İstihdamı bir gecede yüzde 20 arttırmak mümkün

Haftada dört gün çalışalım; herkesin işi olsun

Türkiye, sadece yasal çalışma haftasını 45’ten 40 saate düşürerek ve çeşitli esnek çalışma modelleri getirerek bile ciddi bir istihdam artışı sağlayabiliyor. Ama daha iyisi, 36 saatlik ve 4 günlük çalışma haftasına geçmek olabilir.

NECLA GECE

Olağanüstü dönemler beraberinde olağanüstü önlemlerle geliyor. Bakın korona salgınına, düne kadar hayal edilemez olan önlemlere başvuruldu.

Sadece sağlıkla ilgili değildi bu önlemler. Yüzbinlerce şirkete ve esnafa milyarlarca liralık krediler açıldı; bu kredilerin geri ödemeleri Kasım ayında başlayacak. Milyonlarca işçi için şirketlere işten eleman çıkarmak yasayla yasaklandı. Yine milyonlarca işçinin maaşının bir bölümünü devlet işsizlik sigortası fonu üzerinden ödüyor.

Bu önlemler Türkiye’ye özgü de değil. Pek çok Avrupa ülkesinde işçi çıkartmak yasak. Onun yerine devlet maaşların bir bölümünü üstlenmiş durumda. Bu alanda ‘normal’e ne zaman geçileceği belirsiz. Bazı ülkelerde devlet belli sektörleri, ama en çok da hizmetler sektörünü korumak için bu sektördeki firmalara doğrudan para verdi, kredi değil hibeydi bu paralar. Britanya’da lokanta ve kafelerin batmasını istemeyen hükümet, burada yemek yiyen vatandaşın hesabının bir bölümünü ödeyerek bir çeşit ucuzluk yaratıyor. Böylece daha çok insanın lokantaya / kafeye gitmesini sağlamaya çalışıyor.

Türkiye 2018’den beri ekonomik krizde

Fakat bütün bu önlemlere rağmen büyük bir işsizlik dalgasıyla karşı karşıya Türkiye ve dünya.

Bizim burada durumumuz daha da fena aslında. Çünkü Türkiye uzun zamandan beri zaten ekonomik durgunluğun pençesinde yaşıyordu; Türk ekonomisi 2018’de yüzde 3, 2019’da ise sadece yüzde 0.9 oranında büyüyebilmişti. Her iki rakam da nüfus artışı göz önüne alındığında Türkiye için küçülme demek aslında. Üstüne korona virüsüyle 2020 geldi. Bu yıl da ekonomik büyüme beklemek hayal.

Bu yüzden 2018’den beri Türkiye’de istihdam zaten azalıyordu. Yani, bırakın artan nüfusu da çalışanların arasına katacak kadar yeni istihdam yaratmayı, mevcut istihdam rakamları azalıyordu Türkiye’de.

Ocak 2018’de Türkiye’de 28 milyon 871 bin kişi istihdam ediliyordu. Mayıs 2020’de bu rakam 25 milyon 525 bine düştü. Bırakın 15 yaş üstü nüfusa katılan yeni iki milyondan fazla insana iş bulmayı, mevcut işlerden 2.5 milyonu buharlaştı Türkiye’de. Ve üstelik bu buharlaşma işçi çıkarma yasağına rağmen hız kesmiş değil; şirketler, fabrikalar, iş yerleri kapanıyor, insanlar işsiz kalıyor.

Türkiye’nin tartışmasız en büyük iç sorunu işsizlik. Bu sorun çözülmeden ekonomi için “düzeldi” veya “iyiye gidiyor” diyen olursa ona kötü kötü bakın ve onu ciddiye almayın.

Türkiye’de Mayıs ayı itibarıyla 15 yaş ve üzerinde 62 milyondan fazla insan yaşıyor. Bu nüfusun şu anda sadece yüzde 40.9’una iş verebiliyoruz. Ne zaman ki, 15 yaş üzeri nüfus içinde çalışanların oranı yüzde 58-60 aralığına gelir, ancak o zaman Türkiye’de işsizlik sorununun hafiflediğinden söz edebiliriz. (Almanya’da 15-65 yaş arası nüfusun yüzde 78’i çalışıyor; beğenmediğimiz İtalya’da bu oran yüzde 62, “işsizlik çok yüksek” denen İspanya’da yüzde 67. Ama tabii bu rakamlar hep salgın öncesi rakamlar.)

