Sinemanın yeni normalle ilk imtihanı bu hafta sonu yaşanacak…

Christopher Nolan’ın dev yapımı Tenet gösterimde!

Senaryosu da Christopher Nolan'a ait olan Tenet'ta, John David Washington’ın oynadığı kahramanımız, Kiev opera binasına yapılan terör saldırısını önlemeye çalışan bir CIA ajanı. Asıl şenlikse uluslararası gizli bir örgüt olan Tenet’a katılmaya hak kazanmasından sonra başlıyor.

ALİ ARIKAN

Salgın süresince kapalı olan sinema salonları, dünyanın pek çok yerindeki gibi ülkemizde de tekrar açılmaya başladı. Son birkaç haftadır aylar öncesinin filmleri vizyondaydı, ilk defa geçen cuma yeni bir-iki film daha piyasaya sürüldü. Hasılat bilgilerinden anlıyoruz ki seyirci yine de evinde kalmış, en çok izlenen filmin toplam seyirci sayısı 2500’ü bile bulamamış. Hal böyleyken sinemanın yeni normalle ilk imtihanı bu hafta sonu yaşanacak; zira Christopher Nolan’ın uzun zamandır beklenen ve birkaç kez ertelenen dev yapımı Tenet en sonunda gösterimde.

Christopher Nolan’ı taparcasına sevenlerden misiniz, nefret edenlerden mi?

Nolan’ın etrafında son yıllarda neredeyse bir kişilik kültü oluştu, sevenleri ona tanrı gibi tapıyor. Sevmeyenlerinin de yönetmene karşı olan hisleri aynı şekilde fanatikçe: nefret ediyorlar adamdan. Sinemaya bir spor müsabakasıymış, hatta kan davasıymış gibi yaklaşmak maalesef 1980’lerden beri tüm dünyayı saran bir hastalık. ‘Montaguelerle Capuletlerin vendettalarından’ hallice olan bu yaklaşım da işte böyle uç tepkilere sebep oluyor. Christopher Nolan’ın çok iyi bir yönetmen olduğu su götürmeyen bir gerçek ama filmografisine baktığımızda –her sinemacının olduğu gibi– tökezlediği işler de var. İşte Tenet de maalesef bunlardan biri.

Filmin ismi “Yok Yere Yaygara” olsaymış cuk otururmuş

Maalesef diyorum çünkü kariyerinin ilk yarısında frekansımızın uyuşmadığı yerler olsa da özellikle son iki filminden beri adamın işlerini büyük ilgi ve hayranlıkla takip ediyorum. O kadar ki ilk izlediğimde pek hoşlanmadığım The Dark Knight Returns ve Inception gibi filmlerine bile sempatim katbekat arttı. Interstellar ve Dunkirk gibi iki başyapıttan sonra Tenet’taysa, Nolan maalesef geri adım atıyor. Her zamanki gibi büyük ve karmaşık fikirleri temiz bir anlatıda sunmakta bocalıyor. Perdedeki muazzam hengâme kuru gürültüden öteye gidemiyor.

Shakespeare referanslarıyla başladık, bari öyle devam edelim: filmin ismi “Yok Yere Yaygara” olsaymış cuk otururmuş, o kadar yani.

İşin ilginç tarafı, senaryosunu da bizzat kendisinin yazdığı Tenet’ta Nolan, kariyeri boyunca içli dışlı olduğu bir kavramın üstüne gidiyor yine: zaman. Interstellar’da izafiyet teorisinin pratikteki etkilerini görürüz mesela, Inception’daysa her rüya katmanında zaman diğerinden birkaç kat yavaş ilerler. Anlatıda zamanla ilgili atraksiyonlar olmayınca ise Nolan, bu takıntısını filmlerinin biçimsel tekniğine yansıtır: Memento sondan başa doğru geri geri ilerleyen bir filmdir, Dunkirk’te üç ayrı zaman dilimi içinde geçen bir öyküye şahit oluruz. Tenet’ınsa hem hikâyesi hem de biçiminde zamanla oynuyor yönetmen. Böyle olunca da işler iyice karışıyor, sarpa sarıyor. Oysa Tenet, heyecanlı ama dolambaçsız bir sekansla açılıyor. John David Washington’ın oynadığı kahramanımız (ki filmde de ismi sadece Kahraman diye geçiyor ve bu da senaryonun yapmacık şirinliklerinden ilki), Kiev opera binasına yapılan terör saldırısını önlemeye çalışan bir CIA ajanı. Operasyon sonrası yakalanıyor, konuşmak yerine siyanür hapını yutup intihar ediyor. En azından intihar ettiğini sanıyor çünkü bütün bunlar başarıyla geçtiği bir test. Sonrasında da uluslararası gizli bir örgüt olan Tenet’a katılmaya hak kazanıyor. Ve şenlik bundan sonra başlıyor.

