Değişime ayak uyduramayan bir geleneğin yeniden doğuşu

Pera Müzesi’ndeki Minyatür 2.0 sergisine katılan sanatçılardan Saira Wasim’in “Sessiz Talep”, 2018 adlı eseri.

ELİF TANRIYAR

Bana 1001 Gece Masalları’nı çağrıştırdığından mı bilmem, minyatür sanatı hep biraz büyülü ve masalsı gelmiştir. Sanki izleyeni içine çağırır, “bir ben vardır bende benden içerde” diye fısıldar size. Gizemini duyumsatır ama kendisini ele vermez. Hal böyle olunca, düzenleneceğini ilk duyduğumdan beri Pera Müzesi’nin yeni sergisi “Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür”ün açılma zamanının gelmesini de merakla bekliyordum.

Ve nihayet o gün geldi. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, -salgın döneminde- sergiyi sanatseverlerle buluşturdu. Azra Tüzünoğlu ve Gülce Özkara’nın küratörlüğünde hazırlanan “Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür” adlı sergi, Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan, Suudi Arabistan, Azerbaycan gibi ülkelerden 14 sanatçının 40’ı aşkın eserini bir araya getiriyor.

Minyatüre yeni bir bakış sunan eserleri bir araya getiren sergi, farklı coğrafyalardan sanatçıların heykelden videoya, tekstilden yerleştirmeye çeşitli formlarla günümüze ait yaşayan bir sanat biçimine dönüştürdükleri ‘güncel minyatür’ü ve onun dinamiklerini sorguluyor. Sömürgecilik, oryantalizm, ekonomik eşitsizlik, toplumsal cinsiyet, kimlik politikaları, ayrımcılık, toplumsal şiddet, zorunlu göç, temsiliyet gibi konuları sorunsallaştırarak yeniden ele alan “Minyatür 2.0” sergisi, 17 Ocak 2021 tarihine dek izlenebilecek.

Serginin iki eş küratörü olan Azra Tüzünoğlu ve Gülce Özkara’dan neden minyatüre dair bir sergi hazırlamak istediklerini, bu serginin nasıl doğduğunu öğrenmek istiyorum önce. “Minyatür sanatının en kötü örneklerinden ilham aldık,” diyerek söze başlıyorlar. “Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı ve etrafındaki kötü ve yozlaşmış minyatür replikaları bu serginin var oluş sebeplerinden biridir. Bu örnekler öyle kötü yapılmış, öyle gerçekten uzak, öyle dünyayı ıskalamış durumdalar ki, minyatür aslında nasıl bir şeydir merak etmeye başladık. Klasik minyatürün tarihi ile başlayan ilgimiz bu alanın derinliğini gördükçe genişledi. Klasik minyatürün yaşamı, ölümü ve yeniden dirilmesi diyebileceğimiz bir sürece baktık. Coğrafyalara yayılan yeniden diriliş hikayeleri ilgimizi çekmeye başladı. Ve sonunda bu serginin temelleri atılmış oldu.” Şimdi tam da burada minyatürün tarihini kısaca hatırlatmakta yarar var. Minyatür, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nda değil, İran ve Hint imparatorluklarında da bir saray sanatıydı. 18. yüzyıla gelindiğinde ekonominin zayıflaması, matbaanın keşfi ve imparatorların ilgisinin Batı sanatına kayması ile birlikte minyatür, saraydan ve hatta kitaplardan çıkarak yeni bir arayışa girer. Nakkaşlar yeni konulara yönelir ve yeni denemeler (murakkalar, duvar resimleri, tek sayfalık minyatürler vs.) yapar. Ancak minyatür, 18. yüzyılda bu değişimlerden geçmiş olsa da yaşadığı coğrafyalarda yoluna devam edemez ve yok olur.

Azra Tüzünoğlu ve Gülce Özkara’nın küratörlüğünde hazırlanan “Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür” adlı sergi; Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan, Suudi Arabistan, Azerbaycan gibi ülkelerden 14 sanatçının 40’ı aşkın eserini bir araya getiriyor. (Soldan sağa) Halil Altındere, “Sultanın Drone’lu Cülus Töreni”, 2018, Tuval üzerine akrilik, (Minyatür sanatçıları: Filiz Adıgüzel Toprak, Fatma Akdaş, Ayşe Yılmaz Öztürk), 140 X 185 cm. Cansu Çakar, “Rahime”, 2019, Kağıt üzerine guaj, sulu boya, mürekkep ve altın, 70 X 70 cam. CANAN, “Güzel ve Çirkin (Aslan ve Ceylan), Karışık Teknik, 55 X 70 X 75 cm.

