Amerika, Floyd protestolarıyla sarsılıyor

Irkçılık, yüzleşmek gereken bir kötülük

James Baldwin'in "Ben Senin Zencin Değilim" adlı yarım kalmış kitabından uyarlanmış olan, aynı adlı bir belgesel var. Yönetmenliğini Raoul Peck’in yaptığı, 2016 Fransa yapımı bu ödüllü film, Baldwin’in Amerika’daki ırk sorununa dair radikal anlatısını, arşiv görüntüleri, röportajlar ve Samuel L. Jackson’ın sesi aracılığıyla ta bugünlere uzanan, acıklı bir tasvire dönüştürüyor.

ELİF TANRIYAR

Kölelik kavramı ve insanların sırf derilerinin rengi nedeniyle hor görülmesi olgusuyla ilk ne zaman karşılaştım hatırlamıyorum. Ama büyük bir olasılıkla Kökler dizisiyle olmuştu. Tüm dünyada olduğu gibi bizde de bir fenomene dönüşen bu yapım, beni hem hikayesiyle büyülemiş hem de o küçücük çocuk aklımla kölelik gibi bir olayı anlayamadığım için dehşetle karışık bir hayrete sürüklemişti.

Ardından gelen Kuzey ve Güney dizisi ile yine çocukluğumdan hayal meyal anımsadığım Rüzgar Gibi Geçti filmi, Amerika’da yaşanmış olan iç savaş dönemi ve köleliğin kaldırılmasıyla tanıştırmıştı beni.

O zamanlar şöyle düşünmüştüm: “Evet, tarihin uzak ve karanlık dönemlerinde kölelik gibi böyle fena şeyler yaşanmış. Ama neyse ki ‘iyiler’ kazanmış ve kölelik kaldırılmış. Bu mevzular da artık romanlar ve filmlerde kalmış.”

Oysa maalesef zaman, her çocuk gibi pek naif olduğumu kanıtlayacaktı bana. Çünkü bu ilk örneklerin ardından gelen ve şimdi isimlerini hatırlayamadığım çeşitli daha yakın tarihli filmde ırk ayrımcılığının hala şiddetli bir biçimde sürdüğünü ve Ku Klux Klan gibi acımasız örgütlerin kendilerine bunu görev bellediğini görecektim, artan ve hiç geçmeyen bir dehşetle. Ancak o zamanlar bir türlü anlayamadığım bir şey vardı. İnsanlara sırf derilerinin rengi farklı diye nasıl böyle bir ayrımcılık yapılabiliyordu?

Ben Senin Zencin Değilim

James Baldwin (1924-1987), eserlerinde özellikle ırkçılık sorunları ve ırk ayrımcılığından bahsetmesiyle tanınan, Afrikalı-Amerikalı bir yazar ve bu konuda katıldığı açık oturumlarda yaptığı başarılı çıkışlarla ünlenmiş bir aktivistti. Ve bence derin bir düşünürdü de aynı zamanda… Bizde de bu ay içinde Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlanacak olan Ben Senin Zencin Değilim adlı kitabından uyarlanmış olan, aynı adlı bir belgesel var. Yönetmenliğini Raoul Peck’in yaptığı, 2016 Fransa yapımı bu belgeseli, halen Mubi’de izleyebiliyorsunuz. James Baldwin’in eserine benzersiz bir şekilde yaklaşan Peck, Baldwin’in bitiremediği romanını belgesel sinemaya uyarlarken, Amerika’daki ırk sorununa dair bu radikal anlatıda, Baldwin’in dostları Martin Luther King Jr., Malcolm X ve Medgar Evers’ın yaşamlarını ve suikastlerini aktarıyor. Peck’in ödüllü filmi, Baldwin’in yarım kalmış romanını, arşiv görüntüleri, röportajlar ve Samuel L. Jackson’ın sesi aracılığıyla ta bugünlere uzanan, acıklı bir tasvire dönüştürüyor.

Baldwin sanki benim yıllar önce küçük bir kızken sorduğum soruyu cevaplamak istermiş gibi; “Ülkemdeki ahlaki çöküş ve kalpsizlik karşısında dehşete düşmüş durumdayım. Bu insanlar o kadar uzun süredir kendilerini kandırmış ki beni insan olarak bile görmüyorlar artık. Sözlerinden bu anlaşılmasa da tutumları bunun kanıtı. Kısacası ahlaksız canavarlara dönüşmüşler kendi içlerinde,” diyor.

