Kim Cyborg olmak ister?

İnsanın beyninin bir bilgisayarla birleşmesi teknolojisine Beyin Makina Arayüzü BMA adı veriliyor. BMA’nın gerçekleşmesi için aynı anda hem beyni tam olarak okumayı başarmamız hem de beyne bilgi yazmayı becermemiz gerekiyor. Eğer bu gerçekleşirse, hepimiz birer “Borg” olabiliriz.

HİKMET CAN PERTAN

Burada birkaç kez anlatmaya çalıştım, bilim dünyası ve bazı özel şirketler “Beyin Makine Arayüzü” (BMA) adı verilen bir sistem üzerinde çalışıyor epeydir.

Geçen hafta son olarak, Tesla’nın ve SpaceX’in sahibi Elon Musk’ın şirketi Neuralink bu alanda son yaptıkları şeylerle ilgili açıklamalarla gündeme geldi.

Baştan söyleyeyim, BMA henüz başarılmış bir şey değil; gerçek anlamda başarılıp başarılamayacağı da şüpheli. Şimdilik bir hayal, bir ütopya.

BMA aynı anda iki şeyi becerdiğinde “başarılmış” kabul edilecek: İnsan beynini doğru biçimde okumayı ve insan beynine bilgi yazabilmeyi.

Bu hafta tam Elon Musk’ın ve şirketi Neuralink’in konuyla ilgili açıklamalarını okurken birkaç haftadır Kindle’ımda okunmayı bekleyen bir kitap, “Artificial You: AI and the Future of Your Mind” (Yapay Sen: Yapay Zeka ve Aklınızın Geleceği) aklıma geldi. Döndüm onu okumaya başladım ve başladığımdan beri de elimden bırakamıyorum. Kitabın yazarı, aynı anda çok şeyi birden beceren müthiş bir bilim insanı olan Susan Schneider. Aynı anda hem bio-astronom, hem felsefeci hem de sinir bilimci olan Schneider, elimden bırakamadığım kitabında işte bu BMA teknolojisini tam anlamıyla enine boyuna kurcalıyor.

Ben, itiraf edeyim böyle bir imkan (yani BMA) olduğunu kitapları Türkiye’de de çok satan sinir bilimci David Eagleman’dan öğrendim. Eagleman’ın “Beyin 2.0” adını verdiği proje ve hayal, insan beyninin arada başka bir aracı olmaksızın, yani bir klavye kullanmaya veya konuşmaya veya el kol hareketlerine ihtiyaç olmaksızın bilgisayara ve internete bağlanmasını öngörüyor.

Schneider, kitabının bir yerinde bu fikri daha da ileri götürmüş.

Matematik dehası olma paketi

Diyelim yıl 2040 olsun. Alış verişe çıkmışsınız. Karşınızdaki tabelada, “Center for Mind Design” yazıyor. Yani “Akıl Tasarım Merkezi.” Giriyorsunuz dükkandan içeri, satıcı yanınıza yaklaşıyor, “Özellikle aradığınız bir şey var mı” diye soruyor.

Hayır, o dükkanda ne satıldığını bilmiyorsunuz. Satıcı hemen anlatmaya başlıyor: “Bakın, bu ürünümüzün adı Hesap Makinesi. Eğer hesap makinesi paketini satın alırsanız, beyninize müthiş bir matematiksel hesaplama gücü yüklüyoruz. Şu ürünümüzün adı ise ‘Zen Bahçesi.’ Eğer bunu alırsanız, canınızın istediği her anda ve her yerde meditasyon yapabiliyorsunuz.”

Nasıl oluyor bütün bunlar? Beyninize bir mikro işlemci yerleştiriyorlar dükkanda ve hop anında siz bazı süper beyin yeteneklerine sahip oluyorsunuz. Mesela sizi ressam veya tasarımcı yapıyor bir ürün; bir başkası sizi dışa dönük, hoşsohbet, aranan ve sevilen bir insana dönüştürüyor. Bir diğeriyle kendinize beğendiğiniz kimi siyasi veya idari liderlerin özelliklerini yükleyebiliyorsunuz.

