Selahattin Duman

Arabanı sat varoğlu gibi, Lafını söyle Köroğlu gibi

Küçük ilânları takip ederek arabanın ucuzunu, evin hayırlı komşulusunu alacağım diyenlere küçük tüyolar. Küçük ilânların da kendine göre şifresi var. O şifreleri doğru okuyamadın mı baltayı başka taşa vurursun. Zarar edersin. Yazık değil mi sana?

Bizim ahali hilkatten kurnazdır. Siz kulak asmayın her genel seçimde birilerinden kazık yemesine. Bir kere seçimde yenilen kazıkların sebebi kişisel değil, bünyemizdeki “sürünün peşine takılma güdüsünden” kaynaklanan bir şeydir.

Yoksa feraset sahibidir insanımız. Gerçi bazı fetbaz siyasetçiler bu muhteşem güdümüze “sağduyu” adını takıp, sandık başında kazıklanmamızla inceden dalga geçerler ama varsın olsun. Bu bile potansiyel olarak kurnaz olduğumuz gerçeğini değiştirmez.

Bu kurnazlık en çok da mal satarken işe yarar.

Gazeteye küçücük, beş altı kelimelik bir ilân verirsin. İçine bütün ticari dehanı sıkıştırırsın.

Batı’nın adamı da mal satarken ilân verir. Ancak sersem olduklarından o mal için bilinmesi gereken ne varsa ilânın içine yazarlar.

“Satılık oto. 47 bin kilometrede. Koyu füme. İçinde müzik sistemi, klima, ABS var. Sağ kapısı tamir edilmiş, lastikleri eski. Fiyatı on iki bin Euro.”

Aynı arabayı bizden biri satsa vereceği ilân şöyle olurdu:

“Kaçırılmaz fırsat.. Bayandan.. 47 bin kilometrede full artı full aksesuar..”

Fiyatı mı? Satılık mal ilânına fiyatı sersemler koyar.

“Bayandan satılık”ın sırrı

Araba satarken kullandığın “Bayandan” sözcüğünün önemi, var. Bir kere kadın kısmı erkekten daha naziktir. Bu sözcük arabanın trafikte haldur huldur hayvan gibi kullanılmadığını beyan eder. Müşteri üzerinde araba değil kız alıyorum etkisi yaratır. Satıcı tarafa “kız evi naz evi” üstünlüğü sağlar.

Satacağın araba için verdiğin ilâna fiyat koymayacaksın ki müşteri geldiğinde onu göz kestirimi tartabilesin. Pazarlıkta ne kadar kazık yeme potansiyeli var, kestirebilesin.

Pazarlığı on beş bin Euro’dan başlarsın. On üçe satsan bile artı bin Euro kârdasın.

Araba sunarken kullandığın “Bayandan” sözcüğünün de önemi var..

Bir kere kadın kısmı erkekten daha naziktir. Bu sözcük arabanın trafikte “haldur huldur” hayvan gibi kullanılmadığını beyan eder.

Ayrıca “Bayandan” sözcüğü müşteri üzerine araba değil, kız alıyorum etkisi yaratır. Satıcı tarafa “kız evi, naz evi” üstünlüğü sağlar..

Şahsen, bu kadar kurnaz bir ahalinin bugüne kadar “Bakire bayandan satılık oto” takdimini neden kullanmadığını merak ederim.

Bir gün birisi bunu yapacak, ikinci el oto piyasasına bambaşka dinamizm getirecek. Haaa! Devir işlemi sırasında arabanın sahibinin erkek olduğunu görüp “aldatıldık mı acaba?” hissine kapılacaklar için de cevap hazır olur.

“Araba bizim hanımındı, alışamadı..”

Bu tür kurnazlıkların bir de “Doktordan satılık araba” hali var..

Burada sihirli sözcük “Doktor!”

Daha üstü yok. Validen satılık, büyükelçiden satılık, genel müdürden satılık, il başkanından satılık, seyrek bıyıklı asabi şahsiyetin akrabasından satılık.

Ne yazarsan yaz pratisyen doktoru geçemez.

Olmadı, bir üst sınırı zorla. İlânına “Genel Cerrahi Profesöründen satılık araba..” diye yaz, faydası yok.

