Futbolda pas oyunu öldü yaşasın alan oyunu

CAN DURUKAN

Marco Polo, Kubilay Han’a tek tek taşlarla örülmüş bir köprüyü anlatır. “Peki, köprüyü taşıyan taş hangisi?” diye sorar Kubilay Han. “Köprüyü taşıyan herhangi bir taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavisi” diye yanıtlar Marco Polo.

“Neden o halde bana taşları anlatıp duruyorsun? Beni ilgilendiren tek şey kemer…” Marco Polo cevap verir; “Taşlar yoksa kemer de yoktur!”

Italo Calvino’nun ‘Görünmez Kentler’inden alınan bu öykü insana pek çok şeyi hatırlatır. Bunlardan biri de futbol. Futbolda taşlar sürekli değişiyor. Üstelik bu değişim son yıllarda akıl almaz bir hızla oluyor. İnternet sayesinde Türkiye’de amatör ligde bir takım, Real Madrid’in antrenman programını bire bir kopya edebilir. Dünyanın hemen her yerinden üstelik oturduğu yerden kalkmadan oyuncu izleyebilir. Aynı durum taktiksel zenginlik için de geçerli. Herhangi bir takımın maçlarını izleyerek, onların taktiksel inceliklerine haiz olmak mümkün. Üstelik bu tarz analizleri yapan ve bedavadan ortaya salan onlarca futbol sevdalısı var.

Ağustos ortasında, taşların yine yerinden oynadığına net şekilde şahit olduk. Aslında uzun süredir taşlar yerinden oynuyor ve pas oyunu yerini bir başka oyuna bırakıyordu. 2000’lere damgasını vuran ‘tiki taka’ sona eriyordu.

Artık alanı kullanan, dikine ve direkt hücum eden, topu dolaştırıp, zaman kaybetmek yerine onu en kestirme yoldan kaleye götürmeyi arzulayan daha heyecan verici bir oyun müjdeleniyordu.

Bayern Münih, Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final maçında müthiş bir futbolla Barcelona’ya tam 8 gol attı!

Bir gün sonra Barcelona’nın 2000’li yıllardaki oyununu inşa eden adamlardan biri olan Pep Guardiola’nın bir başka pas takımı Manchester City, Fransa Ligi’ni 7. sırada bitiren Lyon’a elendi. Bence ikincisi daha trajikti. Yani 1 gün arayla aynı mimarın elinden çıkan 2 proje de adeta yerle bir oldu.

Peki neden, nasıl?..

Guardiola’nın ördüğü taşlar

Barcelona tiki-takasının sırrı topa çok sahip olup çok pas yapmak değildi, topu kaybeder kaybetmez geri almak ve böylece rakip defansı tek ayak üzerinde yakalamaktı. Pep Guardiola’nın mükemmelleştirdiği bu oyunun anti-tezini Jurgen Klopp buldu.

2008 yılında Pep Guardiola, Barcelona’nın başına geçtiğinde, taşları kendi futbol doğruları dahilinde dizmeye ve en dengeli kemeri oluşturmaya çalışmıştı. Açıkçası çok fazla taşı yerinden oynatmaya da gerek yoktu. Zaten Barca’nın oyun kültürü daha öncesine dayanan ve bol paslı bir anlayışı önceliyor, A takımın başına gelmeden önceki sene B takımında görev yapan Pep, bu felsefeyi genç oyunculara da aşılıyordu. La Masia’da yetişen her yetenek topun kıymetini biliyor ve kulübün oyun kültürüyle yoğuruluyor, en alttan en üste çıkana kadar aynı mentalite ile oynuyordu. Bir de Pep’in şansı belki de Barcelona tarihinin en seçkin oyuncu grubuna denk gelmiş olmasıydı.

