Ayasofya için dolambaçlı yolu seçen iktidar aslında tereddüt ediyor

Abdülhak Hamit Tarhan'ın Fatih Sultan Mehmet'in türbesinde yazdığı şiirde yer alan "Hâlâ gelir zeminden/Tekbir-i zâr-u-zârın" dizeleri İslam referanslı siyasette Ayasofya için uyarlanmış olarak da kullanılır ve muhafazakarlığın duygu durumunu yansıtır.

HAKAN ÇELENK

Cumhurbaşkanı bakanlarına “Danıştay kararının ardından inşallah namazımızı kılarız” dediğine göre Ayasofya’nın cami olarak hizmete açılıp açılmayacağını değil, açılışın anlamını aramanın vakti geldi demektir.

Anlamı iki şekilde aramak gerekiyor. Birincisi bugünkü iktidarı içinden geldiği misyon açısından Ayasofya’nı çevresinde oluşan muhafazakarlığın -kendi ifadeleriyle- derin mana dünyası…. İkincisi iktidarın kalkıştığı bu atılımın güncel siyasetteki anlamı…

Türkiye’de İslam referanslı siyasetin ‘mana dünyası’na baktığınızda söze illa ki şair Necip Fazıl Kısakürek’ten başlamak gerekiyor. Erdoğan’ın, üstadı saydığı Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitbesi’ndeki “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik…” dizelerine sık sık atıfta bulunduğunu düşünürsek şairin güncel siyasete hala etkisinin olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ayasofya’nın ibadete açılma meselesini konuştuğumuz zaman ise Necip Fazıl’ın 1965’te İstanbul’un fetih yıldönümünde yaptığı meşhur konuşmasına atıf yapılmadığı vaki değil…

Necip Fazıl’ın bakışı

Cumhuriyetin kuruluş felsefesine yönelik hakarete varan ifadeler içeren konuşmasında Necip Fazıl, Ayasofya’nın ibadete kapalı kalmasının ülkedeki ahlakı “Paris’in Şabane kerhanesinden” bile aşağı düşürdüğünü söyler.

Annelerin cennet kokulu başörtüsünün sarhoş kusmuğuna bez olarak kullanıldığından bahs eder…

Türkün öz ruhunun, sağlık müzelerindeki balmumundan frengili suratlar şeklinde müzeye kaldırmış olduğu benzetmesini yapar…

Bizzat Atatürk’ün oluruyla yapılan işi, Batı dünyasının içimizdeki ajanları vasıtasıyla yaptırdığı suçlamasını yapar…

Ayasofya’yı kapalı tutmanın Allah’a sövmeye, Kuran’a tükürmeye, Türk tarihini kubura atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya denk bir suç olduğunu iddia eder…

Konuşmada tepkisini batılılaşmanın kilit taşı Tanzimat Fermanı’a kadar geçmişe götürerek, Ayasofya’nın camiye dönme ihtimalini muhafazakarlara yeni bir dönüm noktasının miladı olarak algılatır..
Ayasofya’nın bir gün açılacağını dile getirirken de “Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik ve kötülük etmişlerin dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek…” diyerek yapılacak olanı bir hesaplaşmayla eş tutar.

İşte konuşmadaki bu hesaplaşma argümanı bugün Ayasofya’nın camiye çevrilmesini bir mekanın fiziksel ve kurumsal dönüşümünün dışında konuşmamızı gerektiriyor.

Ne değişti de Ayasofya’yı açıyor

Aslında şu açık ki Erdoğan da daha geçen yıl mevzu açıldığında “Yan tarafta Sultanahmet’i doldurmayacaksın, Ayasofya’yı dolduralım. Bu oyunlara gelmeyelim, bunların hepsi tezgah. Biz ne zaman neyin nasıl yapılacağını çok iyi biliyoruz. Bu namussuzlar böyle dedi diye biz adım atmayız” derken de meselenin fiziksel cami ihtiyacı olmadığını biliyordu.

Sabah namazında 5-10 kişiye hizmet verdiği söylenen Sultanahmet bugün dolmuş mudur ki hükümett Ayasofya’nın açılacağı gün için geri sayımın startı verilmiştir?

Geçen bir yılda ne değişmiştir ki Erdoğan artık zamanın geldiğini düşünmektedir?

