Dünyada hayat, altıncı kez yok olmanın eşiğinde

Bu yıl hayatını kaybeden büyük fizikçi Freeman Dyson’a bir sefer “Dünyamız ölüyor, ne yapacağız” diye sorulduğunda çok kızmıştı: “Dünyaya bir şey olmaz, insanlar ölüyor. Merak etmeyin dünya yaşamaya devam eder.” Çoğu bilimciye göre dünyamızdaki hayat 6. kez yok oluş sürecinin içinde.

HİKMET CAN PERTAN

Thomas More, 1478-1535 yılları arasında Britanya adasında yaşamış, önemli bir devlet adamı ve hukukçu.

Kral 8. Henry’nin önce öğretmenliğini, sonra da en önemli danışmanlığını yapmış olan More’u bugün anıyor olmamızın sebebi, yazdığı meşhur “Utopia” adlı kitap.

Burada hayali bir adayı anlatır More; yönetimin adil ve bilgece olduğu, erdemli bir hayatın en üstün değer olarak kabul edildiği, herkesin mutlu olduğu bir ülke.

Bu kitaptan beri, More’un eski Yunanca’daki iki ayrı kelimeden hareketle uydurduğu “utopia” kelimesi, kurulan güzel gelecek hayalleri için kullanılır oldu. Baktığınızda, dünyanın morali yüksek olduğu zamanlarda ütopya patlaması yaşanıyor, herkes gelecek için güzel hayaller kurmaya başlıyor.

Dediğim gibi “utopia” kelimesi icat edilmiş bir kelime. Bir de bunun tam tersi var, “dystopia” (Türkçede ‘distopya’) yani feci derecede kötümser bir gelecek hayali.

“Dystopia” kelimesini ilk kim kullandı bilmiyorum ama modern zamanların ilk karamsar gelecek tahminini 1920’lerde Yevgeni Zamyatin adlı Rus bir yazar yaptı. Onun “Biz” adlı romanı bugün hala çok satarlar listesinde ve bireyin bireyliğinin kaybolduğu, her şeyin kollektif iyilik için kullanıldığı bir dünyayı anlatıyor.

Zamyatin’in ardından çok sayıda “dystopya” romanı ve filmi yapıldı. Örneğin Türkiye’de epeydir çok satar kitaplar listesinden inmeyen George Orwell’in 1984 adlı romanı bu türün başyapıtlarından biri kabul ediliyor.

İlginç bir durum, son yıllarda “dystopia” türü roman, TV dizisi ve filmlerin sayısında ciddi bir patlama var. Nasıl dünya iyimserken “utopia” patlıyorsa, kötümserken de “dystopia” patlaması yaşanıyor; çünkü bugünlerde kötümser olmak için sebebimiz var.

Sadece içinden geçtiğimiz salgından söz etmiyorum. Salgın, bana göre arkadan gelmekte olan esas büyük felaketin bir çeşit kostümlü provası sanki. Evet, küresel ısınma ve iklim krizinden söz ediyorum. Dünyamız üzerinde çok sayıda insan küresel ısınmayı durdurmaya, karbon salımını azaltmaya çalışıyor. Elbette bir de küresel ısınmayı bir çeşit “komplo” olarak gören ve dolayısıyla iklim krizine dikkat çekenleri engellemeye çalışanlar da var.

Ancak pek çok bilimciye göre bu konu artık tartışılabilir bir konu değil. İklim değişiyor ve değişmeye devam edecek. Bu uyarılar aslında 1960’lardan beri yapılıyor; aradan geçen 60 yılda insanlık hemen hemen hiçbir tedbir almadı, gelecekte de etkili bir tedbir alacakmış gibi gözükmüyor.

Aslında bilimciler arasında bir de üçüncü grup var: Dünyamız üzerindeki altıncı büyük yok oluşun çoktan başladığını ve bunun eğer bu yüzyılda çok radikal şeyler yapmazsak hiçbir biçimde durdurulamayacağını söyleyen bir görüş. İşte bugün bu en kötümserlerin görüşlerine bakacağız.

Bundan beş yıl önce, 2015’in Haziran ayında ünlü Science dergisinde çıkan bir araştırma sonucuna göre dünyamız altıncı büyük yok oluş döneminin içinde yaşıyor halen. (https://advances.sciencemag.org/content/1/5/e1400253)

İzninizle önce bir minik hatırlatma yapayım, daha önceki beş yok oluş neydi, ona bir bakalım.

