminde Abdullah Gül diye bir isim olmadı, şimdi de yok, olmayacak da…” 25 Nisan 2018’de CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah ...

Haftada dört gün çalışalım; herkesin işi olsun

Olağanüstü dönemler beraberinde olağanüstü önlemlerle geliyor. Bakın korona salgınına, düne kadar hayal edilemez olan önlemlere başvuruldu. Sadece sağlıkla ilgili değildi bu önlemler. Yüzbinlerce şirkete ve esnafa milyarlarca liralık krediler açıldı; bu kredilerin geri ödemeleri Kasım ayında ...

Yanlış zamanda yanlış politikanın bedelini ağır ödeyeceğiz

Korona virüs salgını, dünya ekonomisine bir “ani duruş” yaşattığında dünyanın dört bir yanında hükümetler, parlamentolar ve merkez bankaları hep birbirine benzer tepkiler verdi. Türkiye’de de. Merkez Bankası para basmaya başladı. Hükümet bütçe açığını düşünmez oldu. Evet ama Türkiye’nin ...