Televizyoncu Cüneyt Özdemir ile ‘sandviçli’ sohbet…

Kendi başına milyon izleyicisi olan bir TV kanalı

DENİZ ALPHAN ve HÜLYA EKŞİGİL

Cüneyt Özdemir tam tabiriyle ‘çekirdekten yetişme’ televizyoncu. Yıllar önce 32. Gün ile hayatımıza girmiş olan ekipten. Son aylarda her akşam ABD’den yaptığı Covid-19 ağırlıklı ustaca canlı yayınlarla kısa sürede her gazetecinin hayalini kuracağı bir izlenirliğe ulaştı. Giderek, üzerinde en çok konuşulan siyasetçileri ilk ağırlayan programcı haline geldi. Onun durumundaki herkes gibi seveni de eleştireni de bol. Türkiye’ye kesin dönüş yapan Özdemir ile yaz günlerini geçirdiği Bodrum’daki evinden konuştuk. Seçtiği yemek, meşgul bir gazetecinin ideal yiyeceği sandviç oldu.

Deniz Alphan: Cüneyt hiç özlemiyoruz seni, zaten her gün evimizdesin…

Hülya Ekşigil: Benim mutfak arkadaşımsın. Yemek yaparken dinliyorum…

Cüneyt Özdemir: Böyle şeyler duyunca şaşırıyorum. Bazen hiç kimse dinlemiyor gibi geliyor.

Deniz: Nasıl öyle geliyor? Sadece telefonunla yaptığın bir programla 1 milyon kişi tarafından izlenmeyi başardın.

Cüneyt: Artık iş ilerledi, fotoğraf makinesi falan aldım, görüntü kalitesi bir anda değişti. Döndüğümden beri biraz fazla Türkiye konuşmaya başladık. Doğal olarak gündem içine çekiyor. Polemikleri izlemek zorunda kalıyorsun… Ben acıktım bu arada, bir yandan da sandviçimi yiyorum.

Deniz: Biz de yemeye başladık… Dış dünyadan haberler benim hoşuma gidiyordu. İnsanlar buradaki gündeme doyuyor zaten.

Hülya: Korona’nın en sıcak zamanlarıydı. Şimdi de geçip gitmiş değil ama, ister istemez tavsıyor.

Cüneyt: Arkadaşlarım, seni her zaman izleyemiyoruz derlerdi, ama Korona’dan dolayı sokağa çıkılamayınca izlendik… Mesela Ali Babacan videosunu yaklaşık 3 milyon kişi izledi. Çarşamba günü konuşacağız diye anlaşmıştık, ama basın danışmanını arayıp pazartesiye almayı önerdik çünkü o gün sokağa çıkma yasağı vardı. Ve bu durum izlenilirliği çok olumlu etkiledi.

Hülya: Ben bu tür hiçbir yayını canlı izlemiyorum. Vaktim olduğunda bakıyorum. Benim gibi yapan çok vardır.

Deniz: YouTube’a giriyorum bazen, konuları ilginç gelenlerden birkaç taneyi peş peşe izliyorum.

Cüneyt: Herkes kendi ritüelini yarattı kimi kahvaltıda, kimi yemek yerken, kimi yemek yaparken izliyor.

Deniz: Korona günleri dediğimiz günlerde kendi başına bir kanal olmuştun, her köşeden muhabirler… Böyle bir izleyici sayısı bekliyor muydun?

YouTube macerası nasıl başladı…

Cüneyt: Bu YouTube macerası şöyle başladı. Reza Sarraf davasında CNN Türk’te New York temsilcisiydim. Cansu Çamlıbel de Hürriyet için Washington’daydı. “Davayı takip etmeyin, haber istemiyoruz, ajanstan kullanacağız” dediler, o daha kontrollü, davadan ne çıkacağı belli değil! Cansu ile gittik ilk davayı izledik, baktık herkes haber geçiyor. Ben de YouTube’dan yayın yapayım belki izleyen olur dedim. O dönem 60 bin kişi takip ediyordu kanalı. Telefonu elimde tutarak, şu oldu bu oldu diye anlatmaya başladım. Güçlü bir Twitter ağım var, 7 milyon kişiye yaklaştı. Türkiye’de onuncu en çok takip edilen kişiyim. O linki Twitter’a koyup dağıttığım zaman bir anda çok sayıda insan gelmeye başladı. 20 günde 150 bin takipçi oldu. Haftada dört gün yayın yapmaya başladım. O sayı hızlanınca, New York’tan ne yapsam, ne etsem diye düşünürken Korona ile günlük yayınlarla 1 milyonu aştı.