Savunmasında Pique, Puyol, Dani Alves, Eric Abidal, orta sahasında Busquets, Xavi, Iniesta, Yaya Toure, hücum hattında ise Messi, Henry, Eto’o olan bir takımdan bahsediyoruz. Xavi- Iniesta orta sahası ile gerekirse sabaha kadar oynasanız topu rakibe kaptırmama lüksüne sahip olabilirdiniz. İç saha maçlarında yüzde 70 topa sahip olma ortalaması ile oynayan Barcelona, Pep yönetimindeki 5 yılda kazanılmadık kupa bırakmadı. ‘Tiki taka’ olarak adlandırılan ‘topu al, pas ver’ adıyla belgesellere dahi konu olan oyun planına göre Barca, oyuna hükmeden, ritmi ayarlayan taraf olmalıydı. Ayrıca topu sürekli dolaştırarak rakibi yormalı, doğru zaman geldiğinde de yaratıcı isimlerin ayaklarından çıkan doğru paslarla rakip ceza sahası ile taç çizgisi arasındaki koridora sarkılmalıydı. Böylece savunma hattının da sırtını kaleye dayamasının önüne geçiliyor, kademe anlayışı kayboluyordu. Bunu neredeyse kusursuza yakın başardılar. Futbol dünyasına mazisi Cruyff ve daha öncesine kadar uzanan bir anlayışın üst versiyonu şeklinde devasa bir tez bırakmışlardı. Geri kalan herkes antitez üretme peşindeydi. Çünkü planın kusursuzluğundan çok takımın kusursuzluğundan söz ediliyordu.

Mourinho’nun antitezi işe yaramadı 

Bu antitezi üretmesi en muhtemel isim Mourinho idi. Kendisini 2010’da Real Madrid’in başında Barcelona’nın oyununu yıkması beklenen isim olarak buldu ve süratle işe koyuldu.

Madem Barca topa sahip olmak istiyordu, Jose buna izin verecekti. Ama ani şok presle rakip yarı alanda topu kapacak ve yıldırım hızıyla kaleye gidecekti.

Barca’yı savunmasıyla orta sahası arasındaki oyun kurma aşamasında zayıf yakalayacağını düşünüyordu.

İşler pek de istediği gibi gitmedi. Çünkü o yıllarda Barca takımının tezine karşı bir antitez ortaya koymak pek işe yaramıyordu zira XaviIniesta-Messi üçlüsü ne isterse o oluyordu.

Pep, 5 yılın sonunda kendini yeni bir maceraya attı ve kendini oyun kültürü ile öne çıkan Bayern Münih’te buldu. Orada yaptığı en radikal hamle, Lahm gibi dünyanın en iyi beklerinden birini savunmanın önüne yerleştirmek üstelik oyun planını da onun etrafına kurmaktı. Lahm merkezli kurulan üçgenler, topu ayağına alan Bayern oyuncusu için en az 2 pas alternatifi demekti. Pep’in topa sahip olmayı gerekli kılan oyununa Bayern uyum sağladı. Avrupa olmasa da ligde başarı geldi. Çünkü Bayern’de Xavi- Iniesta yoktu. Messi de öyle…

Guardiola’nın Bayern’deki deneyleri

Lig şampiyonu olmak da Bayern için pek alışılmadık bir durum değildi. Yine de yabancı bir hocayla üstelik deneysel taktiklerle, oyununu sürekli geliştiren bir Bayern Münih izlemek herkese keyif vermişti.

Pep, Barcelona’daki Xavi-Iniesta’yı başka kulüplerde bulamayacağını biliyordu. Bu nedenle top ayağına yakışan, çoğu teknik direktörün 10 numara oynatacağı isimlerden 6-8-10 karışımı android futbolcular yarattı. Buna mecburdu. Onun oyun planını benzersiz kılan da buydu.

Götze, Kross hatta Robben’i bile merkezde kullandı. Bu sayede Bayern, topa sahip olabiliyor ve ayağında dilediği kadar dolaştırabiliyordu. Topu kaptırdığı anda da doğru şiddetle yapılan baskı sayesinde savunma düzeninden hücum düzenine geçmekte olan rakibi adeta tek ayağı üstünde yakalıyordu. Hatta Pep’in oyununun sırrının burada olduğu da söylenir. Onun oyununun temel taşının, topu dolaştırmak değil kaptırdıktan kısa süre sonra geri kazanmak ve rakip savunma yerleşemeden onu alt etmek olduğu öne sürülür.