Satıcı sizi bilgilendiriyor. Bir ürün daha var, henüz klinik deneyleri tamamlanmadı ama pek yakında gelecek, bu ürünün adı “Birleşme.” Bu ürün tek bir parçadan değil bir dizi parçadan oluşuyor ve bu ürünü satın alan müşteriler zaman içinde kendi akli melekelerini bulutta onlar için ayrılmış terabaytlarca alana aktarabiliyorlar.

Hayal ama milyarlar harcanıyor

Bu satırları okurken kendinizi birden “bilim” yazısı değil, bir “bilim kurgu” okuyor hissetmeye başladınız, biliyorum ama öyle düşünmeyin: Burada yazdığım ve yazmadığım pek çok şeyin hayali şimdiden kuruluyor, bu hayaller gerçek yapılmaya şimdiden çalışılıyor.

Şöyle düşünün: Daha şimdiden Neuralink, Kernel, Facebook gibi şirketler ticari anlamda BMA geliştirmek için milyarlarca dolar harcıyorlar. Böyle bir ürün başarılı olup ticarileştiğinde ne olacak sanıyorsunuz? Bu şirketler ürünleri insanlığa hediye mi edecekler? Elbette bu işten para kazanmaya çalışacaklar; daha şimdiden çalışıyorlar zaten.

Hiç düşündünüz mü, şu andaki haliyle Facebook veya YouTube veya Twitter nasıl para kazanıyor diye? Her şeyi aslında siz yapıyorsunuz, filmi çeken, yazıyı yazan, fotoğrafı paylaşan, bir resmin altına zekice komik bir şey yazan sizsiniz, benim. Bütün içeriği biz yaratıyoruz ama parayı bu şirketler kazanıyor. Bizi bedavaya, üstelik gönüllü olarak çalıştırıyorlar ve kendi ceplerini dolduruyorlar.

BMA geliştirildiğinde de aynı şey olacak: Gerçekte ticari olan şey bizim beyinlerimiz ve vücutlarımız olacak. Onu bize geri satacaklar ve para kazanacaklar.

BMA’nın iyi tarafları, kötü tarafları

Bugün bizim tüketim alışkanlıklarımızla ilgili topladığı bilgileri en yüksek para verene satan Facebook, YouTube, Twitter gibi kuruluşların bir de bizim bio-metrik bilgilerimize, düşüncelerimize, hayallerimize sahip olduğunu düşünebiliyor musunuz? O bilgiyi kime kaça satarlar acaba?

Bütün devrimsel yeni teknolojiler gibi BMA da iyi taraflarıyla kötü tarafları arasında ince çizgi olan bir teknoloji olacak. Evet, bir yandan omurilik felçlileri yürüyebilecek, körler görebilecek, eğitimden bilgi akışına kadar her şey çok daha ucuz ve kolay hale gelecek. Ama bir yandan da diktatörlük bir düğmeye basmak kadar kolay hale gelebilecek, az önce söylediğim gibi bizim verilerimiz ticari olarak satılacak, başkalarına para kazandıracak.

Konuyu düşünürken iki tarafına birden bakmak lazım. Bazılarımız, parayı verip bu cihazlarla kendi akli melekelerimizi en yükseğe çıkartırken bazılarımız belki de bu cihazlara hiç erişemeyecek ve iyice geride kalacak, eşitsizlik iyice büyüyecek.

Bazılarımız BMA aracılığıyla kollektif bir aklın parçası haline gelecek ve belki şu an içinde yaşadığımız dünyanın temel kurucu ilkesi olan bireysellik rafa kalkmaya başlayacak; kollektif iyilik için bazı bireylerin feda edildiğine tanıklık edeceğiz. (Düşünün, korona virüsü dünya ekonomisine ve tek tek her birimize ne büyük bir maddi zarar verdi. Kollektif akıl, gelecekte böyle bir salgın ortaya çıktığında bugünkü zarar gibi bir şey yaşanmasın diye salgını yok etmek için hasta olan herkesi yok etmeye karar verirse ne olacak?)