Hülya: Şimdi kaça vardı?

Cüneyt: Abone sayısı 1 milyon 30 bin. Videosuna göre değişiyor, yarısını aboneler seyrediyor.

Hülya: Ben abonesi olmadığım birçok yeri takip ediyorum. Abone olmak gerekir aslında değil mi? Abone sayısı fark ettiriyor alınan reklamı. Çok da reklam var sizde.

Cüneyt: Google Premier’i tavsiye ederim. 10 dolar ödeniyor ve hiç reklam görmüyorsunuz. Biz oradan da para kazanıyoruz, gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. O sıkıldığınız reklamları tek tek biz yerleştiriyoruz her üç dakikada bir, ne yapalım ekmek parası…

Hülya: Haklısınız. Allah daha çok versin… Ama seyrederken hoş olmuyor. 10 dolar vermeye değer çünkü çok sık reklam giriyor.

Deniz: Cüneyt, artık kesin dönüş mü yaptın buraya?

 

“Memleketi özledim”

Cüneyt: Yazın Bodrum’dayız, şu andaki gibi. Kışın da İstanbul’da ev tutacağız. Son on yıldır Bodrum’a geliyoruz, ama yazlıkçı gibi değiliz. Burada da çalışıyor, üretiyoruz. Şimdi haftada beş gün yayın yapıyorum. Okullar açılınca oğlanın okulu nedeni ile İstanbul’a geleceğiz. Dört buçuk yıl yurt dışında yaşadık, memleketi özledim. New York idare edilebilir, ama eşimin işi nedeni ile San Fransisco’ya taşındık. Palo Alto buraya çok uzak, saat farkı on saat, uçak sayısı az. Eşimi desteklemek için gitmiştim, onun çok iyi bir kariyeri var ve işi de daha çok oralarda aslında, ama ben, “yoruldum” deyince, “Tamam destek sırası bende, yürü gidiyoruz o zaman” dedi ve birlikte döndük tası tarağı toplayıp.

Hülya: Ona burada da birçok kapı açıktır.

Cüneyt: Silikon vadisi merkezli birkaç yerle konuşuyor, bakalım… Ben her gün bir saat yayın yapıyorum, bu bütün sabahımı alıyor. Kalkınca Türk ve dünya basınını takip ediyorum. Biraz konuk seçimini konuşuyoruz, o mu olsun, bu mu olsun diye. Ercan Kesal ile sözleştik bugün, yeni film çekmiş, onu izledim. Öğleden sonra kendi hayatım başlıyor. Özlemişiz buraları, herkesi görmeye çalışıyoruz. Bodrum’da hayat yavaş ve sakin.

Deniz: Senin mimariye merakın var, eminim eviniz çok güzeldir.

Hülya: Taş duvarlar görüyoruz arkada, nerede ev?

Cüneyt: Yalıkavak’ta Hasan Çalışlar yaptı. İki yatak odalı, ufak bir ev. Burada 2 bin metrekare kapalı alanı olan yazlıklar yaptırıp, sonra kapının yanındaki beş metre kare çardakta oturuyorlar. Kapalı mekan yarışı var. Zeytinliklerin arasında bir ev burası. Neden daha büyük yapmadığımızı soruyorlar. Bir, daha fazla param yoktu. İki, ihtiyaç yoktu.

Deniz: Neler yiyip içiyorsunuz oralarda?

Şarabın da modası var

Cüneyt: Geçen gün bir şarap bağına gittim, Yedi Bilgeler. Çok güzel kırmızı ve beyaz şaraplar aldım.

Hülya: Bodrum civarında birkaç girişimci var şarap yapan. Ama bazıları asla o şarabın karşılığı olmayan fiyatlar istiyorlar.

Cüneyt: Her şeyin modası olduğu gibi şarabın da modası oluyor. Mesela Sarafin Füme Blanc bir ara çok modaydı, sonra Chamlıja konuşulmaya başlandı. Bu yıl Egeo Sauvignon Blanc içiyorum, hafif ve tam yazlık. İçki acayip pahalı. NewYork’ta Türk şarabı buldum Öküzgözü, oradaki fiyatı Türkiye’den ucuzdu. Rakı artık viskiden pahalı.

Hülya: Üstelik viski rakıdan daha az tüketilir bir oturuşta. O hesapla rakı daha da pahalıya geliyor. Aynı şarabın yurt dışında daha ucuz olması da, buradaki vergilerin çok çok yüksek olmasından.

