Hayatları çalınan 170 bin ‘Çavuşesku bebeği’nin öyküsü yürek yakıyor

Izidor’un yeniden insan olma hikayesi

MELİSSA FAY GREENE

Izidor hayatının ilk üç yılını bir hastanede geçirdi.

20 Haziran 1980 doğumlu. Koyu gözlü siyah saçlı çocuk, daha birkaç haftalıkken terk edilmişti. Onu gören herkes, nedenini hemen anlardı; sol bacağında hafif bir deformasyon vardı.

Izidor, Romanya Sosyalist Cumhuriyeti’nde, geçirdiği bir hastalık sonrası (muhtemelen çocuk felci) devlete terk edilmiş onbinlerce çocuktan biriydi.

O dönemin Romen yetim bakımını anlatan belgesellerde, hemşireler montaj hattı işçileri gibi yeni doğmuş bebekleri bir kare kumaş üzerine koyuyor, en ufak ilgi, şefkat, sevgi belirtisi göstermeden, otomatikleşmiş hareketlerle kundaklayıp, bir kenara bırakıyordu. Ne bir güler yüz, ne bir ninni.

Güney Karpatlar’daki dağ kasabası Sighetu’daki hastanede, Izidor ve diğer bebekler kendi kendilerine besleniyordu. Hemşireler doldurdukları biberonları bebeklerin ağızlarıyla beşiklerinin parmaklıkları arasına sıkıştırıp bırakıyordu.

Dış dünyadaki çocukların katı yiyeceklere geçtiği, kendi kendilerini beslemeye başladıkları yaşlarda, o ve diğer yetimler biberondan emmeye devam etti. Sadece biberonların ağzı, sulu yulaf ezmesinin geçişine izin verecek kadar genişletilmişti.

Uygun bakım veya fizik tedavi olmadığı için Izidor’un bacak kasları kısa kaldı.

3 yaşındayken “sakat” sayıldı ve ülkenin bir diğer ucundaki hastaneye yollandı.

Hastaneden çok toplama kampını andıran binada 500’den fazla çocuk vardı ama bir kez olsun bahçesinde oynayan çocukların sesi duyulmadı.

‘Kurtarılamazlar’ hastanesindeki tüm çocuklar gibi Izidor’a da uzun tahta masalarda tatsuz tuzsuz sulu yiyecekler verilirdi. Hepsi çıplaktı, yemek zamanı tahta masanın etrafına toplanır, teneke kaselerini masaya vururlardı.

Çocukların kontrolsüzce koşturduğu, birbirlerini yumrukladığı ya da çığlıklar attığı aşırı kalabalık koğuşlarda büyüdü.

Kontrolden çıkan çocuklara, steril olmayan iğnelerle yetişkinlerin kullandığı sakinleştiriciler verilir, hastalananlara test yapılmadan kan nakli yapılırdı. Hepatit B ve HIV/AIDS, Rumen yetimhanelerini mahvetti.

Izidor, çocukluğunun geri kalanını burada geçirmeye mahkum edildi. 18 yaşına geldiğinde eğer sokakta yaşayamayacak kadar yetersiz bulunursa, yaşlı erkeklerin kaldığı bir bakımevine gönderilecek, aksi takdirde sokaklarda yolunu bulması için tahliye edilecekti. Tabii bir bacağı büzüşmüş, yetersiz beslenmiş, tek bir gün sevgi görmemiş bir çocuk olarak 18 yaşını görebilirse…

Çocuk gulagları ağı

Romanya’da Çavuşesku yetimhanelerinde 170 binden fazla çocuk son derece kötü şartlar altında, insanlık dışı yöntemlerle bakıldı. En ufak engeli olan çocuklar, ‘sağlamlardan’ ayrılarak ‘kurtarılamazlar hastanesi’ adı altındaki bir tür toplama kamplarında 18 yaşına kadar tutuldu.

Romanya’da 24 yıl hüküm süren son komünist diktatörü Nikolay Çavuşesku 1990’da devrildi. Ve dünya yaklaşık 170 bin terk edilmiş bebek, çocuk ve gencin yetiştirildiği “çocuk gulagları” ağını keşfetti.

Daha büyük bir nüfusun Romanya’nın ekonomisini güçlendireceğine inanan Çavuşesku, 1966’da doğum kontrolünü ve kürtajı yasaklamış, çocuk sayısı 5’ten az olanlara vergi cezaları getirmişti. 10 veya daha fazla doğum yapan kadınlar ise “kahraman anneler” olarak ödüllendiriliyordu.

Doğum oranları böylece birden fırladı. Ancak akla gelmeyen bir sorun ile karşı karşıya kalınmıştı. Çocuklarının bakım masraflarını karşılayamayacak kadar yoksul olan birçok aile, onları devletçe yönetilen yetimhanelere bırakmak zorunda kalıyordu. Onlara ‘Çavuşesku bebekleri’ deniyordu.

İstenmeyen veya fakirlikten ailelerin bakamadığı çocuklardan oluşacak bir nesile ev sahipliği yapmak üzere Çavuşesku ülke çapında yüzlerce yetimhane yapılmasını emretti. Bir de sloganı vardı: Devlet çocuğunuza sizden daha iyi bakar.

Her 15 çocuğa tek bakıcı

Yetimhanelerde işler insanlık dışı bir biçimde yürütülüyordu. Küçük çocuklar, herhangi bir duyusal uyarana maruz kalmaksızın parmaklıklı bebek yataklarında tutuluyordu. Her on beş çocuğa tek bir bakıcı düşüyordu; bu bakıcılar da, çocukları ağladıklarında bile kucaklarına almamak, yakınlık ve şefkat göstermemek konusunda kesin talimat almışlardı.

Yakınlık göstermek, çocukları daha da fazlasını istemeye yönlendirecekti. Böylesi bir ihtiyacın karşılanmasıysa, sınırlı sayıdaki görevliyle mümkün değildi. Bu koşullar altında, işler sıkı bir disiplinle yürütülmekteydi.

Çocuklar, tuvalet ihtiyaçlarını yan yana dizilmiş lazımlıklarda hep birlikte gideriyor, saçları cinsiyet gözetilmeksizin aynı biçimde kesiliyor, hepsine tek tip giysiler giydiriliyordu. Beslenmeleri de yine sıkı bir programa bağlıydı. Sonuçta her şey mekanik hale getirilmişti.

