Gündeliğin masal hâli, çok tanıdık bir hikaye

Rafik Schami, başta Avrupa olmak üzere dünyada tanınan bir yazar. Prestijli edebiyat ödüllerinin de sahibi. Romandan öyküye, tiyatro oyunundan çocuk hikâyelerine kadar geniş bir çerçevede yazıyor.

ERAY AK

Bir Latin Amerika romanı okuyorsanız eğer sadece Latin Amerika’nın dünyasında değilsinizdir, özellikle de Türkiye’de yaşıyorsanız. Darbeler, kanlı hesaplaşmalar, siyasi ayak oyunları ve gerçek ile hayal arasında salınan hayat dâhil pek çok şey; o Latin Amerika romanını bir anda sizin topraklarınızın hikâyesine dönüştürüverir. Aynı durum Balkan ve Ortadoğu coğrafyasından çıkmış edebiyat verimleri için de geçerlidir, bu dünyanın romanlarıyla duygusal, yaşamsal bağlar kurarız daha çok. Aynı dünyada değil, aynı evin içinde yaşıyormuşuz hissi uyandırır ki gerçekten öyledir. Kapı komşularımız olan insanların hanelerimize girmiş hikâyelerini dinleriz bu coğrafyanın yazarlarından.

Okur karşısına çok yakın zaman önce çıkan Rafik Schami’nin kaleminden çıkmış ‘Hattatın Sırrı’ da böyle romanlardan… Schami romanında, Suriye topraklarından çıkmış bir gündelik yaşam masalı anlatıyor. Bu masal o kadar bizden ki neden aynı kültür halkasının parçaları olarak görüldüğümüzün yanıtlarını bile bulmak mümkün içinden.

Prestijli edebiyat ödüllerinin sahibi yazar

Schami, başta Avrupa olmak üzere dünyada tanınan bir yazar. Prestijli edebiyat ödüllerinin de sahibi. Romandan öyküye, tiyatro oyunundan çocuk hikâyelerine kadar uzanan geniş bir çerçevede verimlerini okurlarıyla buluşturuyor. Türkçede de kaleminden çıkmış önemli kitaplarını bulmak mümkün: ‘Sophie veya Tüm Hikâyelerin Başlangıcı’ ile ‘Bir Avuç Yıldız’ bunların başlıcaları. Şimdi bunlara yeni yayımlanan ‘Hattatın Sırrı’ eklendi.

Schami, Şam’da Hıristiyan Arap bir ailede, 1946’da dünyaya gelmiş. Almanya’ya göç ettikleri 1971’e kadar da burada yaşamını geçirmiş. ‘Hattatın Sırrı’ için Schami’nin bu Almanya’ya göç hadisesinin yaşandığı döneme kadarki dünyasının yansıması olarak ortaya çıkmış diyebiliriz. Yazarın çocukluk düşlerinin, dünyasının, belki de anılarının romanında yeniden vücut bulmuş hâli âdeta elimizdeki bu kitap…

“Altın ülke” çocukluk

Çocukluk için “altın ülke” derler. Bunun nedeni; çocukluğun tüm bir hayatı etkisi altına alacak kadar güçlü bir belleği sırtlamasından kaynaklanıyor. Dahası, bu güçle gün gelir hesaplaşması gerekir insanların – özellikle de yazarların. Schami de ‘Hattatın Sırrı’nda, sırtındaki bu yükle hesaplaşıyor. Bununla beraber gündelik yaşamdan detaylar, iç içe yaşanan hayatlar, hane içleri, o dönem aynı toprakları, mahalleleri paylaşan Müslümanların ve Hıristiyanların birbirlerine bakışları, düşünceleri birer birer yazarın gündemine giriyor.

Bu bağlamda inanılmaz bir detay zenginliği
sunuyor roman. Buna yazarın bu topraklardan çıkmış masalsı anlatım zenginliğini de ekleyince ele alınan hikâye, böylelikle bir gündelik yaşam masalı hâlini alıyor.

Hızla yayılan dedikodunun öyküsü

Bu coğrafyanın önüne geçilemez karakterlerinden biri olan dedikodu, daha romanın açılış sayfasında karşımızda; Şam’da hızla yayılıyor. Ünlü hattat Hamid Farsi’nin karısı Nura kaçmıştır ve bu, 1957’nin Şam dünyasında eşine rastlanmadık, dolayısıyla üzerine bolca dedikodu üretilebilecek bir meseledir. İnsanların söyledikleri bir yanda, gerçek başka bir yandadır ve Schami de okurunu bu gerçeğe doğru bir yolculuğa çıkarıyor romanda. Bu gerçeğe ulaşmak içinse Nura’nın çocukluğuna, Farsi’nin çırağı Salman’a, dolayısıyla 1930’lu yılların Şam’ına doğru bir başka yolculuk gerçekleştirmek gerekiyor ki Schami’nin, çocuk hikâyeleri yazmadaki yetkinliği burada ortaya çıkıyor. Koca bir dünyayı çocukluğun gözlerinden görmeye başlayarak 1957’ye kadar geçen süreci toplumsal dalgalanmalarla birlikte takip ediyoruz.

Müslüman bir kadın ve Hıristiyan bir erkeğin aşkı üzerinden eskiden uzak olmayan, şimdi ise kapı komşumuz olan hayatların kapılarını aralıyor okuruna ‘Hattatın Sırrı’nda Schami. Etkileyici, etkileyici olduğu kadar tanıdık bir hikâye…

Hattatın Sırrı / Rafik Schami / Çeviren: Sevinç Altınçekiç / Kafka Kitap / Roman / 464 s.

