Dünya sigarayı bıraktı ama akciğer kanseri yine de azalmadı

Sigara korkunç bir şey, sağlığa yararlı olmadığına da kuşku yok. Ancak sigara-kanser ilişkisinin arkasına yeterince bilimsel kanıt konmadan önümüze atıldığı da anlaşılıyor. Sigara tüketiminin ciddi olarak azaldığı ülkelerde akciğer kanserinde belirgin bir azalma yok, aksine artış var.

HİKMET CAN PERTAN

Korelasyon, birbirinden bağımsız iki farklı şeyin birlikte oluş sıklığına istatistik analizde verilen isim.

Mesela otomobil kazalarının sayısındaki artışla -bir haftayı bulan, hatta geçen- dini veya milli bayram tatilleri arasında bir ilişki var. Tatil oluyor, insanlar arabalarına binip memleketlerine veya tatil yörelerine yola çıkıyor, yola çıkan araç sayısı artınca da kaza sayısı da artıyor.

Korelasyon bu. Bilim okur yazarlığının yeterince yüksek olmadığı veya yeterli dikkatin gösterilmediği durumlarda basit bir istatistiki çıkarsama olan korelasyon ile bilimsel anlamda “nedensellik” kolayca birbirine karıştırılabiliyor. Daha doğrusu insanlar korelasyonu nedensellik sanabiliyor.

Bir örnek vereyim: Akciğer kanserine yakalanan insanların büyük bir çoğunluğu sigara içme alışkanlığına sahip insanlar.

Bu bir korelasyon. Ama nedensellik değil.

Nedensellik, herhangi bir şeyin olmasının veya varlığının başka bir şeye sebep olması.

Az önce verdiğim sigara örneğinden hareketle yıllardır bir nedensellik ilişkisi kuruldu; bugün doktora gitseniz hala o ilişkiyi kurmaya devam ettiğini göreceksiniz: Sigara içmek kanser yapar.

Sigarayı savunduğumdan değil. Sigara berbat bir şey ve sigara içme alışkanlığının insan hayatını ve sağlığını kötü etkilediğine kişisel olarak hiç kuşkum yok.

Sigara sağlığımıza herhangi bir kötü etkide bulunmasaydı bile onu sevmemeye devam ederdim.

Ama “Sigara içmek kanser yapar” cümlesinin herhangi bir bilimsel temeli olduğu son derece kuşkulu; böyle bir nedensellik ilişkisini kuşkuya yer bırakmayacak şekilde gösteren bir kanıt ben bilmiyorum.

Sigara içenlerin ne kadarı kanser oluyor?

Tekrar baştaki korelasyona dönelim. “Akciğer kanseri olanların ezici bir çoğunluğu sigara tiryakileri” cümlesine.

Bu cümle kendi başına doğru olsa bile aslında bir şey ifade etmiyor, çünkü gerçek bir korelasyondan söz etmek için sigara tiryakilerinin içinde akciğer kanseri olanların oranını da bilmeye ihtiyacımız var.

Yani evet akciğer kanseri teşhisi konanların yüzde 90’ı sigara tiryakileri olabilir ama sigara tiryakilerinin yüzde kaçına akciğer kanseri teşhisi konuyor acaba? Bu rakamı hiçbir zaman öğrenemedik. (2006’da Avrupa’da yapılan bir çalışmada erkek sigara tiryakilerinin yüzde 15.9’unun, kadın tiryakilerin ise yüzde 9.5’unun kansere yakalanma ihtimali olduğu hesaplanmış. Ama bu da yakalanma ihtimali, unutmayın.)

Peki hayatında hiç sigara içmemiş olanlarda akciğer kanseri olma sıklığı ne acaba? Doktorlar bu rakamı biliyor mu?

Hemen sigarayı savunduğumu sanmayın. Tekrar ediyorum, bu illetten zor bela kurtulmuş birisi olarak sigarayı savunmam söz konusu olamaz. Burada başka bir şey anlatmaya çalışıyorum, tahrik edici bir örnek olduğu için sigarayı kullanıyorum.

