Henüz Mubi’yi ve koleksiyonunu keşfetmediyseniz işte size fırsat

Martin McDonagh’nın yazıp yönettiği ve başrollerinde Brendan Gleeson ve Colin Farrell’ın olduğu In Bruges filminde, iki kiralık katil Bruges’un Orta Çağ’ı andıran ve gerçeküstü sokaklarında dolaşıp yaşam ve ölüm hakkında konuşurken sıradaki görevlerini beklerler.

ALİ ARIKAN

Artık Netflix’ti, Amazon’du, şuydu, buydu, bir sürü streaming platformu olduğu için bize çok normal geliyor ama daha on yıl önce bile kaliteli film izlemek bir dertti ülkemizde. Yurtdışından DVD sipariş etseniz hem geç hem de astarı yüzünden pahalıya gelirdi. Malum yöntemlerle bilgisayara indirmek meşakkatli bir işti, bu yöntemlerle kopyalanmış filmlerin satıldığı korsan videocular rezil yerlerdi. Streaming platformlarının ortaya çıkışı hem kalite hem de kolaylık açısından inanılmaz oldu.

İşte bunların ilki de Mubi’ydi. 2012’de Türkiye’de açıldığında yer yerinden oynamıştı. Türk girişimci Efe Çakarel tarafından kurulan platform, kendini dünyanın online sineması olarak konumladı. En iyi filmlerin bir araya geldiği, dünyanın her yerinden insanların bu sanal salonu doldurduğu bir sinema ortamı… En iyi film kısmı önemliydi çünkü klasik filmlerden bağımsız filmlere, yabancı sinemanın seçkilerinden yeni filmlere kadar hepsinin bir arada olduğu bir platform oldu Mubi. Film izlemenin yanı sıra başka türlü sosyal paylaşım ortamları da sunan (ki bu o kadar çok yürümedi), dünyanın her yerinden sinefiller, sinema hakkında yazmayı seven, forumlarda eleştiriler yapıp kendini ifade etmek isteyen herkesin buluştuğu bir yer olarak konumlandı. Daha çok ve farklı platformlar kuruldukça Mubi, içerik konusunda farklılaştı, “yaratıcı dokusu” olan filmleri sunmaya devam etti. Tüm dünyada insanların hayranlıkla bahsettiği yapımlardı bunlar.

Koleksiyon sayesinde artık yüzlerce film izlenebiliyor

İki hafta önceye kadar Türkiye’de sadece otuz film sunuyordu site. Her gün yeni bir film “vizyona” giriyor, 30 gün boyunca gösterimine devam ediyor, sonra da vizyondan kalkıyordu. Birçok sinemasever gibi ben de bunun epey sınırlı bir seçki olmasından yakınıyordum ki Mubi, iki hafta kadar önce müjdeyi verdi. Platforma yeni eklenen ve özenle hazırlanmış “Koleksiyon” bölümüyle Mubi, arşivindeki yüzlerce filmi izleyiciye sundu. Bu bölüme erişmek için ekstra bir ücret ödenmesi gerekmiyor, standart Mubi üyeliğiyle arşivdeki tüm filmler izlenebiliyor. Şirketin açıklamasına göre şu an için Mubi’nin internet sitesinde izlemeye açık olan bu bölüm, yakında platformun Apple ve Android uygulamalarına da eklenecek. Ben şimdilik bilgisayardan açıp televizyona yansıtıyorum, harika oluyor.