Ağlamaları karşılıksız kalan çocuklar, kısa süre sonra ağlamamayı öğreniyorlardı. Kimse onları kucağına almıyor, kimse onlarla oynamıyordu. Temel ihtiyaçları giderildiği halde, çocuklar duygusal yakınlık, destek ve herhangi bir uyarandan yoksun olarak büyüyorlardı.

Terk edilmiş çocuklar üç yaşında ayrılıyordu. Sağlıklı olanlar geleceğin işçileri olarak “çocuk evleri”ne gönderiliyordu. Bunlara kıyafetler, ayakkabılar, yiyecekler ve asgari eğitim veriliyordu. Engelli çocuklara ise hiçbir şey yoktu.

Dünya şaşkına döndü

Romanya’da Çavuşesku yıkıldıktan sonra, bu son derece insanlık dışı koşullarda yaşayan çocukların dramı ortaya çıktı. Zayıflıktan bir deri bir kemik kalmış, idrarının dışkısının içinde yaşaşan çocukların görüntüleri ABC’nin 20/20 haber programıyla dünyayı yerinden oynattı.

Auschwitz’in 45 yıl önceki kurtarıcıları gibi, bu kurumları erken ziyaret edenler gördükleri manzara karşısında sarsıldılar. New York Manhattan’da evlat edinme uzmanı çocuk doktoru Jane Aronson onlardan biriydi. “Bir gece zifiri karanlık ve dondurucu soğuk olan bir binaya girdik. Birkaç çocuk dikkatimi çekti. Meraklı gözlerle bakıyorlardı. Bedenleri küçüktü ama yaşları büyüktü, gariplerdi, Troll’lara (bir çizgi film karakteri) benziyorlardı. Pislik içindeydiler, yetimhanede çok kötü bir koku vardı.

Bir kapıyı açtık ve ‘konjenital iyot eksikliği’ sendromundan muzdarip bir grup çocuk bulduk. Tedavi edilmeyen hipotiroidizm, büyüme ve beyin gelişimini engeller. Kısa boylu, 20’li yaşlarda bir sürü genç bir aradaydı… Diğer odalarda 6-7 yaş arası gibi görünen teenage’ler vardı. Hangisi kız, hangisi erkek ayırt etmek olanaksızdı.”

‘Bağlanma teorisi’nin kanıtı

Rumen yetimler, 20’nci yüzyılda psikologların karşılaştığı ilk ağır derecede ihmal edilmiş çocuklar değildi. René Spitz ve John Bowlby gibi yüzyılın ortalarında çocuk gelişimi üzerine çalışan bilim insanları, II. Dünya Savaşı yetimleri ve uzun süre hastanelerde tecrit edilmiş çocuklar üzerinde çalışıyordu.

O yıllarda, yeteri kadar beslenen ve tıbbi bir sorunu olmayan bir çocuğun, sırf anne babasından yeterli ilgiyi görmediği için hastalanabileceğine hatta ‘ölebileceğine’ inanmak zordu.

Özellikle John Bowlby, bir ebeveyn veya bakıcıdan yoksun kalan, bir “bağlanma figürü” bulunmayan çocukların ömür boyu süren zihinsel ve fiziksel rahatsızlıklar yaşadığı fikrini ortaya attı.

Sinirbilimciler “bağlanma teorisini” pek ciddiye almadı. Çünkü sonuçlar büyük ölçüde vaka çalışmalarına, korelasyonel kanıtlara ve hayvan araştırmalarına dayanıyordu. Örneğin psikolog Harry Harlow’un meşhur “anne yoksunluğu” deneyini maymunlar üzerinde yapılmıştı. Bebek maymunlar bir kafese konmuş, onlara anne figürü olarak sadece bazıları tel ve tahtadan, bazıları sünger ve bezden yapılmış maketler sunulmuştu. Yavrular sadece sarılabildikleri bez anne maketleriyle bağ kurdu. Tel ve tahtadan annelerin üzerindeni biberondan besleniyor ama sonra bez annelerine koşuyorlardı. Maymunlar annelerine kendilerine besin sağladığı için değil yumuşak ve sıcak bedenleri için bağlanıyordu.

1998 yılında, küçük bir bilimsel toplantıda, Rumen yetimhanelerinden gelen görüntülerle arka arkaya sunulan hayvan araştırmaları, ‘bağlanma teorisi’nin seyrini değiştirdi.

Izidor şu an ABD’de yaşıyor. Yalnız, kendi ailesini kurmayı hayal bile edemiyor. “Bana yaklaşan biri olacağını düşünemiyorum. Olursa da kaçarım” diye konuşuyor

Çavuşesku’nun düşmesinden sonraki on yıl içinde, yeni Romen hükümeti Batı çocuk gelişimi uzmanlarına kapıları açtı. Araştırmacılar bazı soruları cevaplamayı umuyorlardı: Nöral gelişimde, yoksun bırakılmış bir çocuğun beyni daha sonra sunulan zihinsel, duygusal ve fiziksel uyarıma cevap veriyor muydu?

“Anne yoksunluğu” veya “bakıcı yokluğu”nun etkileri modern beyin görüntüleme teknikleri ile belgelenebiliyor mu? Son olarak, eğer böyle bir çocuk daha sonra aile ortamına aktarılırsa, aradaki fark kapanabilir miydi?

Yani, çocukluğunda sevilmeyen bir insan sevmeyi öğrenebilir miydi?

İzodor ABD vatandaşı oldu

Izidor bugün 39 yaşında. Denver’da tek başına yaşıyor. Bir KFC’de müdür olarak haftada 60-65 saat çalışıyor.

Kapıyı açarken “Romanya’ya hoş geldiniz” diyor. Romanya’ya yaptığı her ziyaretten birşeyle getirmiş. Ev küçük bir hediyelik eşya dükkanına benziyor. Yerde kırmızı bir hal varı, duvarlar da koyu halılarla kaplı. Denver Havalimanı’na 10 kilometre uzakta bir Rumen kulübesi inşa etmiş.

“Maramureş’te herkes böyle yaşıyor” diyor, kuzey Romanya’daki memleketinden bahsederken.