Dondurma yiyip suç işliyorlar!

İnternete girip İngilizcesiyle “correlation vs causation” yazıp arama yaptığınızda karşınıza 121 milyon sayfa çıkıyor. 121 milyon!

Neden bu kadar çok? Herhangi bir bilimsel veriye dayanmaksızın bir neden sonuç ilişkisi söyleyeyim: Çünkü korelasyon ile nedensellik ilkesi sık sık birbirine karıştırılıyor, daha doğrusu pek çok kişi korelasyonu nedensellik sanıyor. Çoğu zaman o korelasyon da, az önce sigara-akciğer kanseri örneğinde anlatmaya çalıştığım gibi adil biçimde kurulmuyor.

Korelasyon-nedensellik ilişkisinin karıştırılmasıyla ilgili olarak çok sık verilen bir örnek var: Bir istatistikçi, ciddi ciddi Amerika’da dondurma satışlarının artmasıyla suç işleme oranlarının artması arasında bir ilişki yani korelasyon görmüş.

Elbette saçma bir şey bu. Dondurma ile suç işlenme sıklığı arasında en geniş hayal güçlü insan bile anlamlı bir neden sonuç ilişkisi kurmakta zorlanacaktır.

Ama her korelasyonun saçmalığı bu kadar kolay fark edilmiyor. Meşhur örneklerden biri şu:

1991 yılında yapılan bir araştırma, kadınlara menapozun etkilerini azaltmak için önerilen hormon tedavisinin aynı zamanda kalp-damar sağlığına da iyi geldiğini ortaya çıkarmış. Bu beklenmedik yan etki o zaman epey bir ses getirmiş, ilaç satışlarını da arttırmış.

Ancak yıllar sonra seçilmiş bir grupla değil de toplumun tamamını temsil eden daha geniş bir grupla aynı hormon tedavisinin sonuçları araştırılınca ortaya çıkmış ki hormon tedavisinin kalp-damar sağlığına iyi geldiği falan yok.

Hata nereden kaynaklanıyor? En başta bir korelasyonun neden-sonuç ilişkisi gibi (hormon kalbe iyi geliyor) takdim edilmesinden. Üstelik kurulan korelasyon da yanlış; çünkü ilk araştırmada ele alınan grup yüksek gelir grubundan kadınlar. Bu insanlar sadece menapoza karşı hormon tedavisiyle yetinmiyor, kendi kalp damar sağlıklarına da özellikle dikkat ediyorlar zaten. (Meraklısına şu yazıyı tavsiye ederim: https://science.howstuffworks.com/innovation/science-questions/10-correlations-that-are-not-causations4.htm)

Az önce dondurma tüketimi ile suç oranı arasında olmayan ilişkiye dair bir örnek verdim. Bir de suç oranına ilişkin olan ilişkiyi anlatayım.

Duvardaki kurşunlu boya ve suç ilişkisi

Eskiden doktorlar insan vücudunda olabilen kurşun için “kabul edilebilir miktar” belirlemişti. Daha sonra anlaşıldı ki kurşunun kabul edilebilir miktarı falan yok, kurşunun her miktarı artık “kurşun zehirlenmesi” olarak adlandırılıyor.

Kurşun zehirlenmesinin özellikle bebekler ve çocuklar üzerindeki etkileri hayli yıkıcı.

Bir kere beyinsel gelişimi olumsuz etkiliyor kurşun. Yani kurşun zehirlenmesi ile büyüyen bir çocuk, kurşundan hiç etkilenmemiş diğer çocuklara göre belirgin biçimde daha düşük bilişsel becerilere sahip oluyor.

İkincisi, uzun süre kurşuna maruz kalmak insanı şiddete daha eğilimli yapıyor.

