Kendi sonunu yazan hikâye

Bitmiş bir aşk hikayesinden geriye kalanlar

İREM UZUNHASANOĞLU

İnsan kendini bitmeyen bir hikâyenin içinde bulduğunda, bu hikâyenin sonunu kendisinin yazması gerekebilir. Eğer özgürleşmek istediğiniz bir ruh durumunuz varsa, kendi hikâyenizin sonunu yazmanız öngörülebilir bir davranıştır. Tıpkı Lydia Davis’in Hikâyenin Sonu isimli romanında anlatıcının sondan başlaması ve kurtulamadığı bir aşk hikâyesinin sonunu kendi yazması gibi…

“O’nu son defa gördüğümde, son görüşüm olacağını bilmeden terasta bir arkadaşımla oturuyordum,” diye başlayan anlatıcımız, bir terk ediş hikâyesi anlatacağını en baştan okurla paylaşır. Anlatıcı ıstırap çekmektedir, takıntıları olduğunu az çok hissettirir. Ayrılığın üzerinden bir sene geçmiştir, eski sevgiliden Fransızca bir şiir gelir, dosdoğru mektubun üzerindeki o adrese gider, onu bulamaz, yakınlardaki bir kitabevinde oturur, ona bir fincan acı çay ikram ederler. İçtiği acı çay onun anlatacağı hikâyenin hem başı hem de sonudur.

Şefika Kamcez tarafından Türkçeye çevrilen ve Everest Yayınevi tarafından basılan Hikâyenin Sonu romanı, yazarı Lydia Davis’e 2013 senesinde Man Booker ödülü kazandırmıştı. Çağdaşı Jonathan Franzen onun için “İçimizdeki küçük Proust,” der; Mitch Sisskind “Hepimiz Kafka okuyoruz ama ondaki etkisini eserlerinde görüyorsunuz,” der. Davis’in eserleri sadece roman ya da uzun anlatılar değildir, örneğin yüz otuz kelime ve iki cümleden oluşan “13. Kadın” öyküsü; taşa dönüşen bir kadını anlatan “Dönüşüm” isimli minimal öyküsü de verdiği eserlerden bazılarıdır. Lydia Davis aynı zamanda Paul Auster’ın ilk eşi ve çocukları Daniel’ın annesidir.

Çağdaşları tarafından “farklı, özgün” bulunan Davis’in, Hikâyenin Sonu romanı da bu özgünlükten nasibini alıyor. Dünya üzerindeki her insanın en az bir kez deneyimlemiş olduğu bir terk ediş hikâyesini alıp bunu bir başyapıta döndürmesi, Davis’in “Her şeyi hikâyeye dönüştürebilirim,” cümlesinin en güzel kanıtı adeta.

Erkek kadını terk eder ve kadın depresyonun kollarına düşer…

İsimsiz bir anlatıcı ve isimsiz bir sevgili vardır. Anlatıcı kadın, yazar ve çevirmendir; kendinden on üç yaş küçük bir erkeğe aşık olur, o da yazardır, tanışmalarının akabinde fırtınalı bir aşk yaşarlar. Ve sonra, erkek kadını terk eder, kadın depresyonun kollarına düşer, ilişki takıntılı bir hal alır, kadın acı çeker, başkalarıyla ilişki kurmaya çalışır, daha da acı çeker, erkek yoluna bakar, kadınla ufak ufak iletişim kurmaya devam eder ta ki bir gün izini tamamen kaybettirene kadar. Fakat hepsi bu kadar değil!

Kitapta okurun dikkatini çekecek birincil özellik kitabın kurgusunun geriye doğru spiraller çizerek akması. Tıpkı Faulkner öyküleri ve romanları gibi… Karmaşık, ama tam değil! Biraz sondan, biraz baştan, biraz ortadan söz ederek okurun merakını, ilgisini her daim canlı tutar; bunu yaparken de konuyu asla dağıtmaz. Okur anlatıcının belleğine güvenmeye çalışırken diğer yandan da yapboz parçaları gibi konuyu birleştirir.

Romanın özelliği bir üst kurmaca olması

Romanda okurun dikkatini çekecek ikincil özellik ise bir üst kurmaca olması. Anlatıcı bir yandan bu ilişkinin romanını yazmaya çalışıp, hafızasının derinliklerinde yol alıp, olayları tüm gerçekçiliğiyle hatırlamaya çalışırken diğer yandan da bu anıların hangilerini romanına ekleyebileceğini, hangilerini eklemesinin uygun ya da gerçekçi olmayacağını okuruyla tartışıyor. Böylece okur kendisini bir romanın yazılış evresinde bulup, gerçekte var olan acımasız genç sevgilinin an be an nasıl olup da bir roman karakterine dönüştüğüne de şahit oluyor.