Araba satmaya niyetli doktor, Tıp Fakültesi Dekanı dahil herkesi döver. “Doktordan satılık” bir otomobili geçse geçse uzay mekiği geçer. El elden üstündür arş-ı âlâya kadar, demişler. Uzay mekiğinin de doktordan olanı çıktı mı piyasaya dilin içine kaçar.

* * *

Nice psikiyatrlar, sosyal bilimciler kafa yordu.. Bizim ahalinin zihnine yerleşmiş “Doktordan satılık mal gibisi yok..” anlayışının sırrını çözemedi..

Daha da çözemezler.

Bu da arabasını değiştirmeye niyetli doktorlara büyük üstünlük sağlar. Adam kasap, nalbur, zücaciyeci veya emlakçı. Üzüm pekmez fark etmez.

İkinci el pazarından satın aldığı araba için birisi ona “Hayırlı olsun” dediğinde direksiyona eliyle vurup “Doktordan” demenin keyfi hiçbir şeyde yoktur..

Ne iş yaparsan yap, doktordan araba aldın mı tıp fakültesini bitirmiş gibi hissedersin kendini ki bu da ikinci el piyasasının gizli dinamiklerinden biridir, belki de başlıcasıdır.

Bunu aşabilecek tek şey, yani bu sunum şeklinin fenafillah mertebesi de “Doktor bayandan satılık oto” ilânıdır. Bu da dört yapraklı yonca gibi bir şeydir. Yirmi senelik inek ol, on dört yaylada dolaş. Beş on yılda bir ya görülür ya görülmez.

Düşük kilometreli jeep merakını da çözdüm

Dikkatli bir küçük ilân takipçisi olarak yeni fark ettiğim bir şey var.

O da on beş bin, on yedi bin, bilemedin yirmi küsur bindeki “satılık ikinci el jeep” ilânları.

Meraklıları da bunları kovalıyor. Çünkü jeep türünden bir aracı alan, o kadar parayı İstanbul içinde safari yapmak için ödememiştir. Jeep’e meraklı olan da başına ciddi bir iş gelmeyince arabasını daha emekleme kilometrelerinde satmaz.

Diyelim ki sattı. O zaman da “düşük kilometrede satılık jeep” ilânları bu kadar bol olmaz.

Araştırmacı gazeteci olarak bunun da sırrını çözdük elhamdülillah.

Olay “playboy” dediğimiz aylak zamparaların zihninde başlayıp, niyetinde bitiyor. Bunlar genellikle kendilerine “manken” dediğimiz meslek gurubundan sevgili buluyorlar.

Aşklarının ne kadar yüce ne kadar içten olduğunu ispatlamak için de manken sevgiliye “ilk ödeme olarak” bir jeep alıyorlar. Manken kızların boyu uzun olduğundan diğer orta sınıf otomobile sığamazlar. Bu tür fiziki dayatmadan dolayı jeep tercih ediliyor.

Artı, jeep bu kulvardaki tek geçerli “rekabet ölçüsü” olduğundan, onun yerine iki adet lüks sedan araba alsan, fayda etmez. Hediye ettiğin kişide “seviliyorum, beğeniliyorum, hâlâ aranıyorum..” duygusu yaratmaz..

Tabii “manken aşklarının” da bir süresi var.

Mankenine göre. Kiminin aşkı üç beş ay dayanıyor. Kiminin bir iki yıl.. Bilemedin üç yıl. Kızın son kullanma tarihi geçtiğinde “playboy” bir başka çiçeğe konmak için havalanıyor.

Manken paraya sıkışınca…

Geride bıraktığı kalbi kırık manken de “baskısız kız alma kaçar, avcıdan kaz alma uçar” durumuna düşüp, geçinmek için kendisine hediye edilen jeep’i satmak zorunda kalıyor.

Haliyle paraya sıkışmış olduklarından ciddi oranda fiyat kırıyorlar.

Üç senelik sevgili kıdemi kazanan mankenler için de akıbet aynı. Onlar da sıkışınca kendilerine “hediye edilen dairelerini” satışa çıkarıyorlar.

Böylece kimin aşkının ne kadar sürdüğünü anlamak mümkün oluyor.