Daha dün sayılabilecek bir zamana kadar Türkiye’de hala benzin istasyonlarında iki pompa vardı: Kurşunsuz benzin ve (kurşunlu) benzin.

Türkiye’de bizim fakirliğimiz sayesinde pek az kullanıldı ama mesela Amerika’da evlerin içine yapılan boyalar belli bir zamana kadar kurşun bazlıydı.

90’lı yıllarda Amerika’nın dört bir yanındaki şehirlerde suç oranları keskin biçimde düşmeye başladı. Bu düşüşten bazı siyasetçiler, “Ben düşürdüm” diyerek pay çıkardı, “Suça karşı sert ve tavizsiz durdum, o sayede suç oranı azaldı” dediler. Fakat bir süre sonra bu siyasi iddianın anlamsız olduğuna dair bulgular ortaya çıkmaya başladı. En çarpıcısı, evlerde duvar boyalarının kurşun bazlı olmasının yasaklanmasıyla suç oranlarındaki düşme arasında ilişki kuranlardı.

Evet bu bir korelasyon ama bir hayli ikna edici bir korelasyon.

Bir uzmanın iddiasına göre Amerika’da tek başına kurşunlu benzinin satışının yasaklanmasının suç oranlarının düşmesine katkısı yüzde 56 seviyesinde. Bu büyük bir iddia tabii ama kurşun-suç oranı ilişkisi bugün yaygın biçimde kabul görmüş bir şey. (Meraklısına şu makaleyi öneririm: https://www.brookings.edu/blog/upfront/2017/06/01/new-evidence-that-lead-exposure-increases-crime/)

Tabii suç işlenme sıklığı gibi son derece karmaşık dinamikleri olan bir davranış biçiminin tek bir nedene bağlanması o kadar da kolay değil. Kurşunlu boyaların yasaklanmasının yanına kürtajın yasal hale gelmesi gibi faktörleri de ekliyor bazı uzmanlar.

İdeolojik bakışı bilim sanmak

Amerika’da kurşunlu boya kullanımının yasaklanmasının suç oranlarına olumlu anlamda etki ettiği iddiasının Türkiye’de benim kulağıma kadar gelmesinin de bir nedeni var: Bu iddianın liberal dünya görüşünü savunan kişi ve kurumlar tarafından kolayca kabul görmesi, genel manada liberal olan Amerikan basınının da bu iddiaları korelasyon olarak değil sanki neden-sonuç ilişkisiymiş gibi yazması. Hepimizin temel bir insani zaafı var: Evrimsel süreçlerde beynimizin gelişme biçimi yüzünden etrafımıza baktığımızda bir düzen ve bir ‘örüntü’ arıyoruz. Bir şeye yeterince bakarsanız da orada örüntü görürsünüz.

Beynimiz, dışarıdan gelen ve bizim de gördüğümüzü sandığımız örüntüleri, ilişkileri doğrular nitelikteki bildirimleri kabul etmeye daha yatkın. Bu karmaşık cümlenin daha basit anlatımı şu: Dünyayı bizim gibi görenlerin görüşlerini benimsemeye daha yatkınız. Hatta benimsemek ne kelime, böyle görüşlerin bizi doğruladığını düşünüyoruz. “Körlerle sağırlar birbirini ağırlar” cümlesi bütün insanlık için geçerli basit bir gerçeğin ifadesi yani.

Amerikan “solcusu” sayılması gereken Demokrat Partili liberalleri alın mesela. Onlar, evinin duvarı kurşun bazlı boyalı olmakla fakir olmak arasında ve fakir olmakla Afrika kökenli veya Latin kökenli olmak arasında doğrudan bir ilişki olduğuna inanıyor. Buna karşılık Amerikan sağı ise yüksek suç oranı ve düşük bilişsel kapasite ile Afrika kökenliler arasında bir ilişki olduğuna inanıyor.