Bugün Türkiye’de çalışma çağındaki nüfusun yüzde 60’ını istihdam edecek olsak, çalışan sayımızın 36 milyondan fazla olması gerekirdi. Oysa az önce söyledim, 25.5 milyon kişiye ancak iş verebiliyoruz. (Bu rakam daha da azalacak korkarım.)

Peki ne yapmalı da istihdamı arttırmalı, bugün çalışanların neredeyse yarısı kadar daha insana iş bulmalı, iş vermeli?

“Herkes iki kişi işe alsın” tutmadı

Bir ara Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendine göre geliştirdiği bir formül vardı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin sayısı 1 milyon 300 bini bulan üyelerin sesleniyor, “Her üyeniz iki kişiyi işe alsa 2.5 milyon kişi iş sahibi olur” diyordu. İki değil ama 8 kişi işe alsalar, toplam istihdam 36 milyonu bulabilir sahiden.

Ama tabii Cumhurbaşkanı bazen şaka yollu, bazen içine tehdit kelimeleri de koyarak bu çağrısını defalarca yapmasına rağmen o oda üyesi tüccar ve sanayiciler sırf Erdoğan söyledi diye işe eleman almadılar.

Benzeri bir projeyi bir süredir Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da sürdürüyor. Yeni bir istihdam paketi hazırlamaktan, istihdamı güçleştiren faktörleri azaltmaktan vs söz ediyor ama bu paketin en ses getiren ayağı olan kıdem tazminatı fonu konusunda hiçbir şey yapılamadı ve paket de kaldı.

İstihdamın önündeki en büyük engel

Türkiye’de tabii istihdamın önündeki yegane engel ekonomik durgunluk, hatta gerileme değil. Ekonominin patladığı dönemlerde de aslında istihdam umulandan çok daha yavaş arttı.

Bir yandan, bir ekonominin sağlıklı büyüyebilmesi için işçi başına verimliğin artması da lazım. Bu zorunluk bizde istihdam artışını sınırlıyor; şirketlerimizin daha verimli olması lazım.

Bir başka önemli faktör, işe eleman alma kararının neredeyse evladiyelik bir karar olması, o yüzden fazlasıyla ince eleyip sık dokumayı gerektirmesi. İşçi çıkarmak, işe eleman almak kadar kolay değil. O yüzden şirketler tereddütlü.

Üçüncü bir faktör, Türkiye’de işçi istihdam etmenin “pahalı” kabul edilmesi. Yani, istihdamın üzerindeki vergi ve sigorta yükünü çoğu zaman işveren “fazla” buluyor ve kayıt dışına kaçmanın, sigortasız güvencesiz insan çalıştırmanın yollarını arıyor.

Türkiye’de işsizliğin bir türlü azalmamasının nedeni olarak daha pek çok şey gösterilebilir elbette ama temel bir şeyi hiç unutmamak gerek: Türkiye’nin mevcut işsizleri iş sahibi yapacak bir yatırımcı sermayesi yok maalesef.

Bakın, salgın sırasında Amerika Birleşik Devletleri’nde işsizlik rekor kırdı. 40 milyondan fazla insan ülke çapında işsizlik sigortasına başvurdu. Bu, 1929 büyük bunalımından beri görülmemiş bir rakamdı.

Ancak korona salgınının ABD gibi gelişmiş ekonomilerde yaptığı etkinin genel olarak geçici veya dönemsel olduğu düşünülüyor. Yani yarın salgın bitecek, ekonomi normalleşecek ve bugün işsiz olan 40 milyondan fazla insan işlerini kaybettikleri hızda iş bulacaklar. İnanılan şey bu. Bunun olmaması için de sebep yok aslında; çünkü Amerika insanlara istihdam alanı yaratacak yatırımcı sermayenin sıkıntısını çekmiyor.