Belgeselde Baldwin’in bu sözlerine, ekranda No Way Out (1950, J. Mankiewicz) filminden
sahneler eşlik ediyor. Bir beyaz, Sidney Poitier’nin canlandırdığı bir siyahı yumruklarken, bir yandan da giderek artan bir histeriyle şunları haykırıyor; “Zenci demek hoş değilmiş güya! Zavallı zenci çocukları sevecekmişiz! Beni kim sevecek peki? Kim sevecek beni?”

1992 Los Angeles ayaklanmaları

LA92, Daniel Lindsay ve T.J. Martin yönetmenliğinde hazırlanmış ve halen Netflix’de gösterimde olan bir diğer belgesel. Son derece çarpıcı görüntüler eşliğinde 1992’de Los Angeles’da yaşanan ve Rodney King ayaklanması olarak da bilinen bir diğer çok şiddetli ırkçılık karşıtı halk ayaklanmasının hikayesini anlatıyor -ki bu ayaklanma şu anda yaşamakta olduğumuz George Floyd ayaklanmasına dek Amerika’da yaşanmış en şiddetli halk ayaklanması olarak tarihe geçmiş.

1992 Los Angeles ayaklanmaları, Nisan ve Mayıs 1992’de Los Angeles’da meydana gelen bir dizi isyandan oluşuyor. Olaylar, bir trafik ihlali nedeniyle durdurulan Afrika Amerikalı bir genç olan Rodney King’in dört polis memuru tarafından vahşice ve nedensizce dövülmesinin, yakınlardaki bir evden birileri tarafından tesadüfen videoya kaydedilmesi ve o görüntülerin (o zamanlar sosyal medya yok) TV’de yayınlanmasının tetiklemesiyle doğar.

Dört polisin yargılanması sonucunda, o videoya rağmen tamamı beyazlardan oluşan jüri tarafından, beraat ettirilmeleriyle birlikte Los Angeles’in siyahilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerinde isyan başlar. Altı gün süren büyük ayaklanma sırasında yaygın yağma, saldırı, kundaklama ve cinayet, yerel polis güçlerinin sayısız isyancıya karşı personel ve kaynak eksikliğinden dolayı kontrol etmekte zorluk çektiği yerlerde meydana gelir. Los Angeles bölgesindeki durum ancak Kaliforniya Ulusal Muhafızları, ABD ordusu ve birkaç federal kolluk kuvveti yerel makamlara şiddet ve isyanı sona erdirmede yardımcı olmak için görevlendirildikten sonra çözülür ve sona erer. Olaylar sona erdiğinde, 63 kişi ölmüş, 2.383 kişi yaralanmıştır.

Belgeselin en vurucu anlarından birini ise Güney Kaliforniya Amerikan Medeni Özgürlükler Birliği Direktörü Ramona Ripston’ın şu sözleri oluşturuyor: “Pazar sabah saatlerinde yaşanan olay münferit bir olay değildir. Bu kez farklı olan elimizde kanıt olması.”

Evet, kanıta rağmen polisler serbest kalmıştır gerçi (tam da bugünü yeniden aydınlatan bir durum)! Ama en azından bu kanıt sayesinde AfrikaAmerikalılara yönelik uygulanan polis şiddeti kamuoyunda tartışılabilmiştir.

Belgesel, Los Angeles’te yaşanan bir başka büyük siyah isyan olan, 1965 tarihli Watts ayaklanmalarıyla başlayıp onunla bitiyor. LA92, 1965’ten 1992’ye çok da bir şey değişmediğini gösteriyor.

Bir de bugüne bakın: Minneapolis’te George Floyd’un polis tarafından boğularak öldürülmesi, “Nefes
alamıyorum” diye yalvardığı halde, polisin dizini onun ensesinden çekmeyerek öldürmeye devam etmesi ve bütün bunların saniye saniye görüntülerinin olması bir büyük siyah isyanı daha tetikledi. Arka plan aynı: Yaygın ırkçılık.

Irkçılık temalı sanat yapıtlarını anlatmaya iki belgeselle başladım. Şimdi bir filmle devam edeyim.

Bir büyük yürüyüşün filmi: Selma

Dört Afrika-Amerikalı küçük kız neşeyle bir kilise binasının merdivenlerinden iniyorlar. Derken beklenmedik bir patlamayla vücutlarının sağa sola savrulmasını izliyoruz. Bir sonraki sahnede ise küçük kızların ölü bedenleri bina yıkıntıları arasında yatıyor. Ava duVernay yönetmenliğindeki, 2014 tarihli Selma (Özgürlük Yürüyüşü) filminin açılış sahneleri bunlar…

Film, 1965’te Alabama’nın Selma kentinde, (filmde David Oyelowo’nun canlandırdığı) rahip Martin Luther King önderliğinde başlayan eşitlik ve oy hakkı mücadelesinde, siyahların 3 ay boyunca sokaklara dökülüp, Montgomery kentine kadar yürüyüşünün hikayesini anlatıyor. Şiddetli bastırma çabalarına rağmen halk talebi karşılığını bulacak ve ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Afrika kökenli Amerikalıların haklarını tanımamakta ısrar eden eyalet valisine karşı harekete geçmesine yol açacaktır.