“Orada kendini Romen gibi mi hissediyorsun?” diye soruyorum.

“Hayır,” diyor. “Konuşmaya başladığımda nerelisin diye soruyorlar. Maramureş’liyim diyorum. Aksanım yüzünden inanmıyorlar, bu yüzden açıklamak zorunda kalıyorum: Teknik olarak Rumenim ama 20 yıldan fazla bir süredir Amerika’da yaşıyorum.” Aklıma Izidor’un 22 yaşındayken yayınladığı kitabı ‘Abandoned for Life’ta anlattığı bir hikaye geliyor. İzidor’un 8 yaşındayken, geçirdiği tek bir mutlu güne ait anısı.

“Hastanede iyi kalpli yeni bir bakıcı işe başlamıştı. Adı Onisa’ydı, uzun siyah saçlı, pembe yanaklı tombul, genç bir hanımefendiydi. Şarkı söylemeyi çok seviyordu, bize de şarkılar öğretiyordu. Bir gün, başka bir bakıcı beni dövdüğünde hemen müdahale etti.”

Ondan önceki birkaç bakıcı gibi Onisa da Izidor’un zekasını fark etmişti. Eğer bir yetişkin, yarısı fiziksel engelli diğer yarısı sadece ses çıkaracak kadar konuşabilen yüzlerce çocuk içinde iletişim kurabileceği birini arıyorsa, o çocuk Izidor’du.

Bir gün yine yetimhanede dayak yemişti. Onisa geldi, onu neşelendirmek için “Seni bizim eve götüreceğim, çocuklarla oynarsın, gece de bizimle kalırsın” dedi. Izidor sevinçten havalara uçtu.

Birkaç hafta sonra, karlı bir kış gününde Onisa, Izidor’a evden getirdiği kışlık giysiler ve ayakkabıyı giydirdi, elinden tuttu ve yetimhaneden çıkardı. Soğuk, temiz hava yanaklarını ısırıyor, ayakkabılarının altında kar gıcırdıyordu; rüzgar dalları sarsıyor; bacaların üzerinde kuşlar duruyordu. Sanki dünyaya ilk defa geliyordu. Arabalara, evlere ve dükkanlara şaşkınlıkla baktı.

“Onisa’nın evine adım attığımda,” diye yazıyor, “Ne kadar güzel olduğuna inanamadım; duvarlar karanlık halılarla kaplıydı ve bunlardan birinde Son Akşam Yemeği’nin resmi vardı. Yerdeki halılar kırmızıydı.”

Hayatının en büyük pişmanlığı

O gece akşam yemeğinde Onisa’nın ailesiyle birlikte harika bir ziyafet çekti. Çoğu Romen yemeğini ilk kez tattı; lahana dolması, kalın erişte ile patates gulaş ve krema dolgulu tatlı sarı pandispanya. Her lokmayı hatırlıyor. Yemekten sonra oturma odası katında, Onisa’nın oğluyla oynadı. Ve ilk kez o gece yumuşak, temiz bir yatakta uyudu.

Ertesi sabah Onisa, Izidor’a, ‘Benimle işe mi gelmek istersin yoksa çocuklarla mı kalmak istersin” diye sordu. Burada o kadar korkunç bir hata yaptı ki, 31 yıl sonra hala kederle hatırlıyor.

“Seninle işe gitmek istiyorum!” dedi. Onisa sanki annesiydi, ondan biran olsun ayrılmak istememişti. “Elimden geldiğince hızlı giyinip çıktık” diye hatırlıyor. İşe yaklaştıklarında Onisa’nın ‘iş’ dediği yerin yetimhane oduğunu fark etti ve ağlamaya başladı.

Geri dönmeye çalıştı ama izin verilmedi. Dünyadaki en harika yeri bulmuştu ve kendi aptallığıyla elinden kayıp gitmesine izin vermişti. Diğer bakıcılar onu dayakla tehdit edene kadar yetimhaneye yeni gelen bir çocuk gibi ağladı.

O gece gördüğü evi kurdu

Bugün Izidor Romanya’dan 12 bin kilometre uzakta yaşıyor. Yalnız bir hayat sürüyor. Ancak evini, çocukluğundaki en mutlu geceden izlerle yeniden yaratmış..

“O gece Onisa’da,” diye soruyorum, “Daha önce hiç görmediğin aile ilişkilerini hissettin mi?”

“Hayır, bunu algılamak için çok gençtim.”

“Ama güzel mobilyaları fark ettin değil mi?”

“Evet! Bunu görüyor musun?” İzidor, koyu, yapraklı bir arka plan üzerinde bordo güllerle dokunan bir duvar halısını gösteriyor. “Bu, Onisa’nınkiyle neredeyse aynı. Bu nedenle Romanya’dan aldım! ”

“Bütün bunlar…” diye etrafı işaret ediyorum.

“Evet.”

“Sana ‘aile’ anlamına geldikleri için değil mi?”

“Hayır, ama bana ‘barışı’ ifade ediyorlar. O gece ilk kez gerçek bir evde yattım. Yıllarca neden böyle bir evim olamaz diye düşündüm.

”Şimdi bir evi var. Ama kaç Rumen eşyası toplarsa toplasın, hala eksik parçaların olduğunu biliyor.

İzidor’un ‘ailesiyle’ tanışalım

1990’ların başında, Danny ve Marlys Ruckel üç genç kızı ile San Diego’da yaşıyordu. Üç kızın yanına bir erkek çocuk evlat edinmenin iyi olacağını düşündüler.
Yönetmen John Upton’ın Rumen yetimlerin evlat edinilmesini düzenlediğini duymuşlardı. Marlys aradı ve ona bir erkek bebek evlat edinmek istediklerini söyledi. “Orada binlerce çocuk var” diye yanıtladı Upton. “Kolay olacak.”

Güney Kaliforniya’da şarap merkezi Temecula’daki evlerinin oturma odasındayız. Çocuklar ve köpekler odaya girip çıkıyor. (Ruckel çifti son yıllarda koruyucu bakımdan beş çocuğu daha evlat edinmişler).