Amerikalı liberaller, kurşun bazlı boyayla boyanmış evlerde büyümüş olmakla suça yatkınlık ve düşük bilişsel beceri arasında ilişki kuran araştırmaların üzerine atladılar. Onlara göre sağcıların ırkçı görüşleri böylece bilimsel olarak çürütülmüş oluyordu.

Kişisel olarak bana kurşun bazlı boyalarla suç oranı arasındaki ilişki ikna edici geliyor olsa da söylemem lazım, gerçek bir nedensellik ilişkisi kuracak kadar bilimsel veri elimizde yok ve hiçbir zaman da olmayacak.

Sigaraya geri dönelim

Buradan son örneğime geçmek istiyorum. Amerikan liberal ahlakı, bütün diğer ahlaki davranış biçimleri gibi, kendisinin ahlakının yegane iyi-güzel-doğru yaşama biçimi olduğunu iddia eder.

İşte o ahlak, uzun yıllardır sigara karşıtı mücadele yürütüyor ve çok da başarılı oldu. Hollywood 70’lerin sonlarından itibaren TV dizileri ve sinema filmlerinden sigara sahnelerini tamamen çıkartmaya başlamıştı; 90’ların ortalarından itibaren de kapalı mekanlarda sigara içmek yasaklanmaya başladı. Bugün yasak pek çok Amerikan şehrinde açık havadaki parkları da kapsar hale geldi.

Sigara karşıtı kampanyaların önemli unsurlarından biri, elbette ve doğal olarak sigaranın sağlığa olumsuz etkileriydi.

Aradan yıllar geçti, birisinin aklına sigara tüketiminin azalmasıyla kanser arasındaki ilişkiyi araştırmak geldi. Amerika’da sigara içme oranları belirgin biçimde düştüğü halde kanser oranlarında düşmek bir yana artış, yani bu işte bir tuhaflık vardı.

Bugün dünyanın dört bir yanında, hayatında hiç sigara içmemiş olduğu halde akciğer kanseri olan insanların sayısında ciddi bir artış var. Son haber Britanya’dan geldi; bugüne kadar “Sigara kanserin başlıca sebebidir” demiş ve sigara içilmezse kanser de olunmayacağına inanan insanları ikna etmiş efsane yıkılıyordu. (Haber şurada: https:// www.theguardian.com/lifeandstyle/2019/apr/26/ you-do-think-why-me-the-shocking-rise-of-lungcancer-in-non-smokers)

Biz sıradan insanların korelasyonla nedenselliği karıştırması, korelasyonu nedensellik sanması büyük bir cehalet olsa da yine de affedilebilir bir şey. Ama aynı şeyi kendine “bilimci” diyen insanların yapması kolay affedilebilir bir şey değil.

“Kanserlilerin hepsi sigara tiryakisi, demek ki kanserin başlıca sebebi de sigara. Öyleyse sigara içmeyi kesersek kanserden de kurtuluruz” diye akıl yürütüp kanserin nedenleri hakkında yeterince araştırma yapmayan tıp dünyası, acaba kaç tane önlenebilir ölümden sorumlu?

Sadece bir basit istatistiki ilişki olan kanser-sigara korelasyonu ile yetinmeyip kanserin sebepleri hakkında gerçek bir neden-sonuç ilişkisi arasalardı, acaba bu zamana kadar bulabilmiş olurlar mıydı?

Sırlarımız canımızı fena halde acıtıyor

Hepimizin sırları var; değil başkalarına bazen kendimize tekrar etmekten kaçındığımız. Bir de bunun üstüne eşimizin, dostumuzun, arkadaşlarımızın “Ama bak bu sende kalsın” diye anlattıkları var. Çoğu zaman fark etmiyoruz ama bu sırlar sırtımıza yüklenmiş bir tonluk bir ağırlık gibi bizi eziyor, yaralıyor, akıl sağlığımızı etkiliyor.