Filmin başında yer alan olay ise Watts olaylarından da önce gerçekleşen 1963’teki Alabama, Birmingham ayaklanmasına neden olmuştur. 11 Mayıs 1963 gecesi bombalanan yerler, Martin Luther King, Jr.’ın kardeşine aittir. Bombalamaların Ku Klux Klan üyeleri tarafından Birmingham polisi ile iş birliği içinde gerçekleştirildiğine inanılır. Buna karşılık, yerel Afrikalı-Amerikalılar iş merkezlerini yakar ve şehir merkezinde polisle savaşır. Afrika kökenli Amerikalıların tepkisi, Başkan Kennedy’nin büyük bir medeni haklar tasarısı önerme kararına katkıda bulunan önemli bir olaydır. Nihayetinde Başkan Lyndon B. Johnson tarafından 1964 İnsan Hakları Yasası olarak kabul edilir. Ancak yerel yönetimler AfrikaAmerikalıların oy verme izinlerinin inisiyatifini hala ellerinde tuttuklarından engellemeyi sürdürürler. İşte film de bu hakkın elde edilebilmesi için verilen büyük mücadeleyi ve polis şiddetine rağmen yapılan yürüyüşlerin hikayesini anlatır. Geri planda ise o yürüyüşe destek veren dost beyazların da varlığını…

“Amerikan zencisinin hikayesi aslında Amerika’nın hikayesi”

James Baldwin’in Birmingham olaylarına da yer verdiği, destansı anlatımıyla ilerleyen öyküsünden uyarlanan belgeseli izlemeyi sürdürüyorum. “Amerikan zencisinin hikayesi aslında Amerika’nın hikayesi ve bu iç açıcı bir hikaye değil,” diyor Baldwin. “Amerika uzun bir süre refah içinde yaşadı. Bu refah da milyonlarca kişinin yaşamına mal oldu. Şimdiyse bu refahtan en çok nemalananlar mevcut hayat tarzını kazanmak için kurbanların ödedikleri bedeli tahayyül edemediklerinden bu kurbanların niye başkaldırdığını da anlayamıyorlar. Bu durum da bir ulusun veya krallığın çöküşüne davetiye çıkaracak cinsten. Çünkü hiçbir hükümdarlık sırf baskıyla varlığını idame ettiremez. Baskı, savunucularının öne sürdüğü şekilde işlemez aslına bakarsanız. Kurbanına düşmanının gücünü ifşa etmez mesela. Bilakis düşmanının zaafını, hatta telaşını ifşa eder. Bu ifşa da kurbanı iyice kamçılar.”

Konuyu daha da derinden ‘okumak’ için edebiyatın derinlerine iniyorum bu kez de.

Dokunaklı diliyle ırk ayrımcılığını edebiyat alanında su yüzüne çıkaran, Nobel ve Pulitzer ödüllü yazar Toni Morrison, tüm dünyada en çok okunan romanı En Mavi Göz’de bir kız çocuğunun gözünden hor görülmenin, ayrımcılığın, ırka dayalı güzellik anlayışının ve kişinin kendisine duyduğu nefretin yarattığı bireysel ve toplumsal travmaya odaklanır.

İkinci Dünya Savaşı arifesinde ABD’nin Ohio eyaletinde bir gettoda yaşayan Pecola, ‘çirkin’ ve siyah bir kız çocuğudur. Herkes tarafından aşağılanan, alaya alınan Pecola, diğer beyazlar gibi gözleri mavi olursa her şeyin yoluna gireceğine, insanların onu beğeneceğine ve seveceğine inanır. Oysa mahallenin dillendirmeksizin kabullendiği acılar konusunda yürüttüğü suç ortaklığı, herkesin kalbinde taşıdığı nefrete ayna tutan Pecola’nın trajedisine dönüşür. Olay örgüsü, zamansal sıralanışı, alışılmadık üslubuyla En Mavi Göz, yayınlandığından bu yana ırkçılık ve aile içi şiddet alanında referans kitaplardan biri olmuş, yirminci yüzyıl boyunca kimi zaman acımasızlaşan insani ayrıntıları dünya edebiyatına taşıyan kitaplar arasında sembolikleşmiştir.