Deniz: Yemeye nerelere gidiyorsunuz?

Cüneyt: Tekne varsa, Leros adasına gideriz, Yalıkavak’a bir saat uzaklıkta. Buradaki bazı yerlere artık gitmiyorum, aşırı pahalı. Adam başı dünyanın parasının ödendiği bir balık lokantasının sahibiyle Metro’da karşılaştım alışveriş ederken. Adamın elinde lakerda kavanozu vardı. 500 lira verip marketten alınmış lakerda yiyorsun bir de.

Hülya: Bu kazık atmasından da korkunç bence. Kazığı atıyorsa, bari lakerdasını da kendi yapsın zahmet edip!

Cüneyt: Esnafımız da aç gözlü ne yazık ki. Bu yıl bir lokantaya gidiyorsun, çakılların üzerinde üç masa, suyun kenarında tatlı, mütevazı bir lokanta. Ertesi yıl gidiyorsun, o çakılların üstüne dev bir iskele yapılmış, masa sayısı da katlanmış.

Hülya: İşte o ‘geçmiş olsun’ aşaması…

Cüneyt: Bir sonraki yıl iskele sayısı üçe çıkıp hesap da üçe katlanıyor zaten. Ama bu arada mutfak büyümüyor. Lokanta olmuş üç yüz kişilik, mutfak hala otuz kişi kapasiteli. Bu sefer gidip Metro’dan doldurup getiriyor mezesini. Ve hiçbir özelliği de kalmıyor tabii.

Deniz: İstanbul’da da aynı durum var. Eskiden her meyhanenin bir aşçısı, onun da mezesine yansıyan bir tarzı vardı. Şimdi birkaç yer hariç, hepsi fabrikadan alınma, standart mezeler satıyorlar.

Hülya: Şuna da üzülüyor insan, Yunan adalarında, Türklerin akın akın gittiği lokantalar da dahil, büyük bir çoğunluğu ne değişiyor, ne yerini büyütüyor ne de fiyatları roket gibi yükseliyor. Tarzı neyse, onu koruyor. Sadece bir para kazanma biçimi değil, bir hayat tarzı o çünkü.

Cüneyt: Marinaya bir Rus oligarkın yatı gelmiş. O kadar büyük ki, girememiş içeri zaten, dışarıda demirlemiş. Bir arkadaşımdan rica etmişler gidip biraz tavsiyelerde bulunsun diye. Gitmiş ki, yatın içinde plaj yapmışlar, kapalı havuzlar vs. Asansörle altıncı kata çıkılan bir yat! Neyse, oligarkla konuşurken lokanta tavsiye etmeye gelmiş sıra, orası, burası derken, “Et seviyorsanız, Nusret’e gidersiniz” deyince oligark, “Oraya dün akşam gittik, ama çok pahalıydı, bir daha gitmeyiz” demiş. Düşünün…

Hülya: Tabii, dünya kadar paran olması enayi olduğun anlamına gelmez.

Deniz Alphan ve Hülya Ekşigil’in bu haftaki yemek sohbetlerinin konuğu Cüneyt Özdemir, pandemi sırasında ABD’den başlattığı YouTube günlük yayınlarını şimdi kesin dönüş yaptığı Türkiye’de sürdürüyor. Alphan ve Ekşigil, Özdemir ile hem bu çok izlenen yeni tür yayıncılığın hikayesini konuştu hem de hazırladıkları sandviç çeşitlerinden bahsettiler.

 

Mimoza, Müptelal, Sysyphos

Cüneyt: Bazı yerlerin tadını çıkarmak için gündüz gidiyorum artık. Mimoza öyle gittiğim bir yer mesela… Onun dışında pek bilinmeyen hoş yerler de var. Geçen gün Mustafa Oğuz tavsiye etti, Müptelal diye bir kafeye gittim, hatta oradan yayın da yaptım. Gümüşlük çarşısının içinde Amsterdam’da bir yere gelmiş gibi oluyorsunuz birden. Sahibi yılın yarısını Hollanda’da geçiriyor. Akşam tek menüyle yemek yapıyorlar. Çok hoş. Geçen akşam başka bir yere yemeğe gittik. Saat onda daha sen yemeğini yerken gümbür gümbür müzik başlıyor. Konuşamıyorsun bile. Kaçarak çıktık. Korona kurallarıyla erken kapayınca böyle bir alışkanlık olmuş galiba…

Hülya: Yoo, çok daha önce başladı o yüksek müzik merakı. Birçok yere sırf bu yüzden gitmiyorum.