Türkiye 7 yıldır fakirleşiyor, gelirimizin dörtte birini kaybettik

Türkiye’de bugün yaşadığımız ekonomik sıkıntının yegane sebebi korona salgını değil. Başta da anlatmaya çalıştım, bu yıl bizim potansiyelimizin çok altında ekonomik büyüme yaşayacağımız, yani aslında fiilen küçüleceğimiz üçüncü yıl olacak. Türkiye 2014 yılından beri fakirleşiyor; 2018 yılından beri de ekonomik durgunluk içinde.

Ülke ekonomisinin 2020’nin ikinci çeyreğinde dibe vurduğu genel bir kabul gören analize dönüşmüş durumda. Gerçi, hükümetin haziran ayında salgında normalleşmeyle birlikte hızlı ekonomik normalleşme hayaline kapılması ve bunun için de iç tüketimi krediler yoluyla canlandırıp ekonomiyi canlandırma girişimi başarısız oldu. Kredileri alanlar genel olarak dövize döndüler; hükümet de kredi faizlerini ve genel olarak faizlerin seviyesini yükseltmek zorunda kaldı. Şimdi frene basıldığı için yılın ikinci yarısında nasıl bir ekonomik büyüme rakamı geleceğini kimse kestiremiyor. Ancak, bu yılı kaybetmiş olsak bile Türk ekonomisinin ve nüfusunun dinamizmi 2021 yılında bize bir hayli canlı bir yıl yaşatabilir. Yalnız bu canlanma oransal olarak yüzde kaç olursa olsun, gerçekte bizim ülke olarak son parlak yılımız olan 2013’teki refah seviyemize kavuşmamız hiç kolay olmayacak.

Türkiye, 2013’te kişi başına 12 bin doların üzerinde geliri olan bir ülkeydi; bugün bu gelirin dörtte birini kaybetmiş durumdayız ve 9 bin doların altındayız. Yeniden 12 bin dolara gelmek ve hatta geçmek çok zamanımıza mal olacak.

Belki bu gerçek saklanamayacak bir açıklıkta önümüzde durduğu için ve az önce de söyledim, gerçekte en büyük iç sorunumuz işsizlik olduğu için, Türkiye’de kendiliğinden olağanüstü dönemin olağanüstü önlemlerini alanlar çıkmaya başladı.

THY ile Hava İş’in anlaşması devrim niteliğinde

Türkiye’nin dev şirketlerinden Türk Hava Yolları’nın bu krizde çok ağır etkilendiği ortada. Dünyada hava yolu endüstrisi çöküşün eşiğindeyken, Arap şeyhinin Emirates havayolları bile pilot ve kabin görevlileri dahil binlerce kişiyi işten çıkarırken, THY işten kimseyi çıkarmamak için Havaİş sendikasının kapısını çaldı.

Sendikayla yapılan pazarlıklar sonunda, THY çalışanlarının maaşlarında yüzde 30-50 arası indirim yapılmasına karar verildi. Bu, Türkiye’de daha önce örneğine rastlanmamış bir işverensendika uzlaşması. Evet maaşlar düşecek ama çalışanlar işsiz kalmayacak, düşük de olsa gelir elde etmeye devam edecekler.

Türkiye için THY ile Havaİş arasındaki bu uzlaşma bir ilk belki ama mesela Almanya’da ülkenin en büyük sendikası olan IG Metal ile büyük iş verenler arasında benzer bir pazarlık hala devam ediyor. Bu arada Almanya’da federal hükümet de esnek ve kısa çalışmayla ilgili bir ciddi reforma hazırlanıyor.

İlginç girişimlerden biri Finlandiya’dan ve Yeni Zelanda’dan geldi. Her iki ülke de kadın başbakanlar tarafından yönetiliyor ve iki kadın başbakan birbirlerinden habersiz aynı şeyi önerdiler: 4 günlük çalışma haftası.

Benzer bir tartışma Büyük Britanya’da da devam ediyor. Burada da bir düşünce kuruluşu olan “Autonomy”nin yayınladığı bir rapor, 4 günlük çalışma haftasına geçilmesi halinde sadece kamu sektöründe 500 bin yeni işin yaratılacağını söylüyor.

Bizde yasal olarak çalışma haftası 45 saat. Fiilen işçilerimiz haftada ortalama 51 saat çalışıyorlar; yani fazla mesai yapıyorlar. Oysa gelişmiş Batı ülkelerinde çalışma haftası genellikle 40 saat; uzun zamandır bu sürenin 35 saate düşürülmesi tartışılıyor.