Ayasofya’nın açılmasının siyaset gündeminin kıyısından bile geçmiyor gözüktüğü 2013 yılında dönemin başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın “Bu mahsun Ayasofya’ya bakıyoruz, inşallah güleceği günlerin yakın olmasını Allah’tan diliyoruz (…) İşgüzar birileri, ‘Burası müze olsun’ demişler” demesi hala akıllarda.

Arınç aynı konuşmasında hukuken Ayasofya’nın cami statüsünde olduğunu söyleyerek zeminin hazırlandığını da dile getiriyordu. Belli ki hükümet Ayasofya’nın mana dünyasını tam olarak kavramış ama yine de yıllarca bekleyecekti.

Atatürk’e hakaretleriyle tanınan Kadir Mısıroğlu ise 2015’te hükümetin Ayasofya’yı açma meselesine “Gücünden fazlasına mesul değil” diye açıklama getiriyor, bu işin bitti zannedilmemesi gerektiğini dile getiriyordu. İktidarın henüz o güce ulaşmadığını dile getiren Mısıroğlu Ayasofya’nın açılmasını, peygamberin hadisi uyarınca Batı Roma’nın fethedilmesinin de işareti olarak alıyordu. Ölmeden önce Beştepe sofrasında oturması dikkat çeken, hastanede Erdoğan tarafından ziyaret edilen Mısıroğlu’nun hitap ettiği hiç de azımsanmayacak boyuttaki kitlenin zihin dünyasında Ayasofya’nın açılması halen böylesine imgelerle ifade ediliyor. O zihin dünyası halen iktidarın çevresinde.

Erdoğan’ın siyasetteki eski abilerinden Şevki Yılmaz’ın kendinden emin şekilde “Üstad Necip Fazıl merhumun müjdelediği, açılacak dediği Ayasofya’yı talebesi Tayyip Erdoğan kardeşim açacak inşallah” demesi anlayan için dışarıdan görünenle içten geçen niyet arasındaki taban tabana zıt farkı gösteriyordu.

Çok uzağa gitmeye gerek yok aslında. İktidar yanlısı televizyonların kıdemli konuklarından tarihçi Ahmet Şimşirligil ruh dünyalarını “İslam dünyasının yüreğini ferahlatacak ve ‘İstanbul bizimdir’ dedirtecek bir olaydır ve buna hiçbir mani yoktur” diye özetliyor.

İstanbul kime mi ait?

Cidden acayip sözler bunlar ve iktidar televizyonlarına çıkıp iktidarın zihin dünyası adına söz söyleyen insanlar mevzu olunca kafalar karışıyor.

Aslında mesele İstanbul’un kime ait olduğu muydu? Bugüne kadar kime aitti? Ya da mesele Türkiye dışında tüm İslam alemine mal edildiğine göre İstanbul kimden alınıp kime verilecektir? İstanbul artık “Ayasofya müze kalsın” diyenlere ait olmayacak mı?

Bazılarının kafalarında, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete karşı zaferin simgesel olarak ilan edildiği gün olarak Ayasofya’nı açılışını yıllardır yerleşmiş durumda. Televizyonda konuşturulan yandaşları böyle deyince ister istemez ülkede birileri kaygılanıyor; acaba iktidarın tek hakimi Erdoğan da aynı rövanşist saiklerle mi bunu yapıyor?

Hükümetin simgesel bir adım dışında böyle bir niyeti yoksa bile bu tip çıkışlar işlerini zorlaştırıyor. Oysa başörtüsü meselesini çözerken yıllara yayarak nasıl da sabırla beklemiş, tüm sert söylemlerden kaçınmışlardı. Ayasofya’nın açılması ise yaşam biçimi gibi insanları doğrudan etkileyecek boyutta değil simgesel olduğu halde sloganlar üzerinden yürüyor ve iktidarı daha da zorluyor.

Mesele Erdoğan’ın ne yapacağı da değil. Mesele Ayasofya’nın açılışından “İstanbul bizim, Roma’yı da alırız” mesajı alanların uygulamada nasıl bir beklenti içinde oldukları ve ne kadar dizginleneceğiyle ilgili.

Şu kesin ki bugün Erdoğan Necip Fazıl’ın öğrencisi olduğunu hatırladı, belki de de hiç unutmadı. En azından durumu böyle algılamamızı istiyor. Darbe tartışmalarından, katliam planı açıklayan iktidar yanlısı Sevgi Noyan’a, CHP’nin İş Bankası hisselerine el koymaktan seçim yasalarındaki tuhaf değişiklik niyetlerine kadar uzanan sert bir siyasi iklimin içine girmişken geldi Ayasofya hamlesi.