Klopp sistemi melezliyor

Pep’in futbolu adeta yeni bir çağ açıyordu. Artık antitezcilerin sayısından daha fazla sentezciler vardı. Belki Dortmund’un başındaki Klopp, çok iyi bir antitez geliştirebilirdi. Zira onun takımları hep yüksek eforla oynar, sıklıkla şiddetli koşular yapar ve oyuncuları genelde darbeye bağlı olmayan sakatlıklarla uğraşırlardı. Klopp’un oyun planı, oyuncularından çok yüksek efor istiyordu. Ama o antitez geliştirmek yerine başka bir şey denedi.

Klopp, Pep’in paslı oyun kurgusu ile kendisinin direkt oyun kurgusunu sentezledi. Hibrit bir formül yarattı. O formül onu Liverpool’a, o da Liverpool’u Premier Lig şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi zaferine taşıyacaktı.

Oysa oyunundan feyz alarak sentezlediği Pep Guardiola, Barca’dan ayrıldığından beri hiçbir Avrupa Kupası kazanamadı. Hatta Klopp’un sentez oyunu, bana göre Pep’in oyun planından birkaç adım öne bile geçecekti. Yine de bugün sorsak kimse Klopp’un oyunu için Pep’in oyununun ileri sürümü demez.

Gerçekte olan ise bana göre tam olarak şu; sentez, tezi geride bıraktı! Klopp, önce Bundesliga’da rakip olduğu Pep’in oyununa sadece antitez yaratmak ile uğraşsaydı, bugün Liverpool’un başında onun City’sini mağlup edemezdi.

Onun oyununu içselleştirdi, ezberledi. Sonrasında zayıf yönlerini tespit edip, onları dışarıda bırakarak, kendi yüksek eforlu direkt oyununa uyarladı. Bunu yaparken de kendi oyununun defolarını giderdi. Darbeye bağlı olmayan oyuncu sakatlıklarını neredeyse sıfırladı.

Pep’in Premier Lig’i fetih girişimi

Neyse, biz geri dönelim, Pep’in Bayern’in başından ayrıldığı döneme bakalım. Guardiola için yeni bir maceranın zamanı gelmişti. O, bir seyyah gibi dünyanın tamamına futbol tezinin en iyisi olduğunu kanıtlamak istiyordu. Bu sefer rota Manchester şehrinin mavileri City oldu. Birleşik Arap Emirlikleri’nin emirlerinden biri tarafından satın alınan kulüp, araya bir şampiyonluk sıkıştırmıştı ancak United kadar ışıltılı olamıyor, Arsenal gibi oyun kültürü inşa edemiyor, Liverpool gibi başarısız olmasına rağmen adından söz ettiremiyordu. City’ye ruh lazımdı, bir oyun kültürü lazımdı ve elbette başarı lazımdı.

Guardiola işe koyuldu. Barcelona’da pek gerek duymadığı, Bayern’de sıklıkla denediği deneyselliğe sarıldı. Bek oyuncularından top kendilerine geçtiği anda merkez orta saha olmalarını istedi. Bu şekilde olası bir top kaybında geri koşmayı kolaylaştıracak, rakip kanat oyuncularını içeri girmeye zorlayacak, kendi merkez oyuncularını da rakip kanat oyuncularının arkalarında bıraktıkları boşluklara gönderecekti. Bu taktik, Başakşehir’de Abdullah Avcı tarafından yorumlanarak kopya edildi. Sonradan aynısını Beşiktaş’ta da denedi ve sonu felaket oldu.