 

Sivil bir minyatür anlayışı

“Minyatür 2.0: Güncel Sanatta Minyatür” işte bu hikâyeden aldığı ilhamla, modernitenin içinden yeniden doğarak farklı bir biçime bürünen, klasik tanımından uzaklaşmış, yaşayan, günümüze ait bir sanat formuna dönüşen ‘güncel minyatür’ü ve onun dinamiklerini sorguluyor. Sergi, minyatürden yola çıkan eserleri yan yana getirerek bu geleneksel sanat türü aracılığıyla yeniden biçimlenen güncel yaklaşımları açığa çıkarmayı hedefliyor.

Küratörler “Minyatürün 16.-18. yy arasındaki parlak dönemi, 19. yy gibi pek çok sebeple sonlanıyor. Ve sonrasında bir yeniden keşif dönemi söz konusu. Bu anlamda farklı ülkelerde farklı hikayeler olsa da minyatürün bir ikinci yaşamı var. Ve biz bu ikinci yaşama, onun örneklerine, bu anlamda kahramanlık, savaş gibi hikayeleri işleyen saraya bağlı bir sanattan ziyade, günümüz dünyasının meselelerine bakan sivil bir minyatür anlayışına bakıyoruz. Post kolonyalizmden, ekonomik-sosyal-kültürel eşitsizliğe, kimlik mücadelesinden lgbt haklarına pek çok mesele, minyatürün konusu oluyor,” diyorlar.

Yani bir başka deyişle sergi, güncel minyatüre bir toplumsal olgu ve direniş aracı olarak yaklaşıyor. Bilindik Doğu-Batı karşılaştırmalarının ötesine geçerek, sanat ve topluma ilişkin sorulara yanıt veren eserler, izleyiciye, başka yaşam ve düşünüş biçimlerinin mümkün olduğunu gösteriyor. Sömürgecilik, oryantalizm, ekonomik eşitsizlik, toplumsal cinsiyet, kimlik politikaları, ayrımcılık, toplumsal şiddet, zorunlu göç, temsiliyet gibi konuları sorunsallaştırarak yeniden ele alan “Minyatür 2.0” sergisi, toplumun değişen yapısını anlamamıza ve kültürel anlamları fark etmemize yarayan verimli bir zemin haline geliyor. Sergideki sanatçılar minyatürü güncel sorunlar, olaylar ya da eğilimler hakkında yorum yapmak için kullanırken; geçmiş-şimdi, geleneksel-çağdaş, yerel-küresel gibi karşıtlıkların ötesine geçmeye ve sınırları aşmaya çalıştıkları görülüyor.

Hayv Kahraman, “Nabog”, 2014, Keten üzerine yağlı boya, (her bir panel) 292 X 140 cm.

“Batı’nın görünen dünyayı tüm gerçekliğiyle yansıtan perspektif sanatına karşın, Doğu’nun şekilden çok manayı ortaya çıkarmayı amaçlayan perspektifsiz minyatür sanatı tek başına dahi bütün bir insanlık tarihini (siyasal, toplumsal, kültürel, dinsel ve felsefi anlamda zıt iki dünya arasındaki farklar ve dinamikler) ve bir anlamda ‘medeniyetler çatışmasını’ anlatıyor adeta. Siz de bu sergide bunlardan mı yola çıktınız?” diye sorduğumda, “Medeniyetler çatışması bugünü anlamakta yetersiz bir kavram gibi geliyor bize,” diye söze başlıyorlar öncelikle ve ekliyorlar; “Bu serginin temelinde daha çok doğu-doğu yakınlığı/uzaklığı gibi kavramlar var. Doğu’yu topyekûn birbirinin aynı gören anlayışa karşı, doğulara, onun içindeki farklara bakmak niyetiyle yaklaştık. Bu anlayışın en iyi örneği, Shahzia Sikander’in sergide yer alan Paralax videosunda görülebilir. Shahzia, bir akışta, dilleri, müzikleri, şiirleri birbirine karıştırıyor. Hikayesini farklı dillerle akıtıyor eserinin içine. Her iyi sanat eseri, üretildiği dönemin tarihinin, estetik anlayışının bir ürünüdür ve dolayısıyla tarihsel bir belgedir. Bu anlamda minyatürler de üretildikleri dönemin toplumuna, yapılanmasına, hatta faunasına ve kentsel düzenlemelerine ilişkin önemli bilgilere erişebileceğimiz kaynaklardır. Çağdaş minyatürler de bugünün toplumuna ilişkin bilgi taşıyıcıları. Örneğin Saira Wasim’in işleri, sanatçının yaşadığı Amerikan toplumunun tüm çelişkilerini, ikiyüzlülüğünü ortaya koyan son derece sert eleştirel bir yaklaşım sunmakta. Tarih bugünden yazılan bir şey ve genelde güçlü olanlar tarafından yazılıyor. Bugün sahte bir geçmişe özlem duyan “özcü” yaklaşımlar çoğalmışken, daha iyi bir gelecek ve daha iyi ve hakiki bir şimdi için, geçmişi de sorunsallaştırmak gerekiyor.