Michael Slepian, Amerika’daki Columbia Üniversitesi’nin İş idaresi Okulu’nda bir profesör. Bu sır tutma meselesine fena halde takmış anlaşılan, yıllardır bu konuda araştırmalar yapıyor, sır tutmanın insan doğasına etkilerini bulmaya ve bunları tanımlamaya çalışıyor. Bir yandan da, aynı zamanda araştırmalarının da bir parçası olarak KeepingSecrets.Org adlı web sitesini yönetiyor.

Bu web sitesinden öğreniyoruz ki insanların en çok sahip olduğu sır, aslında hiç de sır olmayan bir şey. İnsanlar yalan söylüyor. Yalan söylemek gibi bir sırrı olduğunu belirtenlerin yarıya yakını bunu kimseye de anlatmadıklarını, yani sahiden sır olarak sakladıklarını belirtiyor. Yarıdan fazlası ise bir veya birkaç kişiye bu sırrını, yani bir konuda yalan söylediğini anlatmış.

İkinci büyük sır kategorisi bir başkasına duyduğumuz romantik arzu. Bir nevi platonik bir arzu bu, karşıdakinin de haberi yok arzulandığından. Yine bu sırra sahip olan, yani gizliden gizliye birini arzulayanlar bu düşüncelerini herkesle değil ama birkaç kişiyle paylaştıklarını söylüyorlar.

Üçüncü büyük sır ise mali durumumuz. Şu veya bu sebeple mali durumumuzu, o an ne kadar paramız olduğunu veya ne kadar paraya muhtaç durumda olduğumuzu başkalarından gizliyoruz. Ama yine de, bu sırrımızı birkaç kişiyle olsun paylaşıyoruz.

Dördüncü büyük sırrımız cinsel davranışlarımız ve fantezilerimiz. Ve bu sırrımızı çoğunlukla kendimize saklıyoruz, birkaç kişiyle bile konuşmaktan çekiniyoruz.

Beşinci sırada başkalarına duyduğumuz cinsel arzu geliyor. Bu da kuvveden fiile geçen bir şey değil, sadece düşünce seviyesinde, bir nevi fantezi seviyesindeki cinsel arzulardan söz ediyoruz burada. Ve tabii ki bu sırrı da kendimize saklıyoruz daha çok, pek azımız bu sırrını birkaç kişiye söylüyor.

Altıncı sırada sosyal rahatsızlıklarımız var. Yani, falanca ve ailesiyle aslında görüşmek istemiyoruz ama şu veya bu sebeple sosyal zorunluklar doğuyor, görüşüyoruz. Herkes sizi biriyle arkadaş sanıyor, siz de sanki öyleymiş gibi davranıyorsunuz ama aslında ondan pek de hoşlanmıyorsunuz. Veya bazı insanlardan, bazı gruplardan rahatsız oluyoruz ama bunu dışa vurmuyoruz. İşte en yaygın altıncı sırrımız bu. Neyse ki bu sırrımızı çevremizdeki birkaç kişiyle olsun paylaşıyoruz çoğunlukla.

Liste böyle uzayıp gidiyor, tek tek hepsini anlatmayacağım.

Slepian dediğim gibi uzun zamandan beri bu sır meselesine takıntılı. Örneğin 2013’te yaptığı bir araştırmada sırlarımızı birileriyle paylaşmanın bizi rahatlatıp rahatlatmadığı sorusuna cevap aramış. Tabii bu soruya cevap bulmak için önce sır tutmanın bizim üzerimizde psikolojik bir yük oluşturup oluşturmadığını görmesi gerek Slepian’ın. Ona göre, başkalarının bilmediği bir şeyi biliyor olmak da, sır tutmak da, insanın karar verme sürecini etkiliyor, ulaşılacak hedeflerin daha uzaktaymış gibi algılanmasına neden oluyor. Buna karşılık o sırları ve bilgileri birileriyle paylaşmanın gerçekten rahatlatıcı bir etkisi var.