Merhamet’de ise Amerika’da köle ticaretinin palazlandığı, insan hayatının hiçe sayıldığı, özgürlüğün bir kavram olarak dahi düşünülemediği 1600’lü yılların sonuna, sefalet içindeki yolculuklara ve pazarlıklara konu edilen insan bedeninin hayatla, doğayla ve kendisiyle ilişkisine odaklanır yazar.

Toplumun dışlanmış, horgörülmüş, ötekileştirilmiş kesimlerinin yakın tarihine tanıklık eden modern bir klasiktir öte yandan Süleyman’ın Şarkısı. Tahakkümden kurtulmaya, ırkçılığın sosyal dokuya işlemiş tezahürleriyle baş etmeye çalışan siyahilerin mücadelesinden bir kesit sunan, acı gerçekler ve efsanelerle örülü bu hikâye, Afro-Amerikalı kimliği keşfetmenin ve köklere dönmenin dolambaçlı yollarını arşınlar. Süleyman’ın Şarkısı’nın cehalet, adaletsizlik ve ayrımcılığın sonuçlarına dair uyarısı Morrison’ın derinlikli üslubuyla daha da zenginleşir.

Ötekilerin Kökeni

Asıl bahsetmek istediğim ise Morrison’ın kurgu dışı bir eseri olan, Ötekilerin Kökeni… Yazar kitapta on dokuzuncu yüzyılda kaleme alınmış tıp makalelerinden, köle ve efendilerin günlüklerine, oradan da köleliği romantize eden, ayrımcılığı araçsallaştıran, yabancı olmanın ve yabancıya dönüşmenin farklı yönlerini vurgulayan edebi eserlere kadar çok geniş bir yelpazede ufuk açıcı bir gezintiye çıkarır bizleri. Ernest Hemingway, William Faulkner ve Flannery O’Connor gibi yazarların eserlerine ‘ötekilik’ sorunu açısından yaklaşırken kendi eserlerini ve kişisel deneyimlerini de göz ardı etmeden asırlara yayılan bir sorunu ustalıkla betimler Morrison. Savaşlar, zorunlu göçler ve sınırlar dünyasında müthiş üslubu belleklere kazınmış bir kadın yazarın, ötekilik üzerine esaslı gözlemleri ve çözümlemeleri okuru da kendisiyle yüzleşmeye davet eder.

Kitaba önsöz yazan yazar Ta-Nehisi Coates’in sözleriyle; “Morrison’ın Harvard Üniversitesi’nde verdiği seminerlerden oluşan kitabı Ötekilerin Kökeni, Donald Trump’ın yükselişini doğrudan ele almıyor. Fakat Morrison’ın aidiyetle ilgili, kimlerin toplumun şemsiyesi altına girebildiği, kimlerin dışarıda kaldığıyla ilgili düşüncelerini okurken şu an içinde bulunduğumuz durumu düşünmemek olanaksız.”

“Yabancı olanın halinden anlamak tehlikelidir”

Morrison kitapta şöyle diyor: “Görünen o ki kişinin köleyi yabancı bir türmüş gibi sunma gereksinimi aslında kendisinin normal olduğunu doğrulamaya yönelik bir çırpınış. İnsan ırkına ait olan ile kati surette insan olmayanı birbirinden ayırma telaşı o kadar yoğun ki gözler ister istemez aşağılanana değil aşağılayana çevriliyor. Kölelerin durumu abarttıklarını varsaysak bile köle sahiplerinin gotik yapıtlarda rastlayacağımız türden bir hassasiyet geliştirdiklerini söyleyebiliriz. Sanki olanca sesleriyle bağırıyorlar: ‘Ben canavar değilim! Canavar değilim! Güçsüz olmadığımı görün diye eziyet ediyorum bu zavallılara.’ Yabancı olanın halinden anlamak tehlikelidir çünkü yabancıya dönüşme ihtimalini içinde taşır. Kişinin ırkı vasıtasıyla elde ettiği statüyü kaybetmesi demek kabul görmüş ve değer atfedilmiş farklılığını kaybetmesi demektir.”

Dünyanın bir ucundaki bir ülkede, Amerika’da yaşanan ırkçılık olaylarına niye bu kadar kafa yorulduğu bazılarına anlaşılmaz gelebilir belki. Amerikan tarzı ırkçılık neden bizim sorunumuz olsun, diye düşünülebilir.