Borg kollektifine katılmak ister misiniz?

Meraklıları biliyor, ünlü Star Trek serisinin “Yeni Kuşak” bölümünde insanların karşısına “Borg” adlı bir “uygarlık” çıkar. Bu uygarlık makine ile insansı varlıkların bir araya gelmiş halinden oluşmaktadır; tam olarak bir “kollektif”tir; bazen topluluk çıkarı için koca bir gemiyi bile feda edebilir. Bir ortak aklı vardır; her bir Borg bu ortak aklın hem kendisidir hem de parçası. Her zaman kollektifin ortak çıkarı için hareket eder; o ortak çıkar da kollektife mümkün olduğu kadar çok sayıda farklı canlıyı ve uygarlığı katmaktır.

İnsanla makineyi birleştirmeyi amaçlayan BMA tam olarak bu “Borg” teknolojisi işte. Zamanında dizi senaristlerinin hayalini kurduğu şeyi birileri gerçek yapmaya çalışıyor.

Kitabını okumaya devam ettiğim Susan Schneider sadece bu Borg tehlikesinden de söz etmiyor.

AmazonPrime adlı internet video streaming servisine aboneyseniz eğer, size çok eğlenceli bir dizi olan Upload’u tavsiye ederim. Bu dizide anlatılan dünyada, insanlar isterlerse kendilerini “bulut”a yükleyerek ölümsüzlüğü elde edebiliyorlar. (Tabii parası olanlar.)

Dizinin tarif ettiği “cennet” veya “ölüm sonrası hayat” sanal birer tatil köyünden ibaret. Evet gayet lüks, evet yemekler güzel falan ama sonuçta izole bir hayat. Bugün koronavirüs tecrübesinin ardından hepimiz izole hayatın nasıl bir şey olduğuyla ilgili bir fikre sahibiz, hele 65 yaş üstü olanlar iyice sahipler.

Uzaktan bakınca ilk birkaç hafta güzel gözükebilir ama bir an bu izole hayatın sonsuzluğa kadar devam edeceğini düşünün…

Sonsuza kadar var olmak iyi bir fikir mi?

Şimdi kendi bilincimizi internete yüklemek hoş bir şeymiş gibi gözüküyor belki ama o bilincin birisi onu silene kadar, büyük ihtimalle de sonsuza kadar orada kalacağını hiç unutmamak lazım. Sonsuzluk, sahiden çok uzun bir süre.

Bir başka internet video streaming platformu olan Netflix’de izlenebilen “Altered Carbon” adlı dizi de benzer bir şeyi anlatıyor: İnsan bilinci minik bir diske kaydediliyor ve vücuttan vücuda aktarılabiliyor; hatta yeterince zenginseniz belirli aralıklarla bilincinizin yedeği de sürekli “bulut”ta bir yerde tutuluyor. Yine eğer yeterince zenginseniz kendi orijinal vücudunuzu klonluyorsunuz ve sonsuz bir gençlikle sonsuz bir hayata sahip olabiliyorsunuz.

Başlangıçta hoş gibi gözüküyor ama aslında değil. Sonsuzluk, sahiden çok uzun bir süre.

Yazının başında sözünü ettiğim David Eagleman’in çok uzun süre The New York Times’ın çok satarlar listesinde yer almış bir başka kitabı var, adı Sum (Toplam). Bu teknik bir kitap değil, bir çeşit kısa ve popüler felsefi denemeler derlemesi. Yazar, ölümden sonra hayatla ilgili akla gelebilecek bütün fikirleri tek tek derlemiş ve bunlar hakkında yazmış. (Dinin alanına girmemeye de özel dikkat göstermiş.)

Cylon’lar bile ölmeyi arzuladı

Beni en etkileyen anlatımlardan biri şöyleydi: Ölüm iki aşamalı bir şey. Önce bu dünyada ölüyorsunuz ve öteki dünyaya gidiyorsunuz. Ama sonra bu dünyada adınız son kez anıldığında ve bir daha anılmamaya başladığında öteki dünyada da ölüyorsunuz.