İşte kimi küçük ilânların bir şifresi bu.

Konut piyasasında da durum farklı değil. Satılık ev veya yazlık, yahut arsa ilânları için de aynı kurnazlık ölçüleri geçerli. Adam üşenmeyip gazeteye ilân veriyor lakin satışa çıkardığı evi kaça satacağını o ilânın bir köşesine yazmıyor.

Hesap belli. Lokasyon tarifine bakan müşteri arasın telefonla. Ben onun ağzını arayayım. Ön yoklamada çıkardığım sonuca göre bir fiyat çekeyim. Numarayı yerse pazar oluruz.

Sanki o ilânı görüp de telefonla arayacak olan başka bir hamurdan.

Avcı kırk yol bilirse ayı da kırk yol bilir, demişler. O da “alo” dediği andan itibaren senin ağzını arayacak. Malı değerinin altına kapmaya çalışacak.

“Çalıyor ama çalışıyor” nesli

Bunun mutlaka sosyolojik bir açıklaması vardır. Bu toplumun başına neler geldi de otuz kırk sene içinde şekil değiştirip, kendisinden başka bir şey türetti?

Memuriyet yaptıkları resmi dairede, evrak işlerinde kullanmak üzere kendilerine verilen on beş kuruşluk kurşun kalemi evlerine götürüp çocuklarına vermekten ar eden babaların, dedelerin nesli nasıl böyle potansiyel dolandırıcı oldu?

Başımıza nasıl bir taş düştü de “rüşvet almayan birine” aptal gözüyle bakar olduk.

Siyasilerin en rahat ettiği dönem böyle dönemlerdir. Filanca için “Çalıyor” dersin, karşındaki embesilden “Çalıyor ama çalışıyor” savunması gelir. Kimse çaldığı için kınanmıyor, kimse hırsızlığından dolayı ayıplanmıyor.

Bu da böyle bir devran işte, devası yok.

“Çalma” başkasının malını habersiz alma anlamına gelen bir fiil. “Yağma” ise başkalarının malını göz göre göre zorla ele geçirme işi. Modern hukuka dayandığını iddia eden ulus devletler kurulduktan sonra yağma işi bitti, onun yerini çalma işi aldı.

Mutlakıyetten, meşrutiyete; tek partiden, çok partiye her dönemde çalma fiili yaşandı. 1928 yılında Alman mimar ve şehircisi Hermann Jansen yaklaşık 30 bin nüfuslu Ankara için bir nazım plânı hazırlamıştı.

Ulus’tan Çankaya’ya uzanan bulvarın iki yakası imara açıldı. Bir de baktılar ki iki yandaki arsaların çoğunu CHP milletvekilleri dönüp dönüm satın almış. Atatürk bunu fark edince bütün tapu işlerini iptâl ettirdi. Arsa alacak olanlara kişi başına 800 metrekare sınır getirdi. Sonuç değişmedi.

Bulvarın iki yakasını kapatanlar bu kez hısım akraba üzerinden sekiz yüzer metrelik parselleri kapatıp, aynı sonuca ulaştılar. Atatürk ister istemez pes etti.

Demirel döneminde yapılan Boğaz Köprüsü’nün çevre yollarının nerelerden geçeceğini keşfedenler aynı arazi yağmasını tekrarladılar. Bazıları halen hayatta ve yalılarda oturuyorlar.

Haraç müessesesi de revaçta. İnsanlar da alışmış. Salmalar genellikle o ilin en yüksek mülki amirinden geliyor, işadamlarına güçlerine göre ceza kesiliyor.

Sıkıysa İdlib’e bağış yapma

Son duyduğum şey Suriye İdlip’te yapılan küçük daireler. Kaça mâl olduklarını bilmiyorum ama işadamından daire başına minimum 6 bin liralık bağış bekleniyor. En ucuz kurtulanı, on daireye yatırım yapıp, 60 bin lirayı bastırıyor.

Son duyduğum şey Suriye İdlip’te yapılan küçük daireler. Kaça mâl olduklarını bilmiyorum ama işadamından daire başına minimum 6 bin liralık bağış bekleniyor. En ucuz kurtulanı, on daireye yatırım yapıp, 60 bin lirayı bastırıyor.