Bu hafta Mubi’nin bu koleksiyon bölümünden sizin için bir seçki yaptım. Hepsi birbirinden güzel. İyi seyirler…

Chris Marker’ın 1962 yapımı siyah-beyaz bilimkurgu klasiği La Jetée, nükleer kıyamet sonrası insanlığın zaman makinasıyla yapmaya çalıştığı bir deneyi anlatıyor

La Jetée: Chris Marker’ın 1962 yapımı siyahbeyaz bilimkurgu klasiği nükleer kıyamet sonrası insanlığın zaman makinasıyla yapmaya çalıştığı bir deneyi anlatıyor. Bu 28 dakikalık kıpkısa filmin çoğunluğu sadece fotoğraflardan oluşuyor; son birkaç dakikası hariç… Twelve Monkeys gibi bir modern zaman klasiğine de doğrudan ilham olan film, yağmurlu bir öğleden sonra için ideal.

Primer: Aslında karakollarda yalan makinesi filan kullanmaya artık gerek yok bence. Şüphelilere sadece Primer’ı izletmek yeter. İlk izlediğinde olan biteni tam olarak anladım diyen kesin yalancıdır çünkü. Shane Carruth’un 2004 senesinde yazıp, yönetip, o da yetmeyince başrolünü de oynadığı ve Sundance Büyük Jüri Ödülünü de kazanan bağımsız filminin bütçesi sadece 7.000 dolardı. Yanlışlıkla zaman makinesini icat eden iki mühendisin hikayesi, daha sonra keşif ihtirasının insan doğasını ne kadar da karartabileceği yönünde bir metafordur adeta. Sorduğu sorulara pek fazla cevap vermez ve belki de bu sebepten dolayı sık sık yeniden izlenmeyi hak eden bir filmdir Primer.

La Haine: Farklı geçmişe sahip ama yokluk ve kayıtsızlıkta buluşan üç gencin, Paris’in varoş bir banliyösünde yaşadıkları… İltica, ırkçılık, polis şiddeti gibi konulara da değinen film, Amerika’da son bir haftadır yaşanan olaylara da farklı bir bakış açısı sunuyor adeta. Mathieu Kassovitz filmi yazıp yönettiğinde sadece 27 yaşındaydı, Vincent Cassel’den de star yarattı.

Tinker Tailor Soldier Spy: John le Carré’nin Türkçeye “Köstebek” ismiyle çevrilen kitabı “Tinker, Tailor, Soldier, Spy”

John le Carré’nin Türkçeye “Köstebek” ismiyle çevrilen kitabı “Tinker, Tailor, Soldier, Spy” sadece çok iyi bir casus hikâyesi değil, 20. Yüzyıl’ın da en iyi romanlarından biri.

sadece çok iyi bir casus hikâyesi değil, 20. Yüzyıl’ın da en iyi romanlarından biridir. Yazarın önceki hikâyelerinin kenarlarında görünen İngiliz gizli servis ajanı George Smiley’nin, MI6’in en üst kademelerindeki Sovyet köstebeğini bulma çabalarını anlatan eser, ismini Smiley’nin baş düşmanı Sovyet ajanından alan Karla Üçlemesi’nin de ilk kitabıdır. İlk önce 1979’da BBC tarafından mini dizisi yapılmış, George Smiley’yi de Alec Guinness oynamıştı. Hem kitap hem de BBC dizisi gibi, İsveçli yönetmen Tomas Alfredson’ın 2011 tarihli film versiyonu da harikadır. Kitapta da olduğu gibi flashback’lerle bezili filmde Alfredson sıklıkla olaydan birkaç sene önceki bir Noel partisine döner. Yüzeyde herkes mutlu, herkes gülmekte, Smiley bile eğlenmektedir. Lenin maskesi giymiş bir Noel Baba, casuslara Sovyet Milli Marşını söyletmeye başladığında ajanlar, Kızıl Ordu Korosuna taş çıkartırcasına kendilerinden geçer. Ama işte o capcanlı yüzeyin altında bir şeyler çürümektedir.

In Bruges: Martin McDonagh’nın yazıp yönettiği ve başrollerinde Brendan Gleeson ve Colin Farrell’ın olduğu filmde iki kiralık katil Bruges’un Orta Çağ’ı andıran ve gerçeküstü sokaklarında dolaşıp yaşam ve ölüm hakkında konuşurken sıradaki görevlerini beklemektedirler. Sonunda görev onlara iletilir ama bu bekledikleri şey değildir. Trajikomik bir şaheser.