Geçmişte normal ve iyi görülen pek çok durumun/konunun aslında hiç de masum olmadığını hep birlikte tecrübe ediyoruz. BLM hareketi ve yıkılan sömürgeci heykelleri kadar radikal ve zemini sarsan bir şey görmüş müydük? Politik nostalji miadını doldurdu. Artık yaratıcı direniş biçimleri dünyanın her yerinde ve aynı anda cereyan ediyor. Minyatür de güncelliği içinde var, kendi ihtiyaçlarını, anlatmak istediklerini sanatçılar seçiyor artık.”

Videodan heykele, nesnelerden kolajlara pek çok farklı şekilde yapılmış minyatürle karşılaşacak izleyiciler bu sergide. Teknik olarak kitap formundan çıkıp, boyut olarak büyümüş ve çeşitlenmiş üretimler söz konusu. Serginin sanatçıları arasında ise; Hamra Abbas, Rashad Alakbarov, Halil Altındere, Dana Awartani, Fereydoun Ave, CANAN, Noor Ali Chagani, Cansu Çakar, Hayv Kahraman, Imran Qureshi, Nilima Sheikh, Shahpour Pouyan, Shahzia Sikander ve Saira Wasim gibi günümüz sanat dünyasında kendine yer edinmiş isimler yer alıyor.

Üç yıllık bir çalışmanın ürünü

Küratörler bu sanatçılar ve eserlerinin belirlenmesi ile serginin hazırlanma sürecini ise şöyle anlatıyorlar; “Hindistan, Pakistan, Suudi Arabistan, Azerbaycan, İran ve Türkiye’den sanatçıların 40’tan fazla eserini gösteriyoruz. Sergi yaklaşık 3 yıllık bir çalışmanın ürünü. Topkapı Sarayı, İslam Eserleri gibi müzelerde başlayan araştırmamız; Salt Kütüphanesi, David Collection, Louvre Kütüphanesi, V&A, Arab Museum ve yanı sıra çeşitli kitabevlerinden edindiğimiz yayınlarla genişledi.”

Sergide yer alan sanatçıların ortak noktası, dünyaya minyatür aracılığıyla bakmaları. Küratörlerin sanatçıların ortak yanını tanımlamaları ise minyatürlerin ruhunu ele verir nitelikte; “Sanıyoruz temelde kaybetmekte olduğumuz bir şey var bu eserlerde: zarafet.”

Çoğul yan yanalıklar

Pera Müzesi’nin 4 ve 5’inci katlarında yer alan serginin küratöryel akışı ve planlanması ile eserlerin aralarında kurdukları diyalogları ise şöyle anlatıyorlar: “Eserler birbiriyle ilişkili ancak tematik olarak farklı katmanlarda birbiriyle diyalog kurmayı önemsiyor. Örneğin serginin başlangıcında yer alan Shahzia Sikander’in işi, seyahat teması üzerinden Halil Altındere’nin çalışmasıyla paslaşırken, işgücü ve emek kavramları üzerinden Nilima Sheikh’ın işine bağlanıyor. Dolayısıyla tekil ilişkiler değil de çoğul yan yanalıklardan bahsedebiliyoruz. Fereydoun Ave’nin eseri, kamusal-özel alan arasındaki geçişliliklerle ilgilenirken, yorganın altında kalanlara ve üzerindekilere bakıyor. Bu anlamda Hamra Abbas’ın Pakistan toplumu içinde görünmezleştirilen insan portreleri ve Imran Qureshi’nin 11 Eylül sonrasında ürettiği erkek portreleriyle kesişiyor. Shahpour Pouyan’ın insanlardan arındırdığı ve sadece mekanlarına baktığı minyatürler, Cansu Çakar’ın hayali mekanlarına bağlanıyor. Dana Awartani’nin çocukluğundan hatırladığı evi ve hatıraları, Hayv Kahraman’ın geride bıraktığı eviyle konuşuyor. Bu anlamda farklı noktalarda kesişen hikayeler söz konusu… Sanatçıların daha evvelden ürettikleri işlerin yanı sıra; Hamra Abbas, Halil Altındere, Canan, Cansu Çakar, Imran Qureshi, Shahpour Pouyan ve Saira Wasim sergi için yeni eserler ürettiler. Canan ilk kez minyatür heykeller ve sergi boyunca sürecek performatif bir iş üretti. Imran, Pera Müzesi’ndeki mekânı görmeye geldi ve buraya özgü bir düzenleme yaptı. Halil, ilk kez minyatür formunda işler üretti. Saira ve Cansu’nun sergi için ürettikleri ve ilk kez Pera Müzesi’nde görülecek eserleri, çok özel yapıtlar. Sergide, Rashad Alakbarov ve Noor Ali Chagani’nin izleyiciyi şaşırtacak çarpıcı yerleştirmeleri de bulunmakta. Rashad’ın ilk kez Venedik Bienali’nde izleyiciyle buluşan ve gelişigüzel kenara bırakılmış metal bir yığına benzeyen heykeli ve Noor Ali’nin minyatür tuğlalarla ürettiği işi izleyicilerde bir illüzyon etkisi yaratacak.”