Bu ne Suriyeli sevdasıymış arkadaş.

Şimdi sivri zekâlının biri çıkıp “sen de parayı verme arkadaş” diyecek. Vermemek sıkar, ertesi gün ilgili bakanlıktan biri gelir, fabrika binasına bakar “Senin dumanın bacadan eğri çıkıyor” deyip iki misli ceza yazar.

Devir Osmanlı devri, hikâyemiz de o devirde geçiyor. Ticareti iyi, hayvancılığı bereketli, tarlaları bağları verimli ilçelerden birine bir kadı tayin edilmiş.

Üç beş gün sonra Kadıefendi icraatına başlamış. Ayandan gözüne kestirdiği birini huzura çağırmış. Adama merdiven altına bağlı bir koyunu gösterip sormuş:

“Bu nedir?”

Adam “koyundur” deyince “Vay nabekâr, güzelim keçiye koyun dersin ha! Yıkın falakaya, tabanına yüz sopa yapıştırın” diye buyurmuş.

Falakaya yıkılan daha onuncu sopada pes edip, kadıya günahının kefaretini altın lira olarak ödüyormuş.

İkinci çağrılan kişi olayı duyduğundan gösterilen koyuna “keçidir” demiş. Kadı yine “yıkın falakaya, yüz sopa” diye kükremiş. Şehirde parası olan Müslüman, Rum, Ermeni kim varsa sopadan kaçamamış. Onca dayaktan sonra bir de haraç ödemişler.

Sıra Yahudiye gelmiş. Kadının huzuruna çıkan Yahudi “Bu nedir?” dendiğinde boynunu bükmüş.

“Efendi hazretleri” demiş. “Bu ne koyundur ne keçidir. Bir Allahın belasıdır. Sen cezamız kaç altın onu söyle, zat-ı alinizi kızdırmadan ödeyip gideyim!”

“Kurnazın hakkından kurnazlığı gelir” demişler.

Bizim küçük ilânlar üzerinden birbirine kazık atmaya meyilli ahalimizi da başka kurnazlar didikliyor. Kullandığı benzinin üzerinde sekiz kat vergi. Kullandığı elektriğin üzerinde yedi kat vergi.

Geçen yıl pazardan üç liraya aldığı hıyara bu sen sekiz lira veriyor. Medyası da yok ki derdini anlatıp ağlaşa.

“2002’da çeyrek altın 32 liraydı. Şimdi 600 küsur lira. Çeyrek altını olanlar uçup gitti” deyip kendisiyle kafa bulan bir medya dünyası var. Doktor da olsan bayan da kurnazlıkların seni kurtarmıyor.

Atalarımız “Komşunun boncuğunu çalan gece süslenir” diye boşuna dememiş.

Düğünün tadı el ilen Harmanın tadı yel ilen

İş bu risale Orhan Pamuk’ın kızı Rüya Hanım’ın roman yazdım diye zıplamasının edebi bünyeye zararlarını, şahlanan ekonomimizi ve dört beş ay sonrasının dünyasında Donald Trump gibi bir siyasi figürün olmayacağını beyan eder. Şu son iki güne dikkatinizi çekerim. Salgın vak’alarında sıkı bir ...

Çayırda attan, zemheride kurttan yaz geldi mi turizmcilerden sakın

Lahmacun 100 lira! Yüzbaşı Tom Miks’in genel yayın müdürlüğünü yaptığını, Çelik Blek namındaki Amerikan asisinin yayın danışmanı olduğu medyanın Amiral Gemisi yazı fırsat bilip halkçı manşetini böyle patlattı. Başlığın altında da 100 liralık lahmacunun nerede ziftlenildiğine dair açıklaması ...

İnsan dediğin pek hilebaz Kimse statüsünü anlamaz

Steve Jobs denen adamın insanlık üzerine saldığı akıllı telefonlar dört bir yanımızı sarmadan önce vakti bilmek için sol bileğimizde taşıdığımız saate bakardık. “Eh! Vakit geç olmuş, bize müsaade.” Şimdi herkes telefonunun ekranına bir tık atıp, zamanı hesaplıyor. O nesneye telefon denmez. Hem ...