Hayat 5 sefer yok olmanın eşiğine geldi

İlk büyük yok oluş bundan 445 milyon yıl önce, adına “Geç Ordovician Dönem” denen dönemde gerçekleşti. Bugün tam olarak bilemediğimiz bir nedenle dünyamız soğumaya başladı, neredeyse bütün Güney Yarıküre buzla kaplandı. Birkaç milyon yıl sürdüğü düşünülen bu büyük felaket sırasında dünya üzerindeki hayatın yüzde 57’si yok oldu. Tabii o dönem hayatın büyük çoğunluğu denizlerde, daha doğrusu okyanustaydı. Bu yok oluş, soğumayla bağlantılı yegane büyük yok oluş olarak da kayda geçti.

İkinci büyük yok oluş ise, bundan 380 milyon yıl kadar önce yaşanmaya başlandı. “Geç Devonian Dönem” adı verilen dönemde yaşanan bu büyük yok oluşun tek seferde değil, toplamda 20 milyon (evet 20 milyon) yıla yayıldığı ve temelde bugünkü Sibirya’yı oluşturan devasa bölgede başlayan bir volkan patlamasından kaynaklandığı düşünülüyor. Bu büyük yok oluşta da dünya üzerindeki canlıların yarıdan fazlası yok oldu.

Üçüncü büyük yok oluş 262 milyon yıl önce, “Orta Permian Dönemi” adı verilen dönemde, bugünkü Çin’de yaşanan devasa bir volkanik patlamayla oluştu; dünya üzerindeki bütün hayatın ve canlıların yüzde 80’i yok oldu.

Dördüncü büyük yok oluş, bundan 10 milyon yıl sonra, “Geç Permian Dönem”de gerçekleşti. Bir kez daha Sibirya’daki volkan patladı, bunun çok uzun süren korkunç sonuçları oldu, dünya üzerindeki hayatın yüzde 96’sı, evet yanlış okumadınız yüzde 96’sı yok oldu. Bu patlama yüzünden ozon tabakası delindi, dünya ölümcül mor ötesi ışınlara maruz kaldı. (news.mit. edu/2015/siberian-traps-end-permian-extinction-0916)

Beşinci büyük yok oluş, 201 milyon yıl önce, “Geç Triassic Dönem” adı verilen dönemde yaşandı. O sırada dünya hala tek bir dev kıtadan, “Pangea”dan oluşuyordu. Bugünkü Atlantik Okyanusu, o dönemde yaşanan devasa volkanik patlamayla oluştu, yani Pangea ayrılmaya başladı, en azından Amerika kıtası koptu. Bu yok oluş döneminde dünya üzerindeki hayatın yarıdan fazlası yok oldu.

Dinozorların yok oluşunu saymıyoruz bile

Bütün bu yok oluşların bir önemli sonucu var: Dünya üzerindeki hayat her seferinde geri geldi. Örneğin bu son yok oluş, bazı sürüngen türlerinin tamamını yok ettiği için bir anlamda dinozorların yolunu açtı. (https://theconversation. com/five-mass-extinctions-andwhat-we-can-learn-from-themabout-the-planet-today-79971)

A, tabii, söylemeyi unutuyordum az kalsın; dinozorların yok olmasına yol açan, büyük olasılıkla bugünkü Meksika körfezine isabet eden devasa meteorun sebep olduğu olaylar çoğu bilimciye göre “Büyük yok oluş” sayılmıyor. Düşünün diğer yok oluşların şiddetini.

Dinozorlar bundan 66 milyon yıl önce yok oldular. Ondan önce 150 milyon yıla yakın zaman dünyanın hakimi onlardı. Ve aslında bakacak olursanız o zamandan beri dünya büyük yok oluş yaşamadı. Bunda belki dünyamızın kabuğunun görece istikrar kazanmış olması, devasa volkan patlamaları yerine daha ortalama patlamalar ve depremler yaşıyor olmamızın bir etkisi vardır. Dünyanın kendi mekaniği yüzünden bütün hayatı birden tehdit eden büyük iklim krizleri yaşamıyoruz artık.