Oysa hepimiz biliyoruz, ırkçılık sadece Amerika’ya özgü bir şey değil. Her yerde var. Türkiye’de, Avrupa’da ne ayrımcılık ve ırkçılık hikayeleri var, çok az anlatılan. Avrupa’nın ötekisi Türkler ve müslümanlar, Türkiye’nin ve Türklerin ötekisi Kürtler, Aleviler, LBGT bireyler…

“Beyazlık, bir iktidar metaforudur”

“Elimizden ne gelir peki?” diye soruyor James Baldwin ve bir kehanet gibi ekliyor: “Ben çok yoruldum. Bu hikayenin nasıl sonlanacağını bilmiyorum. Fakat nasıl sonlanırsa sonlansın, kanlı ve çetin olacağını biliyorum. Amerika’nın bugünkü hali melekleri ve peygamberleri bile ağlatır. Burası özgürlerin vatanı değil. Yüzleşilen her şey değiştirilemez belki ancak hiçbir şey de yüzleşmeden değiştirilemez. Tarih geçmişte değil, bugünde yazılır. Tarihimizi yanımızda taşırız. Tarihimiz bizzat bizizdir hatta. Aksi doğruymuş numarası yaparsak suçludan farkımız kalmaz. Şundan eminim ki, dünya beyaz değildir. Hiçbir zaman da beyaz olmamıştır. Olamaz da zaten. Beyazlık, bir iktidar metaforudur. Burada zenci bensem ve zenciyi de siz beyazlar icat etmişse bunun sebebini öğrenmek boynunuzun borcudur. Ve bu ülkenin geleceği de kendisine bu soruyu sorup sormamasına bağlı.”

İşte biz de yüzleşebilmek için okumaya izlemeye çalışıyoruz. Yeniden LA92’ye dönüyorum. Belgeselin sonunda ilk baştaki 1965 tarihinde Watts olayları sırasında kaydedilmiş görüntüler tekrarlanırken, içinden hiç çıkamadığımız bir döngüde kısılı kaldığımızı hissediyorum. Sanki sonsuz bir döngüye alınmış bir tarihte dönüp duruyoruz. Los Angeles CBS Haber’den Bill Stout şöyle kapıyor haberini: “McCone Komisyonu Watts’la ilgili soruları cevapladı. Yeniden olabilir mi? Komisyon’un dediğine göre ‘Durum o kadar ciddi ve hassas ki kontrol altına alınmadığı takdirde Ağustos isyanları, gelecekte bir gün patlak verecek büyük bir olayın öncüsü olabilir.’ Şehirlerimizdeki bu hastalığı iyileştiremediğimiz sürece Ay’a adam göndermenin ülkemize ne yararı olabilir?”

SpaceX tarafından uzaya gönderilen Crew Dragon mürettebatı yukarıdan bir yerlerden, bugün biz dünyadaki ‘kardeşlerini’ izlerken Amerika’daki olaylar halen devam ediyor. Ve tam da bu satırlar yazılırken ABD Senatosu, Afrika-Amerikalı Orgeneral Charles Q. Brown Jr.’un Hava Kuvvetleri Komutanı olarak atamasını oybirliğiyle onaylıyor. Böylece ülke tarihinde ilk kez bir Afrika-Amerikalı general kuvvet komutanı olarak görev yapmaya layık görülüyor.

“Yüksel ey insanoğlu, çünkü yerin kuşkusuz göklerdedir!”

Putin muhalifi Navalni’yi kim, neden zehirledi?

Tuhaf bir milletiz doğrusu. Amerikan iç politikasını, hatta zaman zaman Büyük Britanya’nın iç politikasını bile izler bizim gazetelerimiz, TV’lerimiz, web sitelerimiz ama en yakınımızda neler olup bittiğiyle pek ilgilenmeyiz. Yunanistan’dan çeşitli Arap ülkelerine, Ukrayna’dan Gürcistan’a böyle ...

Bir fenomen evlenecek olsa, düğünü bedavaya mı gelir?

Çoğu düğünde tüm gözler tipik olarak gelin ve damat üzerindedir. Ancak evlenenler sosyal medya influencer’ları ise üzerlerindeki göz sayısı yüzbinleri bulabilir. 28 yaşındaki Caila Quinn, New York’ta yaşıyor. 2016’da yayınlanan “The Bachelor”ın 20’nci sezonunda dikkatleri ...

Denizdeki Çernobil

Dünyanın en yoğun balıkçılık bölgelerinden biri olan Kuzey Buz Denizi’nin dibinde Sovyet döneminden kalma çok sayıda radyoaktif denizaltı yatıyor. Rusya, yıllar sonra onları çıkarmaya hazırlanıyor. Rusya’da bir adet vardır; yaşayan birine her zaman tek sayıda çiçek verirler, bir mezara ya da ...