Pi: Darren Aronofsky’ye 1998 Sundance Film Festivalinde En İyi Yönetmen ödülü kazandıran Pi, matematik dehası olan Max’in pi sayısına olan takıntısını anlatır. Max, yıllardır yaptığı çalışmalar sonucu tüm doğanın ölçülebilir bir kodlanma sistemine sahip olduğunu fark etmiştir. Artık tek amacı doğanın bu büyük sırrını çözmektedir. Elindeki verilerle karşısındaki problemin çözümüne kalkışır. Ancak adım adım vardığı sonuç dünyayı temellerinden sarsacak kadar radikaldir. Kısa zaman sonra pek çok insan tarafından taklip edildiğini fark eder. Ve hayatı geri dönülemeyecek bir çıkmaza doğru ilerlemeye başlar. Aronofsky’yi meşhur eden film hala yönetmenin en iyilerinden…

Like Someone in Love: İran sinemasının belki de en önemli ismi Abbas Kiarostami’nin son filmi, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye aday gösterilmişti. Dahi yönetmenin ülkesinin dışında çektiği ikinci film olan Sevmek Gibi, Japonya’da geçiyor. Adını aralarında Bing Crosby ve Ella Fitzgerald gibi efsanelerin yorumladığı 1940’lı yıllar jazz şarkısından alan film, eskortluk yapan genç bir üniversite öğrencisiyle, yaşlı bir akademisyenin ilişkilerini anlatıyor. Kiarostami’nin diğer filmlerinde olduğu gibi toplumun ve geleneklerin dikte ettiği roller üzerine bir çeşitleme olan film, 2013 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü Amour’a kaptırdı. Ama bence Haneke’ninkinden daha iyi bir filmdi.

Olivier Assayas imzalı Clouds of Sils Maria’nın başrollerini Juliette Binoche ile Kristen Stewart paylaşıyor.

Clouds of Sils Maria: Kristen Stewart, Olivier Assayas (Irma Vep, Yaz Saati) imzalı Ve Perde’yle kazandığı Sezar ödülüyle tarih yazmıştı. Kendisi hesaplaşma üzerine kurulu zekice kurgulanmış dramın başrolü için, çaptan düşmeye yüz tutmuş yıldız rolünde ışıl ışıl parlayan Juliette Binoche’la yarışıyor.

Sinemada bir yazı burun kıvırarak geçirdikten sonra bu hafta iyi filmler var!

Bütün yaz boyunca sinemalar kapalı olduğu için yeni filmleri streaming platformlarından izledik. Yazdıklarıma şöyle bir bakınca büyük çoğunluğuna burun kıvırdığımı gördüm. Bu benim suçum değil, filmler iyi olsaydı tabii ki överdim ama heyhat: sinema için iyi bir yaz olmadı. Yine de insan her ...

Christopher Nolan’ın dev yapımı Tenet gösterimde!

Salgın süresince kapalı olan sinema salonları, dünyanın pek çok yerindeki gibi ülkemizde de tekrar açılmaya başladı. Son birkaç haftadır aylar öncesinin filmleri vizyondaydı, ilk defa geçen cuma yeni bir-iki film daha piyasaya sürüldü. Hasılat bilgilerinden anlıyoruz ki seyirci yine de evinde ...

İşte yine bir süper kahraman filmi: “Project Power”

Netflix, işi artık iyice otomatiğe bağladı. Salgın sürecinde süper kahramanlı, sisteme başkaldıran polisli, büyümüş de küçülmüş zenci çocuklu elli film izledim gibi geliyor bana. Ya gerçekten böyle bir furya var, ya da artık bu filmler iyice birbirlerine girmeye başladı. Daha önce de yazmıştım; ...