“Minyatür bir çeşit hafıza kitabı”

Minyatür sanatıyla ilk kez 1998 yılında tanışan CANAN, sergide “1 Mayıs” ve “Güzel ve Çirkin ya da Aslan ve Ceylan” adlı iki çalışmasıyla yer alıyor.

“Minyatür sanatıyla ilk 1998’de tanıştım. Muhafazakârlığı eleştiren bir işti. Kadınlar üzerine, kadın bedeni üzerine ve daha muhafazakâr, geleneksel bir dil üzerinden (teknik olarak muhafazakâr düşünceyi, muhafazakâr dil üzerinden) eleştirmek amacıyla minyatür kullanmaya karar verdim. Ve minyatürle karşılaşınca aslında eleştirmek amacıyla baktığım bu sanatın beni nasıl kendine çektiğini gördüm. Naiflik olarak algılanan şeyin aslında başka bir üslup ve dil olduğunu fark etmek ve üstüne üstlük bunun muhafazakâr bir dil olmadığını görmek… İnsan bir üsluba çekildiği zaman hayatı, bakış açısı, estetik algısı, ilgilendiği konular bir şekilde bundan etkileniyor. Son dönem işlerimde hep semboller, masallar, mitolojiler üzerine çalıştığım için genelde minyatürler bana esinlenme yarattı. Orta çağda üretilen minyatürlerin cidden hayranlık yarattığını düşünüyorum. Günümüz sanatı genelde daha kuru, o masalsı dili kaybetmiş. Minyatür biraz da ruhuma uygun herhalde, daha renkli bir kişiliğe sahip olduğum için yapıtlarımda da o rengi görmek beni o tarafa doğru çekiyor. Sergide yer alan ‘1 Mayıs’ (2010) beş ayda göz nuru dökerek yaptığım kendime ait bir video. 2010’da Taksim Meydanı yeniden halka açıldı. Kişisel hafızamızda 1 Mayıs’ta Taksim hep büyük bir kaos içerisindedir. Ve minyatürlerde genelde farklı zamanlar bir araya gelir. Perspektif bilmezler, boyut bilmezler diye konuşulur ama minyatürün farklı zamanların bir arada olduğu bir kurgu alanı vardır. Bir çeşit hafıza kitabı gibi…

‘Güzel ve Çirkin ya da Aslan ve Ceylan’da, ise Orta Doğu’ya özgü ‘Vakvak’ üslubundan yola çıktım. Dal motiflerinin ucunda hayvan ya da insan başlarının olduğu, resimlerde ve kumaş desenlerinde kullanılan oryantalist bir üslup. ‘Vakvak’ Farsça korku, ürperti anlamına geliyor. Bu tema üzerine çok iş yapmışımdır. Örneğin, ‘Vakvak Ağacı’ adlı bir video çalışmam var. İbretnüma da Vakvak Ağacı’na benzeyen, cehennemde bulunan bir korku ağacı. Bu sergi için ürettiğim ‘Güzel ve Çirkin ya da Aslan ve Ceylan’da da bir Vakvak Ağacı yaptım. Altında kanatlı bir aslanın altın bir ceylanı kovaladığı ağaç masalsı bir dünyayı betimlerken aynı zamanda av ve avcı arasındaki gerginliği gösteriyor.”

Harita, minyatür ve resim arasında…

Minyatür konusunda atölye çalışmaları da yapan Cansu Çakar, sergide “Tak Tak Tak Gırç Gırç Gırç Tak Tak Gırç Gırç” ve “Rahime” adlı çalışmalarıyla yer alıyor.