Artık özel ihtiyaçları olan yetişkinler için yaşam koçu olan Marlys, Diane Keaton karakterine benziyor, utangaç bir şekilde büyük gözlüklerin ve uzun saçların arkasına çekiliyor, ancak bazen cesur patlamalar yapıyor. Eşi Danny bilgisayar programcısı.

İzidor’u ilk o keşfetti

Yönetmen John Upton, ABC’de Romanya yetimhanelerinin durumunu anlatan ‘Bir Ulusun Utancı’ adlı belgeselinin yayınından dört gün sonra Romanya’daydı.

İlk durağı belgeseldeki en kötü yetimhanenin olduğu Sighetu’daki ‘Kurtarılamaz Çocuklar Ev Hastanesi’ oldu. Burası Izidor’un kaldığı yetimhaneydi.

Sonra ziyaretleri sıklaştı. Bunlardan birinde evlat edinmek isteyen aileler için çocukları bir odaya toplayıp filme almak istedi.

O zamana kadar dünya çapında yardım kuruluşlarından bağışlar gelmeye başlamıştı. Ancak çok azı çocuklara ulaşıyordu, çünkü personel en iyileri kendilerine ayırıyordu. Ama o gün Amerikalılar çekim yapacak diye bakıcılar gelen tüm güzel kıyafetleri çocuklara giydirdi. Upton ve asistanı çocukların isimlerini ve yaşlarını istediğinde, bakıcılar omuz silkti.

Bir köşede 6 yaşında görünen bir oğlan çocuğu oturuyordu- Izidor o gün 10 yaşındaydı ve yaklaşık 50 kilo ağırlığındaydı. John Upton gördüğü ilk Amerikalıydı.

Izidor, Amerikalıları Dallas dizisinden biliyordu. Bağışlarla gelen bir TV yetimhaneye kurulmuştu. Pazar geceleri saat 8’de bakıcılar ve çocuklar Dallas’ı izlemek için toplanıyorlardı. O gün de yetimhaneye Amerikalıların geleceğini öğrendiklerinde Ewing ailesinden Jr ya da Boby’nin geleceğini düşünmüşlerdi.

Izidor bakıcıların bilmediği bilgileri biliyordu. “John Upton bir çocuğa ‘kaç yaşındasın’ diye soruyordu. Ne çocuk ne bakıcılar biliyordu. Ben ‘14 yaşında’ diye atılıyordum. Başka bir çocuğa ‘Soyadın ne’ diye soruyorlardı, ben ‘Dumka!’ diye bağırıyordum.”

O çekim hayatını değiştirdi

“Izidor buradaki çocukları personelden daha iyi tanıyor,” dedi Upton çekimin sonunda. Bitirmeden önce Izidor’u kucağına aldı, ‘Amerika’ya gitmek ister misin?’ diye sordu. Izidor ‘çok isterim’ dedi.

San Diego’ya geri dönünce Upton, Ruckel çiftine ABD’ye gelmek isteyen yaklaşık 7 yaşındaki zeki çocuğu anlattı. “Aslında bir bebeği evlat edinmek istiyorduk” diyor Marlys. “Sonra John’un videosunu gördük ve Izidor’a aşık olduk.”

Mayıs 1991’de Marlys İzidor’la tanışmak ve onu eve getirmek için Romanya’ya uçtu. Yola çıkmadan hemen önce, İzidor’un neredeyse 11 yaşında olduğunu öğrendi, ancak yine de kararını değiştirmedi.

Marlys Romanya’ya, Ciprian adlı bir başka yetime talip olan Debbie Principe ile birlikte gitti. İki kadın yetimhane müdürünün odasında beklemeye başladı.

“Izidor girdiğinde,” diyor Marlys, “gördüğüm tek şey o, diğer her şey bulanıktı. Hayal ettiğim kadar güzeldi. Çevirmenimiz, hangimizin yeni annesi olmasını umduğunu sordu. İzidor beni işaret etti! ”

İzidor’un çevirmene bir sorusu vardı: “Nerede yaşayacağım? Dallas’taki ev gibi mi? ”

“Şey… hayır, bir apartman dairesinde yaşıyoruz” dedi Marlys. “Ama üç kız kardeşin olacak. Onları seveceksin. ”

Bu cevap Izidor’a ilginç gelmedi. Tercümana kuru bir şekilde cevap verdi: “Göreceğiz.”

Koruyucu aile fark yaratıyor

Marlys ve Danny Ruckel çifti Izidor’u 11 yaşındayken evlat edindi. Bu fotoğraf, Izidor ABD San Diego’ya ayak bastığı gün çekildi. Izidor, odtaoa mavi tişörtlü, kot pantolonlu

Pediatrik sinirbilimci Charles Nelson, 2000 sonbaharında, Maryland Üniversitesi’nden meslektaşları Nathan A. Fox ve Tulane Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çocuk psikiyatrisi profesörü Charles H. Zeanah ile birlikte Bükreş’te bu çocuklar için bir çalışma başlattı. Adı BEIP, Bükreş Erken Gelişim Projesi’ydi.

Bükreş’teki altı yetimhaneden yaşları 6 ay ile 2.5 arasında değişen 136 çocukla çalışma izni aldılar.

Çalışmaya göre çocukların 68’i “her zamanki gibi bakım” almaya devam ederken, diğer 68’i BEIP tarafından seçilen ve eğitilen koruyucu ailelere yerleştirilecekti. Romanya’da o dönem koruyucu bakım geleneği yoktu; yetkililer yetimhanelerin çocuklar için daha güvenli olduğuna inanıyordu.

BEIP, yetimhanelerin beyin ve davranışsal gelişim üzerindeki etkisini ölçmek ve kaliteli koruyucu bakımı alternatif olarak incelemek için yapılan ilk bilimsel çalışma oldu. Başlangıçta araştırmacılar, çocuklar ve bakıcıları veya ebeveynleri arasındaki bağlanma ilişkilerinin kalitesini değerlendirmek için Mary Ainswort h’un klasik “yabancı ortam deneyi”ni kullandı. Bu prosedüre göre 11-17 aylık bir bebek, yirmi dakika boyunca bir oyun odasında gözlemlenir. Bu arada çocuğun bakıcısı (genelde annesi) ile bir yabancı belirli aralıklarla odaya girip çıkarlar. Odada yaşanan durumlara (yabancının varlığı, annenin yokluğu gibi) çocuğun verdiği tepkiler tek taraflı bir aynanın arkasından izlenir.