 

Türkiye’de işçi çok uzun çalışıyor zaten

Türkiye, bütün OECD ülkeleri arasında en uzun haftalık çalışma saatine sahip ülke olarak zaten eleştiriliyordu. Bizde yasal olarak çalışma haftası 45 saat. Fiilen işçilerimiz haftada ortalama 51 saat çalışıyorlar; yani fazla mesai yapıyorlar.

Oysa gelişmiş Batı ülkelerinde çalışma haftası genellikle 40 saat; uzun zamandır bu sürenin 35 saate düşürülmesi tartışılıyor.

Türkiye, sadece yasal çalışma haftasını 45’ten 40 saate düşürerek ve çeşitli esnek çalışma modelleri getirerek bile ciddi bir istihdam artışı sağlayabilir. Ama daha iyisi, 36 saatlik ve 4 günlük çalışma haftasına geçmek olur. Fazla mesai yapmanın da engellenmesi veya caydırılması durumunda, bugünkü iş gücümüzün yüzde 20’si kadar iş gücüne daha ihtiyacımız olur; yani istihdamı arttırabiliriz.

Herkesin aklına THY’nin yaptığını genelleştirmek, ücretlerin genel seviyesini de çalışma saatleri oranında azaltmak gelmiş olabilir ama yeniden çaresiz biçimde 80 yıl önce söylediklerini yapmak zorunda kalacağımız büyük iktisatçı John Maynard Keynes bunun yanlış olacağını söylemiş ve söylediği de deneylerle kanıtlanmış bir isim. Ücretlerin genel seviyesini düşürmek bir yana daha çok insana ücret vermenin yolunu bulmalıyız ve böylece hem istihdamı arttırıp hem ekonomiyi canlandırmalıyız.

4 günlük çalışma haftası ne demek?

Aslında amaç verimliliği arttırmak ve bu arada çalışanların kendilerine ve ailelerine daha fazla zaman ayırmasını sağlamak.

Temelde iki yöntem öneriliyor: 10’ar saatlik 4 günlük çalışma veya haftalık çalışma süresini de kısan, 8 saatlik 4 günlük mesai.

Bazı işlerde haftada üç gün tatil yapılabilir ama bazı işlerde yapmak zor. O çeşit işlerde bir işçinin tatil gününde çalışacak başka işçilere ihtiyaç olacağı için istihdam artıyor.

Bugüne kadar bazı mikro denemeler yapıldı ve bu denemelerin her birinde çalışanların eskiden 5 günde yaptıklarından daha fazla işi 4 günde yaptıkları ortaya çıktı, yani genel olarak verim arttı.

Yanlış zamanda yanlış politikanın bedelini ağır ödeyeceğiz

Korona virüs salgını, dünya ekonomisine bir “ani duruş” yaşattığında dünyanın dört bir yanında hükümetler, parlamentolar ve merkez bankaları hep birbirine benzer tepkiler verdi. Türkiye’de de. Merkez Bankası para basmaya başladı. Hükümet bütçe açığını düşünmez oldu. Evet ama Türkiye’nin ...

Bir plastik çöp mafyamız eksikti, o da oldu

Haber cümlesi şu: “Uluslararası Polis Örgütü Interpol, bir rapor yayınlayarak ülkeleri yasa dışı çöp ticareti ve çöp kaçakçılığı konusunda uyardı. Interpol, özellikle plastik atık konusuna dikkat çekti ve bu alanda artan organize suç örgütü faaliyetlerine ilişkin verileri paylaştı.” Bu cümleyi ...

İktidar düne kadar doları düşük tutmaya uğraşıyordu; bugün “rekabetçi kur daha iyi” demeye başladı

Dünyanın refah bakımından gelişmiş sayılan kesiminde kurumsal yönetim çok önemli olmakla birlikte iş ekonomi yönetimine gelince bazı istisna alanları ortaya çıkar. Kurumsallık prensip olarak esas olsa da ekonomi politikaları yönetenlerin adıyla anılır. Örneğin ABD’de merkez bankasından ...