Bir minik volkanın yaptığı

Ama öte yandan, insan yaşamının bu denli çoğalması dünyamızı biz insanlar açısından son derece kırılgan bir hale getirdi. Küçük İzlanda adasında yaşanan bir volkanik patlama sonrası ortaya çıkan dumanlar bütün Avrupa’da hava trafiğini haftalarca olumsuz etkiledi, ardından tarımsal üretim etkilendi ve bir ölçüde daha soğuk birkaç kış yaşanmasına ve o yüzden atmosfere daha fazla karbondioksit salınmasına neden oldu. Hepi topu bir minik volkan bunu yaptı.

Dünyamızı bu denli hassas ve kırılgan hale biz getirdik; çünkü gezegenimizin tarihinde ilk kez bu gezegen insan eliyle yaratılan bir iklim krizine girmiş durumda.

2015’te yayınlanan araştırma, dünya üzerindeki canlı türlerinin normal seviyesinin çok üzerinde bir hızla yok olmakta olduğunu gösteriyordu. Aslında araştırma bir küçük ümit ışığı da yakıyor, bu sürecin hala durdurulabilir olduğunu iddia ediyordu ama korkarım yok olma sırası insana gelmeye başladığında biz ikna olacağız iklim krizine.

Sadece kutup ayıları yok olmuyor

Esasında farklı yaşam türlerinin bir arada olması ve eko sisteme etkileri yeterince iyi anlaşılabilmiş değil. Örneğin kutup ayılarının yaşama alanının kalmaması ve avlanamamaları tek başına onların sonunu getirmiyor. Kutup ayıları yok olunca onların avladığı canlıların sayısı artıyor ve derken bu artış başka önüne geçilemez sonuçlara yol açıyor.

Okyanus suyunun ısısındaki minik bir artış, balıkların göç yollarını değiştiriyor, akarsu rejimlerindeki oynamalar deniz canlılarının beslenmesini etkiliyor.

Dünya üzerindeki “iklim” adı verilen sistem son derece karmaşık ve birbirine bağlı çok sayıda değişkenle oluşuyor.

2015 tarihli çalışma bize bir ihtimal birkaç yüzyıl vaktimiz olduğunu söylüyor. Yaklaşık 200 yıldır iklim denen sistemi çok zorluyoruz; bu zorlamalarımızı bir an önce durdurmazsak altıncı yok oluş süreci bizi de içine alacak gibi duruyor. (https://theconversation.com/earths-sixth-mass-extinction-has-begun-new-study-confirms-43432)

Hepimiz için için bir yok oluşa doğru neredeyse kaçınılmaz bir şeymiş gibi ilerlediğimizi biliyor. Kendi kendimize aramıza ördüğümüz milliyetçilik, zenginlik-fakirlik, müslümanlık-hristiyanlık, siyahlık-beyazlık gibi duvarlar yüzünden bu kaderi hepimizin paylaştığını görmüyor, “Biz kurtuluruz da onlar kurtulamaz” diye düşünüyoruz. Oysa hep birlikte kurtulamazsak, hiçbirimiz kurtulamayız.

Dünyaya bir şey olmaz, insanlığa olur

Yıllar önce bir gazeteci büyük fizikçi Freeman Dyson’a iklim değişikliğinden ürküp ürkmediği olabilecek en yanlış biçimde sordu, “Dünyanın sonu mu geliyor” dedi. Dyson, “Hayır” diye cevapladı, “Dünyanın sonu gelmez. Ama insanlığın sonu gelebilir.”

Gerçekten de öyle. Dünyamız, şaşırtıcı biçimde her büyük yok oluş sonrası çok daha zengin, çok daha farklı ve çok daha iyi bir hayatı ortaya çıkarmış. Bizim için çok uzun zamanlar olan milyon yıllar dünyamız için hiç önemi olmayan süreler.

Örneğin 66 milyon yıl önce dinozorları yok eden asteroid çarpışması aynı zamanda memeli canlıların da yüzde 90’ını yok etmişti. Ama çarpışmadan 300 bin yıl sonra at, balina, yarasa gibi memelilerle birlikte bizim uzak atamız olan primatlar da ortaya çıktı.

Her büyük yok oluş, bir yandan dünya üzerindeki hayatın önemli bölümünü silip atarken bir yandan da çok daha zengin yeni hayat biçimlerini ortaya çıkardı bugüne kadar. Yok oluşlar sayesinde pek çok canlı türü, hayatta kalmanın “yaratıcı” yollarını bulmak zorunda da kaldı.