Charles H. Zeanah, “Aile yanında büyüyen çocukların yüzde 100’ünün annesiyle bağlanma ilişkisi geliştirdiğini gördük. Bu oran yetimhanede büyüyen bebeklerde yüzde 3’tü” diyor.

Çocukların yaklaşık üçte ikisi “dağınık” olarak kodlandı, yani çelişkili davranışlar sergiledi. Daha da rahatsız edici olanı, yüzde 13’ü hiçbir bağlanma davranışı göstermedi. “Mary Ainsworth ve John Bowlby, ne kadar taciz edici olsalar bile bebeklerin bir yetişkine bağlanacağına inanıyorlardı. Hiçbir bağlanma davranışı göstermeme olasılığını hiç düşünmemişlerdi.”

İzidor Amerika’ya geliyor

Ekim 1991’de Izidor ve Ciprian, San Diego’ya uçtu. Çocukların yeni aileleri, havaalanında onları karşıladı. İzidor, terminale şöyle bir baktı, “Yatak odam nerede” diye sordu. Marlys ona yeni evinde değil, havaalanında olduklarını söylediğinde, Izidor şaşırmıştı. Marlys ona daha önce Dallas’taki Ewing Ailesi gibi yaşamadıklarını açıklasa da, Izidor inanmamıştı.

Otomobilde Danny, Izidor’un emniyet kemerini takmaya çalıştığında, korktu ve bağırdı.

Marlys’in kızları evde okuyordu, ancak Izidor okula gitmek için ısrar etti. Dördüncü sınıfa başladı, hızlı bir şekilde İngilizce öğrendi.

Okulda iyiydi ama evde sürekli sinirliydi. Aniden parlıyor, odasına fırlıyor, kapıyı çarpıyor ve odada eline geçen her şeyi parçalıyordu.

“Kitapları, posterleri, aile resimlerini, herşeyi parçaladı” diyor Marlys, “Sonra balkona çıkıp parçaları bahçeye serpiyordu. Bir saat evden ayrılsam, döndüğümde herkesi çileden çıkarmış oluyordu. Kızları hiç sevemedi.

Marlys ve Danny başka bir çocuk getirerek ailenin mutluluğunu genişletmeyi ummuşlardı. Ancak en yeni aile üyesi neredeyse hiç gülmedi. Dokunulmaktan hoşlanmazdı. Dikkatli, incinmiş ve gururluydu.

“14 yaşına geldiğinde etrafında gördüğü her şeye öfkeliydi” diyor Marlys. “Büyüyünce Amerikan Başkanı olmaya karar verdi. Yabancı bir ülkede doğduğu için bunun mümkün olmayacağını öğrendiğinde, ‘Güzel, o zaman Romanya’ya geri dönerim’ dedi. Romanya’ya dönme hedefi işte o zaman başladı. Başlangıçta bir hedefi olmasının iyi bir şey olduğunu düşündük, bu yüzden ‘Elbette, bir iş bul, para kazan ve 18 yaşına geldiğinde istersen Romanya’ya geri dönebilirsin’ dedik. İzidor bunun üzerine her gün bir fast food restoranında çalışmaya başladı.

“Çok zor yıllardı. Onu öfkelendirmemek için kılı kırk yarıyorduk. Kızlar bıkmış usanmıştı. Bana kızgındılar. Izidor’u aileye soktuğum için değil onunla uğraşmaktan kendilerine vakit ayıramadığım için. ‘Anne, tek yaptığın onu düzeltmeye çalışmak!’ diyorlardı. Ona uyum sağlamaya öyle odaklandım ki, diğer çocuklarıma ayırmam gereken zamandan çaldım.

Danny ve ben birkaç kez onu terapiye götürmeye çalıştık ama reddetti. ‘Terapiye ihtiyacım yok. İkinizin terapiye ihtiyacı var. Neden siz gitmiyorsunuz?’ diyordu. Biz de öyle yaptık.

Gelişimin ilk 24 ayı çok kritik

2003’e gelindiğinde, koruyucu bakımın yetimlerde işe yaradığı artık açıktı. Verilere göre ilk 24 ay çok kritikti. Bu süre içinde bebeğin mutlaka bir bakıcıyla bağlanma ilişkisi kurması gerekiyordu.

İkinci doğum günlerinden önce yetimhaneden çıkarılan çocuklar, daha uzun süre kalanlara göre koruyucu ailelerden daha çok yarar sağlıyordu. Yetimler için en etkili ilaç ‘koruyucu bakım’dı. Araştırmacılar sonuçlarını kamuya açıkladı. Hükümet bir sonraki yıl 2 yaşın altındaki çocukların yetimhaneye bırakılmasını yasakladı. Ardından minimum yaş 7’ye çıkarıldı, hükümet destekli koruyucu aile uygulaması başlatıldı.

Çalışma sonunda yetimhanelerde yetişen gençlerin yaklaşık yüzde 40’ına büyük bir psikiyatrik durum teşhisi konuldu. Fiziksel gelişimleri yavaşlamış, motor becerileri ve dil gelişimi durmuştu.

Beyin MR’ları yetimhanede büyüyen çocuklarının beyin hacminin ailelerinin yanında büyüyenlerin altında olduğunu gösterdi. EEG’leri de daha az beyin aktivitesi gösteriyordu.

Her yerde tehdit görüyorlar

Rumen yetimhanelerinde her 15 bebeği bir bakıcı düşüyordu. Bakıcıların ağlayan bebeklerle ilgilenmeleri yasaktı. İlgilenirlerse, bebeklerin bakıma alışacağı, bu durumda iş yükünün altından kalkılamayacağı düşünülüyordu. Uzun süre ağlayan bebekler, sonunda vazgeçiyor, susuyorlardı

Bir insan yavrusu sadece çok az sayıda yetişkine bağlanabilir. Evrim teorisine göre bunun nedeni, yardım almayı kolaylaştırmasıdır.

Tufts’ta çocuk gelişiminde kıdemli bir öğretim görevlisi olan Martha Pott, “Eğer ortada çok sayıda bağlanma figürü varsa ve bir tehlike ortaya çıkarsa, bebek yardım sinyalini kime yönlendireceğini bilemez” diyor.