Cüneyt: Yemek yerken konuşabilmek istiyor insan…

Hülya: Zai çok güzel bir yer. Gidiyor musunuz?

Cüneyt: Duydum ama, daha fırsat olmadı.

Hülya: Sadece Bodrum’da değil, Türkiye’de de bulunmayacak özellikte ve güzellikte bir yer.

Cüneyt: Gümüşlük’te, Off Gümüşlük tarafında, koyun sonunda Sysyphos diye bir yer keşfettik, orası da çok sakin. Basit ve hoş bir yer bulmak en zor olanı.

Deniz: Yurt dışında yaşarken müdavimi olduğun lokantalar var mıydı?

Cüneyt: Olmaz mı? Bir gün Hasan Cemal geldi New York’a; Selçuk Şirin, o ben, 3 Giovani diye bir İtalyan lokantasına gittik.

Deniz: Tesadüfe bak, 30 yıl kadar önce Noel zamanı New York’a gitmiştik ve o gün her yerin kapalı olduğunu fark etmiştik. Elimde bir liste, tek tek aradım, bir tek bu lokanta açıktı. Barmen ve biz dört arkadaştan başka kimse yoktu, güzel vakit geçirmiştik. Galiba adının yazılışını değiştirdiler…

Cüneyt: Şimdi de o adamın oğlu var herhalde barda. Bir şarap açtık. Önce ben Hasan Abi ile kavga etmeye başladım. Sonra Selçuk Şirin’le Hasan Cemal tartışmaya başladılar. Sonunda hep birlikte bağrışmaya başladık! Öğle yemeği servisi bitti, ama biz bitirmedik, barmen de geldi oturdu hatta ve sonunda altı şişe şarap içerek kalktık oradan. Müdavimi olduk lokantanın, her New York’a geleni oraya götürdüm. Adamların menüsünü de bozduk, her şeyi ortaya getirtip mezeciye çevirdik lokantayı.

Hülya: San Fransisco da New York’u aratmaz yemek konusunda, hatta malzeme çok daha iyi…

Cüneyt: Biz Palo Alto’daydık. Orada herkes çok para kazanıyor, ama harcayacak vakitleri yok, onun için çok şık lokantalar açılıyor habire. Çok iyi Hint, Asya mutfakları vardı. Lokantası olan bir Türk’le arkadaş oldum, Dino, acayip güzel çiğ köfte yapıyordu. Türkiye’de yemediğim kadar çiğ köfteyi Palo Alto’da yedim sayesinde! Oradaki lokantaların da tadı kaçtı tabii sonra Korona ile. Siz gidiyor musunuz dışarıda yemeğe?

Deniz: Hayır, virüs yüzünden bu günlerde sadece yakın arkadaşlarımızın evine gidiyoruz.

Cüneyt: Ben de küçük bir çevreyle sosyalleştiğimi fark ettim. İnsanlar “Evde ne yapıyorsun, niye çıkmıyorsun?” diye soruyor. Mutluyum evimde, niye çıkayım?

Deniz: İstanbul’da beğendiğin yeni lokantalar var mı?

Cüneyt: Turk’a gittim, çok iyiydi. Araka’yı da çok, çok beğendim.

Deniz: Sizin evde kim yapıyor yemekleri?

Cüneyt: Gönül Hanım var, buralı. O yapıp yolluyor bize. Ama Amerika’da pandemi sırasında Zeynep müthiş lezzetli yemekler yaptı. Ben de bulaşık konusunda uzmanlaştım. Bulaşık makinesi yerleştirme konusunda müthiş yöntemler geliştirdim.

Deniz: Çalışmak dışında neler yaptın bu süreçte?

Cüneyt: Film ve dizi seyrettim. O kadar sürreal bir dünyaydı ki zaten, özellikle ilk günlerde ekranın karşısından ayrılamadım. Hatta düzenli yayın yapmaya da bir arkadaşım, “Önce Fatih Portakal’a sonra sana bakıyoruz” deyince geçtim. Demek ki yeterli bilgi akışı yok, böyle bir boşluk var, diye düşünüp her gün bir saat Korona ağırlıklı yayın yapmaya başladım.

Meşhur kahkaha!

Deniz: Şu meşhur kahkahalarına aldığın tepkileri de anlat.