Öteki dünya gerçekten ve son olarak ölmeyi bekleyenlerle dolu. Bazıları çok şanslı, birkaç on yılda ölüyorlar. Ama bazıları o kadar şanslı değil, mesela eski filozoflar, büyük besteciler vs sürekli isimleri bu dünyada anıldığı için bir türlü öteki dünyada ölemiyorlar.

Bu yazıyı bir başka popüler TV dizisinden hatırlatmayla bitireyim. Benim çocukluğumun TRT’sinde izlediğim, sonra 2004-09 yılları arasında bir kez daha yapılan Battlestar Galactica’da (Savaş Yıldızı Galactica) “cylon”lar, yani daha önce insanlar tarafından geliştirilen ama sonra kendileri evrimleşip insanlara savaş açan robotlar bir evrim daha geçirmiş; aynen insan gibi olan “cylon” da yapmışlardır.

Bu insansı “cylon”lar, ölseler bile aslında ölmemektedirler; çünkü kaldıkları yerden yeniden doğmaktadırlar. Burada bütün diziyi özetlemeyeyim ama hep bu “cylon”lar aslında insan olmak istemektedir. Ve bir noktada gerçekten insan olmanın yolunun gerçekten ölmekten geçtiğini anlarlar.

Yani sonunda yapay zeka bile ölmenin ve bir gün öleceğini bilmenin ne denli ayırt edici bir insan özelliği olduğunu kavrar.

Bugüne kadar yaygın inanış, insanların 13 bin yıl kadar önce, buzul çağının sonlarında Bering Boğazı üzerinden Asya’dan Amerika kıtasına geçtiği ve öyle yayıldığı şeklindeydi. Oysa son dönemde ortaya çıkan yeni arkeolojik kanıtlar özellikle Güney ve Orta Amerika’ya insanların deniz yoluyla ve Pasifik Okyanusunu açarak geldikleri, bu gelişlerin de bugünden 36 bin yıl öncesine kadar uzandığını gösteriyor.

 

Amerika kıtasına ilk insan ne zaman gitti?

Bugün bildiğimiz modern insanın kökeninin Afrika olduğunu biliyoruz. “Homo sapiens” adı verilen bu ilk insandan önce de insana benzeyen, hatta insanla aynı özellikleri taşıyan türler olduğunu da biliyoruz.

Eskiden Afrika’da tek bir yerden söz ederdik insanın ilk çıkış noktası diye, ama artık birden fazla noktadan başlangıç olduğunu ve hatta “Homo sapiens” ile Neanderthal insanın çeşitli yerlerde birbiriyle karşılaştığına, yer yer savaştığına yer yer de birbiriyle çiftleşerek melez bir ırk yarattığına dair teorilerimiz de var.

İnsanın kökeniyle ilgili tartışma bir yana, insanın dünya üzerine belli bir dar coğrafyadan çıkıp yayıldığına dair bir tartışmamız yok.

Burada merak edilen konulardan biri, insanın Amerika kıtasına nasıl ulaştığı ve ne zaman ulaştığı…

Biliyorsunuz yaygın teori, buz çağının sonlarında Asya’nın ucundan, halen donuk durumdaki bugünkü Bering Boğazı’ndan geçen insanların Kuzey Amerika’ya yayıldığı şeklinde. Evet ama bir de koca Güney Amerika var. Yakın zamana kadar, Bering Boğazı üzerinden gelen insanların güneye de indiği düşünülüyordu. Bu teoriye göre ilk insan Amerika kıtasına bundan 16 bin yıl kadar önce gelmişti; çünkü buzullar anca erimiş ve insanların geçmesine izin veren “geçit”ler ancak oluşmuştu.

33 bin yıl önce denizden geldiler

Artık bu düşünce değişiyor. Güney ve Orta Amerika’nın pek çok yerinde 70’li yıllardan itibaren bulunmaya başlanan eski insan yerleşimleri ve mağaralar, Amerika kıtasına ilk gelen insanların deniz yoluyla geldiğine ve bu gelişlerin de bugünden 33 bin yıl önceye kadar dayandığına işaret ediyor.