Beyin üzerindeki çalışmalar, bağlanma figürü olmayan çocukların her yerde tehdit gördüğünü ortaya koyuyor. Kortizol ve adrenalin gibi stres hormonlarıyla dolu olan beynin korku ve duygu ile uğraşan ana kısmı olan amigdala, kurumlarda büyüyen çocuklarda sürekli fazla mesai yapıyor.

Dünya çapında yetimhanelerden alınan veriler, kurumlar ne kadar iyi olursa olsun, çocukların sosyal-duygusal gelişimi üzerindeki derin etkisini gösteriyor.

Nelson, 24 aydan sonra kurumlara bırakılan çocuklar için kapının “kapanmadığına” dikkat çekiyor. “Ama çocukları bir aileye sokmak için ne kadar uzun beklerseniz,” diyor, “onları normale döndürmek o kadar zorlaşıyor.”

Izidor’la yollar ayrılıyor

“Ne zaman bir kavgaya tutuşsak” diye hatırlıyor Izidor, “İçlerinden birinin ‘Izidor, keşke seni hiç evlat edinmeseydik, seni yetimhaneye geri göndereceğiz’ demelerini istedim. Ama söylemediler. ”

Ailesinin gösterdiği sevgiye nasıl karşılık vereceğini, nerede duracağını bilemiyordu. Yetimhanede işler basitti, dayak yiyorsanız yanlış yapıyordunuz, dayak yemiyorsanız doğru yoldaydınız. “Onlara sürekli sorun çıkararak karşılık verdim…” diyor Izodor.

“Amerika’da ‘kurallar’ ve ‘sonuçları’ vardı. Ve de çok fazla ‘konuşma’. ‘Bunun hakkında konuşalım…’ Çocukken, ‘Sen özelsin’ ya da ‘Sen bizim oğlumuzsun’ gibi kelimeleri hiç duymamıştım. Bu yüzden sizi evlat edinen ebeveynleriniz böyle kelimeler söylediğinde, aklınızdan şu düşünceler geçiyor: Teşekkürler ama benden ne istediğinizi ya da sizin için ne yapmam gerektiğini anlamıyorum.”

Bir gece, Izidor 16 yaşındayken, Marlys ve Danny, Izidor’un öfke patlamasından o kadar korktular ki polis çağırdılar. “Sizi öldüreceğim!” diye bağırıyordu onlara. Bir memur, Izidor’u polis arabasına götürdü. O da polislere ebeveynlerinin onu ‘istismar’ ettiğini söyledi.

Polis tekrar eve döndü, Izidor’un onları istismarla suçladığını söyledi. Danny yıkıldı. Marlys “Peki onu nasıl istismar ettiğimizi anlattı mı?” diye sordu. Polis tekrar arabaya döndü, “Ailen seni nasıl kötüye kullanıyor?” diye sordu.

“Çalışıyorum ve tüm paramı alıyorlar,” diye bağırdı Izidor. Evde memur, Izidor’un odasını aradı ve tasarruf hesabı defterini buldu.

Gecenin sonunda “Onu götüremeyiz” dedi polis memur Ruckel çiftine. “Tamam, aklı başında değil, ama burada suç unsuru oluşturacak bir şey yok. Bu gece yatak odanızın kapılarını kilitlemenizi öneririm.”

Ertesi sabah Marlys ve Danny, Izidor’u okula bırakmayı teklif etti ama onu doğrudan bir psikiyatri hastanesine götürdüler. “Aslında o hastanenin masraflarını karşılayacak durumda değildik ama içeride küçük bir tur attık. Bu onu korkuttu” diyor Marlys. “Beni burada bırakma! Kurallarına uyacağım. Beni buraya bırakma!’ diye yalvardı. Arabaya döndük..”

Annesi sonunda evden kovdu

Kurallara uyduğu dönem pek uzun sürmedi. Bir gece Izidor saat 2’ye kadar dışarıda kaldı ve döndüğünde kapıyı kilitli buldu. Kapıyı çaldı. Marlys zincirin arkasından açtı, “Eşyaların garajda” dedi ona.

Arkadaşlarının yanına taşındı; onların kayıtsızlığı ona göreydi. Marlys, “Gecenin bir yarısı sarhoş olup bizi arıyor, arkadaşları kızlarımız hakkında kaba şeyler söylüyordu. Kuşkusuz, evimize nihayet huzur geldi ama ben yine de onun için endişeleniyordum.”

Izidor’un 18’inci doğum gününde, Marlys bir pasta yaptı. Hediye olarak ABD’deki ilk gününü, ilk diş randevusunu, ilk işini, ilk traşını gösteren fotoğraflarla dolu bir fotoğraf albümü hazırladı.

Pasta ve hediyesini, oğlunun kaldığını duyduğu eve götürdü. Kapıyı açan kişi, Izidor geri döndüğünde onları teslim etmeyi kabul etti. “Gecenin ortasında,” diyor Marlys, “Evin önünde sert bir fren sesi duyduk, ardından kapıya bir şey fırlattılar, sonra patinaj çekerek uzaklaştılar. Aşağı indim ve kapıyı açtım. Kapıya fırlatılan, Izidor’a verdiğim fotoğraf albümüydü. ”

Ve gerçek ailesini buluyor

2001’de, Izidor 20’sindeyken, Romanya’ya dönmek istedi. TV programlarına mektup yazdı ve ‘bir Rumen yetimin kendi ülkesine yapacağı ilk seyahati’ pazarladı. ABC’nin haber programı 20/20 hemen üzerine atladı.

Romanya’da 20/20 yapımcıları, Izidor’u eski yetimhanesine götürdü. Orada kameraların karşısına ülkesine geri dönen bir prens gibi geçti. Yapımcılar, kameralar kayıttayken ona gerçek ailesini üç saat uzakta bir köyde bulduklarını söyledi. Hemen yola çıktılar. Karlarla kaplı uçsuz bucaksız tarlaların arasında ilerlediler. Sonunda tek odalı bir kulübeye geldiler.