Henüz insanlıktan ve onun dünya üzerindeki geleceğinden ümit kesmeye gerek yok belki ama şunu unutmayın: Ekonomicilerin “yaratıcı yıkım” adını verdiği şeye benziyor dünyamızın yaşadığı büyük yok oluşlar; hayat her seferinde daha iyi ve daha zengin biçimde geri dönüyor. (https://www.popsci.com/mass-extinction-and-life-diversity/)

Benzer bir şeyi insanlar için de söyleyebiliriz. Buzul çağının yarattığı faunanın havaların ısınmasıyla yok olması, avcı toplayıcı insan gruplarının tarımı keşfetmesine ve bugüne gelmesine yardımcı oldu. Ortaçağ’da yaşanan kara veba çok kısa sürede Avrupa kıtasında nüfusun üçte birini öldürdü ama bu sayede Rönesansın önü açıldı, Ortaçağ karanlığı sona erdi.

Televizyonda ve sinemada “dystopia”ların artması şaşırtıcı değil belki ama unutmayın, çıkmamış candan da ümit kesilmez.

‘İklim değişikliği’ değil, ‘İklim krizi’ndeyiz

Bugün dünyada, gezegenimizin bilinen tarihinde hiç olmadığı kadar çok karbon monoksit ve karbon dioksiti atmosfere salıyoruz.

Dünyamız her yıl güneşten belli bir miktarda enerji alıyor. Bu enerjiyi biz ısı olarak hissediyoruz. Atmosferimiz ve dünyamızın yüzeyi bu enerjinin bir bölümünü uzaya yansıtmak zorunda. Yoksa dünya çok sıcak oluyor.

Bu yansıtma oldukça karmaşık ve birbirini besleyen bir dizi mekanizmayla oluyor.

Gezegenimizin tarihinde atmosferdeki karbon miktarının bugünkünden kat be kat fazla olduğu zamanlar oldu elbette. Ama o zamanlar bugün bildiğimiz gibi bir hayat yoktu gezegende. Nitekim o zaman var olan baskın yaşam formlarının bir kısmı atmosferdeki o karbonla beslendiler ve öldükten sonra da hayatları boyunca yedikleri karbonu okyanus zeminine veya başka yerlere depoladılar.

Bu depolanmış karbonun en ilginç formlarından biri Sibirya başta olmak üzere Kuzey Kutbuna yakın soğuk bölgelerde var. Bunlara “Perma Frost” adı veriliyor; esasen donmuş metan gazı. Şimdi atmosferin ısınmasıyla birlikte bu perma frost tabaka da yer yer çözülmeye başlandı; yani birkaç milyar yıl önce dünyanın atmosferden çekip depoladığı karbonlar yeniden atmosfere çıkıyor.

Benzer bir durum, fosil yakıtlarımız için geçerli. Kömür, petrol ve doğal gaz, dünyamızın milyar yıl önce alıp toprağın altına depoladığı karbonlar aslında. Bu depoları biz açığa çıkartıp yaktıkça, atmosferimizdeki karbon miktarı artıyor. Karbon arttıkça güneşten gelip dünyamıza isabet eden fotonların bir bölümünü yansıtamamaya başlıyoruz ve derken havalar ısınıyor.

Ama sözünü ettiğimiz şey sadece havaların ısınması değil. Çünkü dünyanın ortalama sıcaklığının artması, iklime bağlı bütün atmosferik olayları birden değiştirmeye başlıyor.

Bugün o değişimler öyle bir seviyeye geldi ki, artık tarafsız bir adlandırma olan “iklim değişimi”nden değil “iklim krizi”nden söz ediyoruz; çünkü sahiden krizle karşı karşıyayız.

Türkiye, iklim krizinin etkilerini şimdiden yaşamaya başlayan ülkelerin başında geliyor. Daha geçen hafta yaşadığımız sellere 5 vatandaşımızı kurban verdik. Sadece insan canı değil, tarımsal üretim pek çok bölgede sular altında kaldı. Ardından gelen aşırı sıcaklar da benzer şekilde tarımsal üretimi vurdu. Ülkemizde birkaç yıldır gıda fiyatlarında yaşadığımız aşırı artışın arka planında iklim, dolayısıyla da karbon salımları var.