Yalçın Koşukavak, İstanbulspor’un başındayken bu taktikle rakiplerini şaşırttı. Sahada yer alan sahte beklerle yerleşim noktasında rakibin kafası karıştırıldı. Üstelik Koşukavak, bununla da kalmadı Pep’in rakip ceza sahası ile taç çizgisi arasını hedef alan oyun planıyla sayısız maç kazandı.

O oyun pastan ibaret değildi

Pep herkesi bir şekilde etkiliyordu. Onun oyununa bakanlar sayısız pas yapan bir oyuncu grubu görüyorlardı. Ama Pep’in yegane planı asla bu değildi. ‘Tiki taka’ denmesine sinirleniyordu. Çünkü görünmeyen çok fazla detay vardı. Topu geri kazanma süresi, oyuncuların yerleşimleri, kanat beklerinin orta sahaya gelmesi, orta sahada 3 tane 10 numara özellikli oyuncu kullanması hatta sahaya stopersiz çıkması gibi pek çok acayipliğe imza attı.

Yine de onun oyun anlayışını tarif etmenin en kestirme yolu ‘bol bol pas’tı. Çünkü sahaya bakanlar çılgınlar gibi pas yapan bir takım görüyorlardı. Barca’nın tam 1000 pas yapıp rekor kırdığı maç vardı mesela. 2017’de oynanmıştı. Barca 1000 pas yapmış ama Celtic’e 2-1 kaybetmişti! Topla oynama yüzdeleri ise çok daha trajikti; %89’a %11! Topa maçın sadece %11’inde sahip olan deplasman takımı Celtic, Pep’in Barcelona’sını mağlup etmişti. Benzer kazalar Pep’in başına City’de ve Bayern’de de geldi. Ama sahada mutlak mağlup olduğu anlar çok nadirdi. Dolayısıyla bu olanlara yol kazası demek son derece mümkündü. Pep’in takımları pas yapıyor, topa sahip oluyor ve oyunun temposunu kontrol ediyordu. Netice de bu şekilde geliyordu. Ancak futbolda taşlar değişiyor, daha sağlam kemerler inşa ediliyordu.

Sonunda birileri gözlerini boş alanlara çeviriyor

2000’lerin başına damga vuran Guardiola’nın pas oyunu 2010’ların ortasına kadar hüküm sürdü.

Ancak alanı iyi kullanan, sahaya iyi yayılan, topla ya da rakiple ilgilenmek yerine sahadaki boş alanlarla ilgilenen takımlar ortaya çıkmaya başladı.

Rakiplerinin yaptığı pasla ilgilenmiyorlardı. Beklerinin nerede durdukları, merkez orta sahalarının hareketleriyle de…

Onlar için tek önemli olan, sahadaki boşluklar ve onları doğru şekilde, doğru zamanda doldurmaktı.

İşte Pep’in tezini çürütecek antitez de tam olarak böyle olmalıydı. Ki bu antitez Pep’in oyun stratejisi kadar saf değildi. İçinde pek çok sentez barındırıyor.

Nagelsmann’ın aktif kontra oyunu, Klopp’un Guardiola’dan sentezlediği ama bir yönüyle onun antitezi de olmayı başaran yüksek eforlu, sahte dokuz numaralı dikine tempo oyunu, Lyon’un kurguladığı klasik kontra atak ve blokları birbirine çok yakın tutan savunma öncelikli oyunu (ki bu oyunla Fransa Kupası finalinde PSG gibi gol ortalaması son derece yüksek bir takımdan 120 dakika gol yememişlerdi) gibi örnekler futbolda yeni bir çağın geldiğini resmen ilan etti.

Pep’in oyununu sürekli sahanın farklı yerlerinde kısa paslarla dolaşan topun peşinden koşarak yenemezdiniz. Boşlukları kapatır, pas kanallarını tıkar, şok pres yapar, kilit oyuncularına oyun kurma imkanı vermezseniz, topla eveleyip gevelemek yerine dikine direkt hücumlar yaparsanız Guardiola’nın oyununu net şekilde mağlup edebilirdiniz.