Izidor araçtan indi, karlı, çamurlu bahçeyi geçerken aksayan ayağı yüzünden sendeledi. Heyecandan titriyordu. Kulübeden dar yüzlü bir adam çıktı, ona doğru yürümeye başladı. Garip bir şekilde, kaldırımda iki yabancı gibi birbirlerini geçtiler.

Adam mırıldandı, “Ce mai faci?-Nasılsın?’

“Bun” diye cevap verdi Izidor. İyi.

Bu Izidor’un babasıydı. Ardından iki genç kadın çıktı, Izidor’u yanaklarından öperek karşıladı. Bunlar da kız kardeşleriydi. Sonunda, henüz 50’sinde olmayan kısa, siyah saçlı bir kadın belirdi. Kendini Maria olarak tanıttı. Annesiydi. Sarılmak için uzandı. Aniden öfkelenen Izidor, yanından geçip gitti. ‘Neredeyse hiç tanımadığım birisine nasıl sarılabilirim?” diye düşündüğünü hatırlıyor. Kadın ellerini göğsünün üzerinde kavuşturup beklemeye başladı. Bir yandan da “ Fiul meu! Fiul meu! - Oğlum! Oğlum!” diyordu.

Evin kirli bir zemini vardı ve bir kandil ortalığı aydınlatıyordu. Evde elektrik ya da sıhhi tesisat yoktu. Aile, Izidor’a evin en iyi koltuğunu, bir tabureyi sundu. Izidor “Neden beni en başta hastaneye terkettiniz?” diye sordu.

“Hastalandığın zaman altı haftalıktın” dedi Maria. “Seni hemen doktora götürdük. Büyükanne ve büyükbaban birkaç hafta sonra seni kontrol etti, sağ bacağında bir gariplik vardı. Tekrar doktora gittik, bacağını düzeltmesini istedik ama kimse bize yardım etmedi. Seni Sighetu Marmaţiei’deki hastaneye götürüp bıraktık.”

“Neden 11 yılda kimse gelip beni ziyaret etmedi? Orada sıkışıp kaldım, kimse bana bir ailem olduğunu söylemedi. ”

“Baban işsizdi. Ben diğer kardeşlerinle ilgileniyordum. Seni görmeye gelemedik.”

“Cămin Spital’de yaşamanın cehennemde yaşamak gibi olduğunu biliyor musunuz ?”

“Yavrum” diye bağırdı Maria. “Biz zavallı insanlarız; sürekli bir yerden başka bir yere taşınıp duruyorduk.”

Daha sonra Amerika’daki işi ve aldığı ücret hakkında bitmek tükenmek bilmeyen sorular sordular. Ve sonunda baklayı ağızlarından çıkardılar: “Acaba ailesi için yeni bir ev yaptırmayı düşünür müydü?”

Üç saat sonra, Izidor bitkin düşmüştü. Bir an önce oradan kaçmak istedi. Marlys, “Beni Bükreş’ten aradı” dedi, “Eve dönmem gerekiyor. Beni buradan kurtar. Bu insanlar korkunç.”

Birkaç hafta sonra Temecula’ya döndü ve bir fast-food restoranında iş buldu.

Bir süre sonra yeniden Romanya’yı özlediğini farketti, aslında özlememişti, sadece umutsuzca evi gibi hissedebileceği bir yer arıyordu.

Bir süre sonra arkadaşları ona Denver’da bir iş olduğunu söyleyince Colorado’ya taşındı. Danny ve Marlys onu orada birkaç kez ziyaret etti. Izidor hiç gelmedi.

Seviyorum yerine güvendesin

Nöropsikolog Ron Federici, Romanya’da, yurtlara terk edilen çocuklarla ilgili çalışmalar yapan uzmanlardan biriydi. Batılı aileler tarafından evlat edinilen bu çocuklarla ilgili çalışmalarıyla, alanında dünyanın en iyilerinden biri oldu.

Federici, “İlk yıllarda herkes şöyle düşünüyordu, sevgi dolu aileler bu çocukları iyileştirebilir. Onları uyardım: Bu çocuklar sizi çok ama çok zorlayacaklar. Özel ihtiyaçları olan çocuklarla çalışmak için eğitim alın. Yatak odalarını ayırın ve son derece basit tutun. ‘Seni seviyorum’ yerine onlara sadece ‘Güvendesin’ deyin. Ancak çoğu yeni veya potansiyel ebeveyn bunu duymaya dayanamadı. Bu çocukları dünyaya pazarlamak için bir gecede kurulan Romen evlat edinme ajansları da işleri bozulmasın diye uyarılara kulaklarını tıkadı. Çok fazla nefret maili aldım. Kalpsizsin, vicdansızsın diyorlardı. Bu çocukların sevgiye ihtiyacı var, onlara sarılmak gerekiyor diye akıl veriyorlardı…”

Federici ve eşi, üçü Rusya, beşi Romanya’nın acımasız yetimhanelerinden sekiz çocuğu evlat edindiler. En büyük ikisi 12 yaşında ve sadece 30 kiloydu.

Onları yetimhaneden kurtardığında tedavi edilmeyen hemofili ve hepatit C’den ölmek üzerelerdi. Çocuklardan birinin kardeşini başka bir yurttan bulup çıkarmak iki yıllarını aldı.

O zamandan beri, Kuzey Virginia’daki kliniğinde Federici, üçte biri Romanya’dan 9 bin genç gördü. Hastalarını on yıllar boyunca takip ederek, yüzde 25’in 24 saat bakım gerektirdiğini, yüzde 55’inin yetişkin destek hizmetleriyle yönetilebilecek “önemli” zorluklara sahip olduğunu, sadece yüzde 20’sinin bağımsız olarak yaşayabildiğini buldu.