Ayasofya’nın üzerinde Kuran’dan ayetler yazılı dev hat levhaları ile 900 yıllık kilise döneminden kalma freskler dünyanın hiçbir mekanında bulunamayacak bir görüntü oluşturur.

Bina meselesi mi? 

O yüzden tarihi binanın kullanım şekli gibi bir tartışmanın anlamı pek yok. Binanın kullanımının benzer örnekler üzerinden inceleneceği bir konsept yok karşımızda. Ayasofya dünyada hem mimari hem de bugünkü kullanım şekliyle emsalsiz. Öyle bir eserden söz ediyoruz ki Fatih İstanbul’u fethettiğinde 900 yaşındaydı. Yapıldıktan sonra 1000 yıl dünyanın en büyük tek hacimli binası olma özelliğini korudu. Dünyanın tüm ülkelerinde Türkiye deyince herkesin parmakla gösterdiği yapı burası. Derine dalınca daha önce müzeden camiye dönmüş eski kilise binalarındaki uygulamalarla karşılaştırmanın çok saçmalık olduğunu anlıyorsunuz. Hz. İsa figürlerinin olduğu yerde nasıl ibadet olacak, olacaksa tarihi eserlere ne yapılacak, cami olunca turistler nasıl gezecek gibi argümanlarla karşı çıkmak ise nafile bir çaba. Bunların çözümünün bin türlü yolu bulunur. Karar tamamen siyasi ve simgesel…

İktidar taraftarlarının hukuki argümanlarının geçerli olup olmadığını tartışmak da yersiz. Ayasofya’nın Kültür Bakanlığı’na değil aslında Fatih Sultan Mehmet Vakfı’na ait olduğu ya da Kariye Müzesi’nin camiye döndürülmesinde olduğu gibi bir Bakanlar Kurulu kararının iptal edilebileceği gibi hukuki gerekçeler sunuluyor. Eğer konu hukuksa Ayasofya’yı devredersiniz vakıflar müdürlüğüne sonrasında ister müze ister cami olarak devam edebilirsiniz; karar tamamen siyasi…

Yunanistan’ın aptalca çıkışı sonrası ise egemenlik tartışması ise konunun odağını kaydırıyor. Kimse Türkiye’nin egemenlik hakkını tartışmaya açmadı ki biz kendi kendimize gelin güvey oluyoruz?

Biz burada en sade haliyle, emsalsiz bir yapının dünyaya mal olması için 1934’te emsalsiz bir karar veren Türkiye Cumhuriyeti’nin bunu geri alıp almayacağı meselesini konuşuyoruz. Hükümetin ise dümdüz bir konuyu bu kadar dolandırmasının perde arkasında yaptığı işten emin olmadığı izlenimi doğuruyor. Konuyu arka kapıdan dolanıp çözme peşindeler.

Eğer öyle olmasa bir sabah kalkınca Ayasofya’nın cami olarak Diyanet İşleri Başkanlığı emrine verilmesini düzenleyen cumhurbaşkanı imzalı kararnameyi Resmi Gazete’de görürdünüz. Bürokratik olarak hepsi budur. 1934’te verilmiş bir idari kararı, basit bir idari kararla geri almak varken topu yargıya atmak da neyin nesi!

İdari yargı ve Anayasa Mahkemesi’nden defalarca reddedilen bir derneğin son başvurusuna ilişkin Danıştay’ın vereceği kararı beklemenin iktidar açısından iki faydası olabilir.

Birincisi Ayasofya ile ilgili Erdoğan’ın hala tereddüt etme ihtimali. İktidarın tipik yöntemidir. Önce konu tartıştırılır, zemin müsaitse yapılır. Müsait değilse sessizce geri çekilinir. İdari olarak geri adım atmak yerine mazereti yargı kararından almak iktidar için elbette tercih nedenidir.