“Ey Edip Adana’da Pide Ye”

Tenet, İngilizce’de palindrome denilen ve malumunuz baş harfinden sona doğru okunmasıyla son harfinden başa okunması aynı olan bir kelime (film Türkiye’de çekilseydi adı “Ey Edip Adana’da Pide Ye” mi olurdu acaba). Bunun sebebiyse şu: Efendim, gelecekten birileri, bizim zamanımıza mesaj, cisim, alet edevat gönderiyorlar. Bu kargoların şöyle bir özelliği var, etki-tepki üzerlerinde ters işliyor. Yani misal bir taşın üstüne elinizi götürüyorsunuz, taş elinize geliyor. Silahlardan atılmış olan mermiler tabancanın içine dönüyor. Bunun mantığını kavrayabilmek için af edersiniz poponuzu yırtarken (ki “anlama, sadece hisset” diyor bir karakter, filmi de belki böyle izlemek lazım), üst üste yeni bir sürü detay geliyor. Tenet insanlığı gelecekteki bir savaştan koruyormuş meğer. Dünyanın pek çok yerinde zamanı geri döndüren makineler var. Bunlara girip çıkınca zaman ters işliyor ama makineden geçenler düz ilerliyor (galiba). Bu arada tüm dünyanın sonuna sebep olacak başka bir zamazingo Rusya’da bir yerde patlamayı bekliyor. Ben 150 dakikalık bu filmin herhalde kırkıncı dakikasında ambale oldum, saldım gitti. Hiçbir şey anlamadım.

Bu arada tüm bunlar jet hızıyla ve bangır bangır bir anlatıyla tüm hislerinizi işgal ediyor. Yandan yemiş James Bond filmi gibi başlayan film birden gereksizce karmaşık bir garabete dönüşüyor. Böyle bir filmin her parçasının kurulmuş saat gibi aksaksız işlemesi gerek. Tam tersi Nolan özellikle seyircinin kafasını karıştırmak için çaba sarf ediyor. Tabii o kadar akıllıca bir iş yaptığı da söylenemez, on dakikada bir eklediği kuralların kendi içlerinde de tutarsızlıkları var. (Mesela zamanda geri gidince kinetik enerji tersine işliyor da ışık neden böyle yapmıyor?)

Karakterler tek düze ama aksiyon bol

Karakterlerin tek düze olması da cabası. Washington normalde karizmatik ve tatlı bir aktör olsa da burada amiyane tabiriyle biraz dun gibi. Elizabeth Debicki’nin yarı-femme fatale yarı-bakire karakteriyle kimyası sıfır. Robert Pattinson ve özellikle Kenneth Branagh işe biraz daha eğlence katıyorlar tamam, ama belli bir yerden sonra onlar da aksiyonun içinde kayboluyor.

Ama ne aksiyon! Uçakların hangarlara dal baba dalalım girmesi mi dersiniz, geri geri giden arabaların otoyolda son hız ralli yapması mı… Terk edilmiş bir Rus şehrine yapılan taarruzda envayi patlamayı envayi açıdan izliyoruz. Sonra yetmiyor, bir de geri dönüyoruz (veya ileri gidiyoruz), bir daha izliyoruz. Bu arada dambada-dumbada müzik ve feci ses miksajı kafanızı iyice karıştırıyor. Olay o kadar birbirine giriyor, muğlak ve saçma bir hal alıyor ki kimin ne için mücadele verdiğini unutuyor insan, bu motivasyonsuzluk da heyecanı öldürüyor. Ünlü sitcom Frasier’da karakterin dul babasının yeni sevgilisi bir akşam bunları banjosuyla esir alır, kafalarını patlatır. Kadın gidince Frasier, “Viking baskınından sonraki bir sahil kasabası gibi hissediyorum” der. İşte film bitince ben de aynen öyle hissettim.

Sinemada bir yazı burun kıvırarak geçirdikten sonra bu hafta iyi filmler var!

Bütün yaz boyunca sinemalar kapalı olduğu için yeni filmleri streaming platformlarından izledik. Yazdıklarıma şöyle bir bakınca büyük çoğunluğuna burun kıvırdığımı gördüm. Bu benim suçum değil, filmler iyi olsaydı tabii ki överdim ama heyhat: sinema için iyi bir yaz olmadı. Yine de insan her ...

İşte yine bir süper kahraman filmi: “Project Power”

Netflix, işi artık iyice otomatiğe bağladı. Salgın sürecinde süper kahramanlı, sisteme başkaldıran polisli, büyümüş de küçülmüş zenci çocuklu elli film izledim gibi geliyor bana. Ya gerçekten böyle bir furya var, ya da artık bu filmler iyice birbirlerine girmeye başladı. Daha önce de yazmıştım; ...

Ekranda dünyanın dört bir yanından kadınlar var

Bu hafta Fransa’dan, Şili’den, Filipinler’den, ABD’den kadın portreleri var. Kolay bir kız: An Easy Girl  2010’da Fransa Milli Futbol Takımı’nı sarsan seks skandalının tam orta yerindeki genç kızın adı Zahia Dehar. Kendisinin Franck Ribery’ye doğum günü armağanı olarak verildiği, doğum ...