En başarılı ebeveynlerin, temel yaşam becerileri ve uygun davranışlar vermeye odaklanabildiklerine inanıyor. “Ruckel ailesi iyi bir örnek – çok asıldılar, şu an iyi durumdalar. Ama çalıştığım bir başka aile var. Romanya’dan bir kız evlat edindiler. Onu ilk kez küçücük bir çocukken gördüm. Travma sonrası stres bozukluğunun tüm belirtilerini taşıyordu: korku, endişe, belirsizlik, depresyon. Şimdi 22 yaşında. Ebeveynleri, ‘Bittik. Uyuşturucu, alkol, kendine zarar verme her şeyi yaptı. Şimdi sokaklarda’ diyor. ‘Sizi aile programına geri alalım’ dedim. ‘Hayır, tükendik, daha fazla tedavi göremeyiz – diğer çocuklarımıza odaklanma zamanı’ dediler. ”

Kendi ailesi içinde Federici ve karısı, şu anda hepsi yetişkin olan Romen çocuklarından dördünün daimi yasal vasisi oldular. İkisi Bükreş’te kurduğu bir vakıf için gözetim altında çalışıyor; diğer ikisi Virginia’da koruyucu ailesiyle yaşıyor. (Beşinci, şanslı yüzde 20’nin heyecan verici bir örneği – Wisconsin’de acil doktoru.)

Aile kurmayı düşünemiyor bile

Her ne olursa olsun Izidor, Çavuşesku yetimhanelerinden çıkıp bağımsız yaşamayı başarabilenler arasında bir başarı öyküsü.

“Hiç kendi ailene sahip olmayı hayal ediyor musun?” diye soruyorum.

“Kendi eşim, çocuklarım filan mı ademek istiyorsun? Hayır. Bana yaklaşmak isteyecek tek bir insan bile olmayacağını biliyorum. Biri yaklaşmaya çalışırsa, kaçarım. Ben buna alışığım.”

Hiç bilmediği şeyi, hatta algılayamadığını özlemediğini söylüyor. Belki de renk körlüğü gibidir. Renk körlüğü olan insanlar yeşili özlüyor mu? “Hastanedeki en zeki yetim olabilirim”diyor Izidor. “Ama samimi olabilen bir insan değilim. Bu seni evlat edinen anne baba için çok zor, çünkü sana sevgi veriyorlar ama sen hiçbir zaman karşılık veremiyorsun.”

Izidor “normal” bir insan gibi yaşamak istediğini söylese de, hala ABD ve Romanya’daki yetimler hakkında bir çalışma yapıldığında katılıyor. Dünya çapında 8 milyona yakın çocuğun yetimhanelerde yaşadığının farkında. Izidor’un hayali Romanya’da bir ev satın almak ve kendi durumundaki insanlar için bir bakım evi oluşturmak.

Kazadan sonra barıştılar

Ruckel çifti Izidor’u kovduktan iki yıl sonra, aileyi tanıyan bir kuaförde saç kestiriyordu. Kuaför “Ailene ne olduğunu duydun mu?” diye sordu. “Annen ve kız kardeşlerin dün korkunç bir trafik kazası geçirdi. Hastanedeler. ”

İzidor hemen fırladı, işten izin aldı, üç düzine gülle hastaneye koştu.

“Costco’dan geliyorduk” diye hatırlıyor Marlys. “Bir araç bize çok sert çarptı- beş araba birbirine girdi. Hastanedeki birkaç saatin ardından taburcu olduk. İzidor’u aramadım. Konuşmuyorduk. Ama öğrenmiş. Hastanede ‘Ruckel ailesini görmek istiyorum’ demiş. ‘Artık burada değiller’ demişler, bir an öldüğümüzü zannetmiş.”

İzidor hastaneden eve koştu, boykot ettiği eve, nefret ettiği ailesine.

Danny Ruckel kapıda onunla pazarlık yapmadan içeri almayacaktı. “Neden geldin” diye soracaktı, “Bize iyi davranacağına söz veriyor musun?” diyecekti. İzidor söz verecekti. Danny, Izidor’un oturma odasına girmesine, kolları çiçeklerle dolu, gözleri yaşlarla ıslak halde herkesle yüzleşmesine izin verecekti. O gün ayrılmadan önce, İzidor çiçekleri annesinin kollarına bırakıp, daha öncekilerden daha büyük bir gayretle, “Bunlar hepiniz için. Sizi seviyorum” diyecekti. Bu bir dönüm noktası olacaktı. O günden sonra, ailesiyle ilişkisi çok daha yumuşayacaktı.

Ama önce Izidor, evin o ağır, ahşap kapısına yaklaştı. Marlys’in doğum günü için yaptığı fotoğraf albümünü fırlattığı kapıya, çocukken yüzlerce kez öfkeyle arkasından çarptığı, gece yarısı sarhoş gelip kilitli olduğunu gördüğünde tekmelediği kapıya…

Kapıyı çaldı ve bir adım geri çekildi. Ön basamakta durdu. Başı dönüyor, kalbi hızla çarpıyordu. Kabul edilip edilmeyeceğinden emin değildi. “Onları terk ettim, ihmal ettim, cehennem hayatı yaşattım” diye düşündü. Ürperdi, kollarındaki tüyler, koyu yapraklara sarılmış bordo kırmızı güllerin sapları gibi diken dikendi.

Sonra kapı açıldı.

Sinemada bir yazı burun kıvırarak geçirdikten sonra bu hafta iyi filmler var!

Bütün yaz boyunca sinemalar kapalı olduğu için yeni filmleri streaming platformlarından izledik. Yazdıklarıma şöyle bir bakınca büyük çoğunluğuna burun kıvırdığımı gördüm. Bu benim suçum değil, filmler iyi olsaydı tabii ki överdim ama heyhat: sinema için iyi bir yaz olmadı. Yine de insan her ...

Putin muhalifi Navalni’yi kim, neden zehirledi?

Tuhaf bir milletiz doğrusu. Amerikan iç politikasını, hatta zaman zaman Büyük Britanya’nın iç politikasını bile izler bizim gazetelerimiz, TV’lerimiz, web sitelerimiz ama en yakınımızda neler olup bittiğiyle pek ilgilenmeyiz. Yunanistan’dan çeşitli Arap ülkelerine, Ukrayna’dan Gürcistan’a böyle ...

Bir fenomen evlenecek olsa, düğünü bedavaya mı gelir?

Çoğu düğünde tüm gözler tipik olarak gelin ve damat üzerindedir. Ancak evlenenler sosyal medya influencer’ları ise üzerlerindeki göz sayısı yüzbinleri bulabilir. 28 yaşındaki Caila Quinn, New York’ta yaşıyor. 2016’da yayınlanan “The Bachelor”ın 20’nci sezonunda dikkatleri ...