Atmosfere karbon salımını kısıtlamak deyince bütün ülkeler dönüyor bir diğerine bakıyor. “Amerika kısıtlamayacaksa veya yalan söyleyecekse, ben kısıtlarsam zarar etmiş olmaz mıyım?” Bu cümleyi gelişmiş Batı ülkeleri söylüyor. Çin bugün dünyanın en çok atmosfere karbon salan ülkesi. Ama Çin, “Siz 100 yıldır atmosferi bu hale getirmek pahasına zenginleştiniz, benim halkımın da sizin kadar zengin olmaya hakkı var” diye düşünüyor ve fosil yakıt tüketmeye devam ediyor. Türkiye dahil pek çok gelişmekte olan ülke aynen Çin gibi düşünüyor.

Tabii adil olmakta fayda var; Çin belki dünyanın en çok karbon salımı yapan ülkesi ama bu karbon salımını kişi başına diye hesaplayacak olursak hiç kimse Amerika’nın eline su dökemez.

Dünya çapındaki karbon salımının en önemli bölümü enerji üretiminden geliyor. Dünyanın dört bir yanında ve ülkemizde kömür yakan elektrik santralleri çalışmaya devam ediyor. Baktığınızda elektrik üretimi kapasitesinde artık yenilenebilir kaynaklar öne geçmiş durumda ama tüketim rakamlarına bakınca hala en çok kömürden gelen elektriği kullanıyoruz.

Aslında “karbon nötral” veya “karbon sıfır” denen bu duruma ulaşmak o kadar da zor değil. Dünya büyük bir hızla dönüşüyor; özellikle enerji üretim yöntemlerinde çok önemli gelişmeler yaşanıyor. Salgın sayesinde örneğin, kömürün ölümüne tanıklık ediyoruz.

Örneğin tehlikesiz ve atık madde üretmeyen nükleer santrallar tasarlamak konusunda çok büyük ilerlemeler var. Örneğin uranyum yerine eski santralların atık maddesi olan plütonyumla toryumu karıştırarak kullanacak nükleer santrallar halen deneme aşamasında.

Yine örneğin rüzgar ve güneşten elektrik üretimi çok artıyor. İlginç biçimde bu alanda dünya şampiyonluğu Çin’e ait. Yani birkaç on yıl sonra Çin kömür santrallarını ve en önemlisi kömür madenlerini kapatmaya başlarsa şaşırmamak gerek. Çin aynı zamanda dünyana aynı anda en çok nükleer santralın da inşa edildiği ülke. (İklimle ilgili bazı rakamlara şuradan ulaşabilirsiniz: https://www.nature.com/immersive/d41586-019-02711-4/index.html)

Fakat iklim krizi konusu sadece hükümetlere bırakılamayacak kadar önemli bir konu. O yüzden tek tek her birimizin de iklim konusunda elimizden geleni yapmamız, kendi karbon ayak izimizi sıfırlamaya çalışmamız gerek. Yürüyerek gidilebilecek bir yere neden arabayla gidelim? Asansörü daha az kullanalım. Haftanın bir veya iki günü et yememeye başlayalım. Uçağa daha az binelim. Evimizde enerji verimliliği kurallarına uygun hareket edelim.

‘Kripto Haydut’ sanal paraları çalmanın en kolay yolunu bulmuş

Hiç kripto paranız oldu mu? Benim oldu. Yıllar önce bir alışveriş için Amerika’da birisine 1 Bitcoin’den az bir para göndermem gerekiyordu, mecburen bir ‘kripto cüzdanı’m oldu. Şimdi yıllar sonra aynı cüzdanı bu yazıyı yazmak için tecrübe olsun diye yeniden kullandım; bu sefer 1.36 Ethereum ...

Dünya sigarayı bıraktı ama akciğer kanseri yine de azalmadı

Korelasyon, birbirinden bağımsız iki farklı şeyin birlikte oluş sıklığına istatistik analizde verilen isim. Mesela otomobil kazalarının sayısındaki artışla -bir haftayı bulan, hatta geçen- dini veya milli bayram tatilleri arasında bir ilişki var. Tatil oluyor, insanlar arabalarına binip ...

Gözümüzle gördüğümüz, elimizle tuttuğumuz şeyin gerçek olduğundan emin olabilir miyiz?

Sağolsun, Alev Alatlı sayesinde ülkemizde “Schrödinger’in Kedisi” lafını duymayan kalmadı. Alev Alatlı’nın bu iki kitaplık serisi sayesinde çok sayıda insan “Schrödinger’in Kedisi” lafını biliyor ama sadece Türkiye’de değil dünyada da çok az sayıda insan bu önemli düşünce deneyinin tam olarak ...