Kitaptan tadımlık:

“Şam şehri henüz şafağın gri örtüsü altındaydı ki inanılmaz bir dedikodu, ufak büfelerin masalarında ve fırınların ilk müşterileri arasında dolaşmaya başlamıştı: İtibarlı ve zengin hattat Hamid Farsi’nin güzel karısı Nura kaçmıştı. 1957 yılının nisan ayı Şam’a yaza yaraşır bir sıcaklık bahşetmişti. Bu erken saatte sokaklar hâlâ gece havasıyla doluydu, tarihi şehir merkezi de avlulardaki yasemin çiçekleri, baharat ve nemli ahşap kokuyordu. Düz Cadde karanlık içindeydi. Sadece fırınlar ve büfelerde ışık yanıyordu. Çok geçmeden müezzinlerin sesleri sokaklara dolup yatak odalarına sızdı. Peş peşe okunmaya başlanan ezanlar çoklu bir yankıya dönüştü. Güneş Düz Cadde’nin başındaki doğu kapısının arkasından doğup mavi gökyüzündeki son griyi de silip süpürdüğünde kasaplar, manavlar ve bakkallar Nura’nın kaçışından çoktan haberdar olmuştu. Ortalık yağ, yanmış odun ve at gübresi kokuyordu. Saat sekize doğru Düz Cadde’de toz çamaşır deterjanı, kimyon ve ara ara da falafel kokuları yavaş yavaş yükselmeye başladı. Berberler, tatlıcılar ve marangozlar artık dükkânlarını açmış, önlerindeki kaldırımları yıkamışlardı. Bu arada Nura’nın, ünlü bilgin Rami Arabi’nin kızı olduğu da öğrenilmişti. Eczacılar, saatçiler ve antika tüccarları yavaş yavaş dükkânlarını, pek fazla iş yapma umudu taşımadan açtıklarında dedikodu doğu kapısına varmış, buraya gelene kadar devasa bir boyuta ulaştığı için de
kapıdan sığmamıştı. Böylece taş kemerlere çarptı, bin bir parçaya bölünüp saçıldı ve ışıktan kaçan sıçanlar misali ara sokaklara, evlere dağıldı. Kötücül ağızlar Nura’nın, kocası ona ateşli aşk mektupları yazdığı için kaçtığını anlattılar ve Şam’ın idmanlı dedikoducuları bu noktada duraksadılar zira çok iyi biliyorlardı ki dinleyicilerini sonunda tuzağa düşürmüşlerdi. Dinleyiciler kızarak, “Nasıl olur yahu?” diye sordular. “Bir kadın, kocası aşkının ateşinden bahsettiği için onu terk eder mi?” Dedikoducular da zafer sükûnetiyle, “Kendi aşkından değil,” diye yanıt verdiler, “güzel kadını mektuplarla baştan çıkarmak isteyen zampara Nasri Abbani’nin adına yazmış. Denizde kum, onda para, ama kendi adı dışında doğru düzgün bir şey yazmayı bilmez o horoz.” Nasri Abbani, şehirde nam salmış bir çapkındı. Babasından ona ondan fazla ev, şehrin yakınında da büyük meyve bahçeleri miras kalmıştı. Kardeşleri Salah ve Muhammed imanla ve sebatla çalışıp babalarından kalan serveti çoğaltıyor, eşlerine iyi birer koca oluyorken Nasri önüne gelenle yatıyordu. Dört evde dört karısı vardı, yılda dört çocuğu oluyordu ve şehirde de üç metrese bakıyordu. Öğlen vakti yakıcı sıcak bütün kokuları Düz Cadde’den kovup, az sayıdaki yayanın gölgeleri bir ayak kadar kısaldığında Hıristiyan, Yahudi ve de Müslüman mahallelerinin sakinleri Nura’nın kaçış haberini almıştı. Hattatın muhteşem evi, Roma kemeri ile Kutsal Meryem Ortodoks Kilisesi yakınında, farklı mahallelerin birleştiği noktadaydı.”

Raftakiler 4 Eylül 2020

Sahtekâr Javier Cercas Çeviren: Gökhan Aksay Everest Yayınları Roman 440 Sayfa “Sınırın Yasaları”, “Saplantı” ve “Kiracı” romanlarıyla tanıdığımız, çağdaş dünya edebiyatının usta kalemlerinden Javier Cercas; Sahtekâr’da, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin toplama kampında kaldığını, ...

Henüz 29 yaşında dünyanın en prestijli edebiyat ödülünü kazandı!

Her yıl, Dünya edebiyatının İngilizceye çevrilen en iyi eserlerine verilen Uluslararası Booker Ödülü’nün 2020 yılı kazananı geçtiğimiz günlerde belli oldu. Marieke Lucas Rijneveld, ilk romanı “The Discomfort of Evening” ile Uluslararası Booker Ödülü’nü kazanan en genç yazar ...

Bu hafta kaçırmayın 4 Eylül 2020

4 EYLÜL CUMA 13.00 SERGİ Alexis Gritchenko: İstanbul Yılları Meşher, tekrar kapılarını açan bu sergisinde 1919-1921 yılları arasında Moskova’dan kaçıp İstanbul’a sığınan usta bir ressam, sanat eleştirmeni ve yazar Alexis Gritchenko’nun İstanbul günlerine odaklanıyor. Gritchenko’nun kariyerinde ...