Peki denizden nereden geldiler ve neyle geldiler?

Bugünkü Endonezya’dan Polinezyaya kadar yayılan Pasifik adalarına insanlar ana karadan basit bazı deniz araçlarıyla ulaştılar ve yerleştiler. İşte o insanların çocukları, yine basit bazı deniz araçlarıyla Orta ve Güney Amerika kıyılarına kadar da ulaştı yeni teoriye göre. Bu teoriyi destekleyen, yani çok daha erken gelindi diyen teoriyi destekleyen deliller; Kuzey Meksika’dan, Brezilya’nın bir ucuna, hatta Şili’ye kadar pek çok yerde mevcut. Ama daha kuzeyde, yani bugünkü Amerika Birleşik Devletleri sınırları içinde böyle bir erken göçü doğrulayan veya güneyden kuzeye çıkışı gösteren arkeolojik kanıt henüz bulunmuş değil.

O yüzden, Kuzey Amerika yerlileri ile Güney Amerika yerlilerinin kökenleri birbirinden farklı. Ayrıca Amerika’ya ulaşma zamanları arasında da en azından 10 bin yıl fark var. Dile kolay, 10 bin yıl.

Colomb’un pabucu dama

Kuzey Amerika yerlilerinin Asya’dan, Bering Boğazı üzerinden geldiğine ilişkin teori yerinde duruyor, hatta bu yönde kanıtlar artıyor. Ama aynı şey Güney Amerika yerlileri için geçerli değil. Onlar çok daha önce, deniz yoluyla koca Pasifik okyanusunu aşarak gelmişler.

Bizler okullarda Amerika kıtasının 15. yüzyılda Chiristof Colomb tarafından “keşfedildiği”ni öğrendik ama bu bilgi doğru değil. Kıtaya ilk insanlar Colomb’dan onbinlerce yıl önce çıkmış, orada muazzam uygarlıklar geliştirmişti. “Keşif” derken Batı Avrupa’dan gelenler kastediliyorsa, bu da doğru değil. Colomb’dan yüzyıllar önce Vikingler bugünkü Kanada’ya çıkmış, orada yerleşimler kurmuş, Amerikan yerlileriyle de karşılaşmıştı.

Meraklısına şu haberi tavsiye ederim, bu yazı da oradan derlendi: https://www.nature.com/articles/ d41586-020-02137-3

‘Kripto Haydut’ sanal paraları çalmanın en kolay yolunu bulmuş

Hiç kripto paranız oldu mu? Benim oldu. Yıllar önce bir alışveriş için Amerika’da birisine 1 Bitcoin’den az bir para göndermem gerekiyordu, mecburen bir ‘kripto cüzdanı’m oldu. Şimdi yıllar sonra aynı cüzdanı bu yazıyı yazmak için tecrübe olsun diye yeniden kullandım; bu sefer 1.36 Ethereum ...

Dünya sigarayı bıraktı ama akciğer kanseri yine de azalmadı

Korelasyon, birbirinden bağımsız iki farklı şeyin birlikte oluş sıklığına istatistik analizde verilen isim. Mesela otomobil kazalarının sayısındaki artışla -bir haftayı bulan, hatta geçen- dini veya milli bayram tatilleri arasında bir ilişki var. Tatil oluyor, insanlar arabalarına binip ...

Gözümüzle gördüğümüz, elimizle tuttuğumuz şeyin gerçek olduğundan emin olabilir miyiz?

Sağolsun, Alev Alatlı sayesinde ülkemizde “Schrödinger’in Kedisi” lafını duymayan kalmadı. Alev Alatlı’nın bu iki kitaplık serisi sayesinde çok sayıda insan “Schrödinger’in Kedisi” lafını biliyor ama sadece Türkiye’de değil dünyada da çok az sayıda insan bu önemli düşünce deneyinin tam olarak ...