Slepian’ın 2017’de sonuçlarını yayınladığı bir başka araştırmasının ortaya koyduğu en çarpıcı sonuç, sırlara sahip olmanın en rahatsızlık verici taraflarından biri, sık sık bu sırrı düşünmek durumunda kalmamız. Sırlarımızı düşünmeye ayırdığımız zaman bizi neredeyse normal işlerimizi yapmaktan alıkoyar hale getirebiliyor.

Slepian’ın son araştırması geçen yıl 11 Şubat’ta yayınlandı. Bu sefer hangi çeşit sırlarımızın bizim sağlığımızı, genel olarak kendimizi iyi hissetme seviyemizi ne şekilde etkilediğini bulmaya çalışmış. (Meraklısı şu adresten okuyabilir: https://www.ncbi.nlm.nih. gov/pubmed/30742457)

Slepian, The Science Daily adlı saygın web sitesine araştırmasıyla ilgili bilgi verirken, “Hemen hemen herkes sır tutar” demiş, “Ve bu sırlar bizim kendimizi iyi hissetmemize, ilişkilerimize, hatta sağlığımıza zarar verebilir. Ama sırların bu zararı nasıl verdiği konusu hemen hemen hiç araştırılmamış bir konu.”

Slepian ve arkadaşları 1000 kişi üzerinde yapmışlar araştırmalarını ve onlara bir dizi soru sormuşlar. Katılımcıların utanç duygusunu ve suçluluk hissini ölçmeye çalışan sorular da sorulmuş, onlardan sırlarını günde kaç kez düşündüklerini hatırlamaya çalışmaları da istenmiş.

Utanç ve suçluluk, aslında hakkında en fazla araştırma yapılmış duyguların başında geliyor. Biliyorsunuz, öfke ve korku gibi temel duygular kişinin dışındaki bir şeye referans verir; buna karşılık utanç ve suç kişinin içindedir.

Araştırmanın ilginç bir sonucu, sır tuttuğu için utanç duyduğunu söyleyenlerin sayısının sırlarından ötürü suçluluk duyduğunu veya hiçbir şey hissetmediğini söyleyenlerden fazla olması.

Kişi, sakladığı sırdan ötürü utanç duyduğunda bunu “değersizlik” ve “güçsüzlük” kelimeleriyle kavramsallaştırıyor; buna karşılık suçluluk duyanlar hislerini tarif etmeleri istendiğinde “gerginlik”, “pişmanlık” gibi kelimeleri tercih ediyor.

‘Kripto Haydut’ sanal paraları çalmanın en kolay yolunu bulmuş

Hiç kripto paranız oldu mu? Benim oldu. Yıllar önce bir alışveriş için Amerika’da birisine 1 Bitcoin’den az bir para göndermem gerekiyordu, mecburen bir ‘kripto cüzdanı’m oldu. Şimdi yıllar sonra aynı cüzdanı bu yazıyı yazmak için tecrübe olsun diye yeniden kullandım; bu sefer 1.36 Ethereum ...

Gözümüzle gördüğümüz, elimizle tuttuğumuz şeyin gerçek olduğundan emin olabilir miyiz?

Sağolsun, Alev Alatlı sayesinde ülkemizde “Schrödinger’in Kedisi” lafını duymayan kalmadı. Alev Alatlı’nın bu iki kitaplık serisi sayesinde çok sayıda insan “Schrödinger’in Kedisi” lafını biliyor ama sadece Türkiye’de değil dünyada da çok az sayıda insan bu önemli düşünce deneyinin tam olarak ...

Hayalet parçacık evrenin sırlarını saklıyor

Amerikalı yazar Paul Auster’in filmi de çekilen meşhur romanı ‘SmokeDuman’da şöyle bir kısa sahne vardır. New York Brooklyn’deki mahallenin bir nevi sosyal merkezi işlevini gören tütüncü dükkanında, dükkan sahibi ile müşterilerden biri, puronun dumanının ağırlığını nasıl hesaplayacakları ...