Yazar bize hem bir terk edilişi anlatırken hem de bunu nasıl sanata dönüştürebileceğinin bir örneğini çiziyor. Bitmiş bir aşk ilişkisini kâh hatırlarken zorlanıyor, kâh yazarken. Anlatıcının belleğine güvenmekten başka şansımız yok, dahası öykümüz lineer bir çizgide gitmiyor, bu anlatının bir girişi gelişmesi ve sonucu da yok. Bu roman tıpkı Davis’in aşkı gibi hem tekinsiz hem de kısır döngüde sıkışmış. Kendi sonunu yazarak bu döngüden kurtulmaya çalışıyor.

Takıntılı kadın aşık

Okurun dikkatini çekecek üçüncü teknik ise kitapta kendi aşk hikâyesini anlatan kadının tüm duygu durumlarının, iniş çıkışlarının, sinir krizlerinin ve en önemlisi takıntılarının en ince ayrıntılarıyla verilmesi. Kadın, ilişkinin sonunda şimdilerde “stalker” kelimesiyle tabir edilen bir nevi takıntılı takipçiye dönüşür. Sevgilisinin nerede olduğunu bilmek adına devamlı kapısına, iş yerine gider, camının önüne gidip kiminle olduğunu görmeye çalışır, gördüğü kadın tipine benzeyen tüm kadınlardan, kendinden genç ve dinamik olan tüm genç kızlardan nefret eder. Her daim onu düşünür, kendini çeviriye vermeye çalışsa da veremez, bu bir türlü olmaz, odaklanamaz, kötü çeviriler yapar, romanını yazamaz, gece gündüz sadece ona ulaşmaya çalışır, onun nasıl olduğunu, kiminle ve nerede olduğunu öğrenmek için didinir. Bu takıntılı ve sapkın ruh durumunu en nihayetinde bir sanat eserine çevirebilmesi sadece acıyı sağaltmak değil, aynı zamanda acıyı sanatla kontrol altına almaktır. Benzer bir izlek Proust’un Kayıp Zamanın İzinde isimli dev eserinde görülebilir. Lydia Davis’in de Proust çevirmeni olduğunu düşündüğümüzde benzer bir izlek taşıyor olmalarına şaşırmayız.

Romanın başında ve sonunda yer alan “acı çay” da bir metafor olarak bu anlatıdan payını alıyor. Okurun aklına Japonların çay seremonisini getiren bu acı çay ikramı da tıpkı Japonya’da ikramın sanata dönüştürülmesi gibi, bu romanda da acının sanata dönüştürülmesi temasını destekliyor.
Kısacası Davis’in bu romanında kadın ve erkek ilişkilerine, kadının ayrılık sonrası psikolojisine, ilişki içindeyken partnerine karşı duyduğu tüm o kaybetme korkusu, kıskançlık, başka kadınla aldatılma gibi endişelerine değiniyor. Sonra da bu duyguları kontrol altına alabilmenin acı dolu ama bir o kadar da güçlendiren patikasının haritasını çizip avucumuza bırakıyor. Her okuyanın kendinden bir şeyler bulacağı bu roman hem yazarı tanımak isteyenler için bir başlangıç hem de onun güçlü bir kalem olduğunu anlamaları için bir fırsat olacaktır. Ben de izninizle bu yazıyı tıpkı Davis’in romanındaki gibi başladığım cümlelerle bitiriyorum: İnsan kendini bitmeyen bir hikâyenin içinde bulduğunda bu hikâyenin sonunu kendisinin yazması gerekebilir, eğer özgürleşmek istediğiniz bir ruh durumunuz varsa, kendi hikâyenizin sonunu yazmanız öngörülebilir bir davranıştır.

Hikâyenin Sonu/ Lydia Davis/ Çeviren: Şefika Kamcez/ Everest Yayınları/ Roman/ 256 Sayfa

Raftakiler 4 Eylül 2020

Sahtekâr Javier Cercas Çeviren: Gökhan Aksay Everest Yayınları Roman 440 Sayfa “Sınırın Yasaları”, “Saplantı” ve “Kiracı” romanlarıyla tanıdığımız, çağdaş dünya edebiyatının usta kalemlerinden Javier Cercas; Sahtekâr’da, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin toplama kampında kaldığını, ...

Henüz 29 yaşında dünyanın en prestijli edebiyat ödülünü kazandı!

Her yıl, Dünya edebiyatının İngilizceye çevrilen en iyi eserlerine verilen Uluslararası Booker Ödülü’nün 2020 yılı kazananı geçtiğimiz günlerde belli oldu. Marieke Lucas Rijneveld, ilk romanı “The Discomfort of Evening” ile Uluslararası Booker Ödülü’nü kazanan en genç yazar ...

Bu hafta kaçırmayın 4 Eylül 2020

4 EYLÜL CUMA 13.00 SERGİ Alexis Gritchenko: İstanbul Yılları Meşher, tekrar kapılarını açan bu sergisinde 1919-1921 yılları arasında Moskova’dan kaçıp İstanbul’a sığınan usta bir ressam, sanat eleştirmeni ve yazar Alexis Gritchenko’nun İstanbul günlerine odaklanıyor. Gritchenko’nun kariyerinde ...