Topu nitelikli kullanım

Pep’in oyunu, birçoklarına göre hala tam olarak yenilmemiş olsa da Pep yeni revizeler ile bizi şaşırtmaya devam edecek olsa da artık gün gibi bir gerçek var karşımızda; topa sahip olmak yerine onu nitelikli kullanmak sonucu belirliyor. Son yıllarda Şampiyonlar Ligi’ndeki gözle görülür başarısızlığı da (Çünkü her takımda kendisinden beklenen Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuydu. Barcelona’dan sonra bunu hiç yapamadı) oyununun artık kazandıran özelliğini kaybetmeye başladığını gösteriyor.

Şartlar izin verseydi ve biz yarı finalde Bayern – City maçı izleseydik büyük ihtimalle finale adını yazdıran taraf Bayern olacaktı. Ancak Pep’in oyunu, henüz Bayern seviyesine gelemeden Lyon’a yenildi. Ayrıca Şampiyonlar Ligi’nde geçtiğimiz sene grup aşamasında da 2 defa karşılaştığı Lyon’u mağlup edemediğini hatırlatmakta fayda var. Yani onun oyununun kaybettiğini anlamak için illa Bayern ile karşılaşmasına gerek yok. Çünkü onun oyunu, Bayern’in seviyesine çıkmaya yeterli olmuyor. Bu da bana net bir mağlubiyet gibi görünüyor.

Gelecek 20 yılın oyunu, dikine hızlı hücum

Pep, 2000’li yıllara oyunuyla damga vurdu. Ancak son yıllarda onun oyununun karşısına öyle güçlü antitezler geldi ki yavaş yavaş gölgede kalmaya başladı. Bundan sonra oyun planında ufak rötuşlar ya da büyük bir devrim yaparak 20 yıl daha sürecek bir dominasyonu başlatabilir. Yine de aynı statik pas oyunuyla devam ettiği sürece Bayern Münih seviyesine gerek kalmadan Leipzig, Lyon gibi orta sıra takımlara çerez olacaktır. Premier Lig’te Liverpool’a verilen şampiyonluk da pas oyununun demode kaldığının bence ikinci ispatı.

Şimdi gözle görülür yeni bir kralımız var. Pas oyunu öldü, yaşasın alan oyunu! Futbolun gelecek 20 yılını pas yapan takımlar değil, dikine, hızlı hücum eden, savunma hücum arası geçişlerini en hızlı yapabilen, alanı iyi kullanan takımlar inşa edecek.

Bu takımlarla pas yaparak rekabet etmek de gerçekçi değil. Ligimizin topa sahip olunca kazanmış kadar sevinen ‘yenilikçi’ hocalarına da şimdiden duyurulur; pazara yeni tişörtler geldi ve sizin giydiklerinize hiç mi hiç benzemiyor…

NBA’de müthiş heyecan

Futbolda ana gündem UEFA Uluslar Ligi. Organizasyonda ilk sınavını Macaristan karşısında veren Türkiye, ikinci maçında deplasmanda Sırbistan ile karşılaşacak. A Milli takım, bu mücadelede büyük ölçüde beğenilen ancak üretici firmanın logosunun yeri nedeniyle eleştiri alan yeni formalarıyla ...

Messi, ‘gidiyorum’ dedi, bütün taşlar yerinden oynadı

80’lerin ikinci yarısının sonları… Liberya’da potansiyelli bir futbolcunun peşinden koşan yıldız avcılarından biri heyecanla Fransa’ya telefon eder. “Patron, sana bir iyi, bir de kötü haberim var” diyerek başlar söze… Karşıdaki ses soğukkanlı bir ...

Dolu dolu bir spor haftası

Müthiş maçlara sahne olan UEFA Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi’nin sona ermesinin ardından futbolda tempo biraz düştü. Menüde A Milli Takım’ın Macaristan ile oynayacağı UEFA Uluslar Ligi karşılaşması, Fransa Ligi ile Süper Lig takımlarının hazırlık maçları var. Bir de tabii Messi’nin ...