“Tarih okumayı pek severim. Reşat Ekrem Koçu ve Malik Aksel okumaya başladığımda zihnimde oluşan imgeler beni çok heyecanlandırır hep. Bir de üzerine Cemal Kafadar’ın ‘İstanbul’un Suriçi bölgesi tarihi yarımada olarak dillendirilmemeli’ uyarısı beni etkilemiştir. Tarihi yarımada tanımını turistik çekiciliği olan ve içi dolu olmayan bir tanım olarak açıklar. ‘Tak Tak Tak Gırç Gırç Gırç Tak Tak Gırç Gırç’ (2017), Suriçi betimlemeleri olarak başladığım serinin bir parçası ve Suriçi’nin tamamının 2017’de bana nasıl göründüğü ile alakalı. Eski harita çizimleri hem minyatürün safi bilgi tasarımı unsurunu barındırır içerisinde hem de eşsiz bir resim estetiğine sahiptir. Böyle düşününce pusulasının çimento kamyonu olduğu, o canım Yedikule Bostanları’nın eski mezarlara dönüştüğü yer yer esprili yer yer üzücü motiflerle kapladığım bir iş ortaya çıktı diyebilirim. Nefs-i İstanbul yani asıl İstanbul diyebileceğimiz Suriçi yapılarının betimlemeleri, İstanbul’un hali ve geleceği ile ilgili kaygıları yansıtma amaçlı bir oyun alanı oluşturdu benim için.

Yine aynı bağlamdan kopmadan Minyatür 2.0 sergisi için ürettiğim ‘Rahime’ (2019) de harita, minyatür ve resim arasında gidip gelen tekinsiz bir estetiğe sahip. Rahime diye isimlendirip kurguladığım harita, Fırat ve Dicle nehirlerinin kavuştuğu coğrafyanın (Şattülarap) üzerinden çoğu zaman mitleştirilen yapısı ile dikkatimi çekti ilk. Fırat ve Dicle nehirlerinin aşk hikayesi olarak halk arasında mitleştirilen kavuşum hikayesi etkileyicidir. Kavuşum bölgesinin sosyal ve politik değeri de ayrıca önemlidir. Tüm bunları düşünürken bir an bölgenin haritasına baktığımızda gözümde beliren kadın vücudu, bölgenin kurgu haritasını düzenleme konusunda hevesimi perçinlemiş oldu. Mezopotamya sınırlarını belirleyen bu bölgeyi kadın temsiliyeti üzerinden tasarlamaya başladım. Resmin tamamlanması ise minyatür geleneğinin tavrı olan kendiliğindenliği içinde barındırması ve neden-sonuç ilişkisi olmadan, tamamen teslimiyetçi bir anlayışla üretimin soyut bir akışta gerçekleşmesi sonucu ortaya çıktı diyebilirim. Fırat ve Dicle’nin aşkına ithafen ve kurguladığım kadın temsiliyeti üzerinden genelde Rahman’ın eril, Rahim’in de dişil ilkeyi temsil ettiği söylendiği için ismini de ‘Rahime’ koymaya karar verdim.”

Raftakiler 4 Eylül 2020

Sahtekâr Javier Cercas Çeviren: Gökhan Aksay Everest Yayınları Roman 440 Sayfa “Sınırın Yasaları”, “Saplantı” ve “Kiracı” romanlarıyla tanıdığımız, çağdaş dünya edebiyatının usta kalemlerinden Javier Cercas; Sahtekâr’da, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin toplama kampında kaldığını, ...

Henüz 29 yaşında dünyanın en prestijli edebiyat ödülünü kazandı!

Her yıl, Dünya edebiyatının İngilizceye çevrilen en iyi eserlerine verilen Uluslararası Booker Ödülü’nün 2020 yılı kazananı geçtiğimiz günlerde belli oldu. Marieke Lucas Rijneveld, ilk romanı “The Discomfort of Evening” ile Uluslararası Booker Ödülü’nü kazanan en genç yazar ...

Bu hafta kaçırmayın 4 Eylül 2020

4 EYLÜL CUMA 13.00 SERGİ Alexis Gritchenko: İstanbul Yılları Meşher, tekrar kapılarını açan bu sergisinde 1919-1921 yılları arasında Moskova’dan kaçıp İstanbul’a sığınan usta bir ressam, sanat eleştirmeni ve yazar Alexis Gritchenko’nun İstanbul günlerine odaklanıyor. Gritchenko’nun kariyerinde ...