Cüneyt: Bir arkadaşım diyor ki, yeni Kemal Sunal sensin. Kendi kendinin karikatürüne dönüşmüş ciddi adamlarla dolu ortalık. Biri de böyle olsun…

Deniz: Sen zaten öyle suratsız, ciddi biri değilsin ki. Nereden çıktı bu kahkaha?

Cüneyt: Her şey o kadar trajik ki zaten, sonunda kahkahayı patlatıyorsun. Bir de YouTube ile televizyondaki kitle aynı değil. Çok genç izleyicim var. Kahkahalarımı birbiri peşine dizip paylaşmışlar, Cüneyt Özdemir delirdi, diye. Selçuk Şirin de bana kızıyor, “Kaç yıllık gazetecisin, düştüğün hale bak” diyor. Ama ben işin nereye gittiğini görüyorum.

Hülya: Kahkahanın süresi uzayabiliyor bazen… ama ben şu ‘ergenler’ muhabbetine daha çok takılıyorum. Onu duyunca, benim ne işim var, bu program onlar için hissi geliyor.

Cüneyt: Onlarla monologdan bir diyalog çıkarmaya çalışıyorum. Kendi dillerinden konuşunca, normalde ilgilenmeyecekleri konuları bile dinleyebiliyorlar. Öyle farklı bir kitle ki, “Abi sen gazeteciymişsin, ” diye mesaj atıyor. YouTuber sanıyor beni!

Hülya: Konuşmanın sonuna geldik, ama yemeklere sıra gelmedi. Sandviçlerimizi anlatıp bitirelim.

Cüneyt: Kendi bahçemizden zeytinyağı çıkarıyoruz. Ondan sürdüm ekmeğe. Izgara tavuk, Cıngıloğlu’nun beyaz peynirini, ızgara zeytinini ve pazardan alınmış sarı domates koydum. Bahçedeki küçük bostanımızdan biber ve Zeynep’in annesinin kurdurduğu turşudan ekledim. Buradaki fırında susamlı güzel bir ekmek var, hepsi onun içine girdi. Yanında da Eker’in nefis ayranından içiyorum.

Deniz: Benimki biraz Basri sandviçi gibi oldu. Dilimlere labne sürdüm biraz ve bir katına akşamdan kalan patlıcan, roka, domates koydum. Bir katında da bizim Narin kasabın yaptığı salam ve kaşar peyniri var. Ekmeğin arasına ne koysan güzel oluyor.

Hülya: Ekmeğin arasında bir şey yenecekse, ben hakkımı pide için kullanırım. Patlıcan kızartıp, kapya biberi közledim. Biraz közlenmiş biberden, bir dilim domates, taze kekik ve Antakya’nın tuzlu keçi yoğurdu ile bir sos yaptım. Pidenin iki tarafına bunu sürüp patlıcan, biber ve beyaz peynir koydum. İyice de bastırdım. Şahane oldu.

Cüneyt: Ben de fark ettim ki ekmeği özlemişim, çoktandır yememeye çalışıyordum.

Deniz: Şartlandık, ekmek gibi güzel bir şeyden uzak duruyoruz. Sohbetimiz ekmek yemek için iyi bir fırsat oldu!

“Osman Kavala’nın hapiste olması çok, çok üzücü”

Ümit Boyner, kamuoyunun TÜSİAD Başkanı olduğu yıllardaki sözünü sakınmayan tutumuyla tanıdığı bir isim. Mesleki alanı finansman olan Boyner, 2006 yılından beri de Boyner Grubu’nun yönetim kurulu üyesi. KAGİDER kurucusu olmaktan TEGV, Tohum gibi vakıfların yönetiminde yer almaya kadar çok sayıda ...

“Başkaları normal hayatını yaşıyor, bir biz mi enayiyiz?”

Gülsün Karamustafa ‘Evde Kal’ günlerinde herkes gibi evindeydi, ama bir yandan da başarı ile sonuçlanan çok büyük bir işin peşindeydi. İspanya’da vaka sayısının zirvede olduğu dönemde uzaktan kumanda ile Institut Valencia d’Art Modern’de açılan sergisinin hazırlıklarını ...

“Türkler, hamur olsun taştan olsun diye düşünüyor”

Bu haftaki konuğumuz oyuncu, şarkıcı Deniz Türkali. Çok renkli bir ailenin üyesi: Vedat Türkali’nin kızı, Atıf Yılmaz’ın eşi, Zeynep Casalini’nin annesi, Barış Pirhasan’ın ablası… Konuğumuzun renkli ve çok yönlü hayatının bir durağında da, o dönemde İstanbul’un en sevilen mekanlarından olan ...