İkincisi Ayasofya meselesi üzerinden başka hesaplar da görülecekse yine Danıştay seçeneğini kullanmak, olayı uzaktan yönetmektir. Burada Atatürk’ün son derece kritik bir konuyla ilgili attığı imzayı iptal etmekten bahsediyoruz. Külfeti siyasi iktidar değil yargıya kalacak. Atatürk kanunlarının kapağını kaldırmak için iktidara mazeret böylece hazırlanır. Örneğin tekke ve zaviyelerin tekrar açılması için devrim kanunlarına el atılması gerekecek. Kim bilir…

Bu arada 2 Temmuz’da Danıştay’ın kararı gelirse Ayasofya’nın açılışının 15 Temmuz’a getirileceği açık. Bu sıralarda Taksim Camisi’nin de açılması gündemde.

İktidara eğer isterse ezeli ideolojik kamplaşmalarla ilgili zafer şovu yapma imkanı doğdu. Bakalım bunu nasıl kullanacaklar? Ya da kullanmamayı mı tercih edecekler?

Atatürk hedefi neydi?

İşin Türkiye-Batı ilişkileri boyutu ise hiç biri kanıtlanmamış spekülasyonlar üzerinden tartışılıyor. Atatürk’ün savaş kazanmış muzaffer komutan olarak 1934’te kimseye ödün vermek gibi bir derdi yoktu. Ayasofya’nın birleştirici bir simge olarak en kanlı savaşları yaşamış bu askerin kurduğu huzurlu Türkiye ve huzurlu dünya hayali için ideal bir başlangıç olduğunu bugün anlamak bu kadar zor olmamalı. Belki de sorunumuz bir çoğumuzun “Yurtta sulh, cihanda sulh”un altı doldurulmamış bir hamaset olduğunu düşünmesinden kaynaklanıyordu.

Sonraki nesiller olarak, dünyadan akın akın gelen konuklara Ayasofya’nın dünya barışına nasıl fedakarca ve cesur bir armağan olduğunu algılatmakta yetersiz kaldık.

O sebepledir ki 2000’lerin başında AK Parti iktidara gelirken Ankara’nın siyaset kulisleri Atatürk vesayetinden kurtulunmasını salık veren Avrupalı parlamenterlerle dolardı.

Şimdi insanlığa verdiği armağanın anlamı anlaşılacaktır. Mesele armağanı kaybetme aşamasına gelmeden anlayabilmekti.

Çok geç oldu.

NOT: İşin başka bir ilginç yanı bu kadar tarihi bir dönemece gelmişken iktidar yanlısı gazetelerde yazanların pek hevesli görünmemesi. Yeni Akitçileri geçelim. Onlar Necip Fazıl üslubuyla deva ediyor. Diğerlerinde konunun camiaları açısından tarihi önemi üzerine coşkulu yazı yazana rastlamadık. Kerhen destek veriyor gibi duruyorlar. Televizyonlarda yapılan yayınlarda işin halk desteği aldığına yönelik anketler bulunduğu yönünde tekrarlanan bilgilerle ikna çabası dikkat çekiyor.

Sözün burasını sübjektif bir yorum olarak alabilirsiniz ama iktidar basınında kararın heyecan yaratmaması ilginç. Belki hala kulaklarına hala inanmıyorlar, kendilerini tuhaf hissediyorlardır. Karar kesinleşirse 15 Temmuz’a doğru Erdoğan coşkuyu yükseltecektir.
319

İmamoğlu Kanal İstanbul’a karşı astığı afişlerden sorgulanacak

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında Kanal İstanbul projesine karşı çıkması nedeniyle soruşturma açıldığını açıkladı. İmamoğlu, konuyla ilgili kamu kaynakları kullanarak afiş astığı suçlamasıyla ilgili müfettişler tarafından ifadeye ...

Cumhurbaşkanı adaylığı yarışı CHP’de erken başladı

Bu kadar spekülasyon canımıza tak etti. Bütün amaç bizim içimizde bir tartışma yaratıp moralimizi düşürmek CHP’nin gündeminde Abdullah Gül diye bir isim olmadı, şimdi de yok, olmayacak da…” 25 Nisan 2018’de CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah ...

Yanlış zamanda yanlış politikanın bedelini ağır ödeyeceğiz

Korona virüs salgını, dünya ekonomisine bir “ani duruş” yaşattığında dünyanın dört bir yanında hükümetler, parlamentolar ve merkez bankaları hep birbirine benzer tepkiler verdi. Türkiye’de de. Merkez Bankası para basmaya başladı. Hükümet bütçe açığını düşünmez oldu. Evet ama Türkiye’nin ...