Milyonlar açlık sınırında, hükümet döviz peşinde

İhracatı arttırmadan ve bu arada dış ticaret açığı vermez hale gelmeden Türkiye’nin kısa vadeli döviz sıkıntısını aşması kolay gözükmüyor. Ekim ayına kadar geçerli olarak örülen gümrük duvarları bakalım bu dövizi ülkemize getirecek mi, Merkez Bankası’nı ve Hazine’yi biraz olsun rahatlatacak mı? Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bakanlar Berat Albayrak ve Zehra Zümrüt Selçuk'u zorlu bir sınav bekliyor.

NECLA GECE

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a soracak olursanız, salgının yarattığı ekonomik durgunluktan korunmak için verilen desteklerin toplamı 250 milyar lirayı aştı.

Aştı ama bu paranın çok önemli bir bölümü kredi olarak şirketler kesimine ve bir ölçüde de esnafa verildi. Geçen hafta içinde hem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hem de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk açıkladı, devlet kesesinden doğrudan gelir desteği olarak veya İşsizlik Sigortası Fonu’ndan aktarılan para aslında 11.5 milyar lira.

Tam olarak böyle kıyaslamalar yapmaya imkan yok belki ama örneğin Amerika’da bütün vergi mükelleflerine 1200 dolarlık çek gönderildi. Birleşik Krallık’ta devlet krizden etkilenen sektörlerde işçi maaşlarının yüzde 80’ini ödüyor. Almanya’da da federal hükümet işçi maaşlarının yüzde 70’e varan kısmını üstlenmiş durumda. Benzer şekilde neredeyse bütün Batı Avrupa ülkelerinde istihdamı korumak, satışları ve üretimi duran şirketlerin işçi çıkarmasını engellemek için destekler veriliyor. Türkiye de aynı şeyi yapıyor; ücretsiz izne çıkarılan işçilere ayda 1200 lira veriyor, ayrıca “kısa çalışma” adı verilen düzenlemeye başvurma yeterliği olanlara da ücretlerinin yüzde 60’ını ödüyor.

Gerçek işsizlik rakamları ne?

Ancak hem Türkiye’de hem de başka ülkelerde kayıt dışı çalışma da, gündelik işlerle geçinme de çok yaygın. Bu yüzden hükümetler engellemeye çalışsa da işsizlik artıyor. Türkiye’de henüz rakamları bilmiyoruz ama büyük olasılıkla burada da ciddi bir işsizlik başlamış durumda. Zaten Bakan Selçuk’un açıkladığı rakamdan görüyoruz, halen 600 bine yakın insan İşsizlik Sigortası Fonu’ndan işsizlik maaşı alıyor. Bu maaşın belli bir süre için verildiğini unutmamak gerek. (Türkiye’de işten eleman çıkartmak kanunla yasaklandı.)

Türkiye’nin ve Kıta Avrupası ile Birleşik Krallık’ın işçileri korumaya çalışan bu politikalarına karşılık ABD’nin hiç öyle bir girişimi yok. O yüzden daha şimdiden bu ülkede işsiz kalanların sayısı 33 milyonu buldu. 6 hafta gibi kısa bir süre içinde ABD’de işsiz kalanların sayısı, Türkiye’nin toplam istihdamından fazla ve bu insanların çoğunun herhangi bir sağlık sigortası güvencesi de yok. ABD’de bu resmi işsizlik rakamının üzerine hizmet sektöründe çalışan kayıt dışı göçmenleri de ilave etmek lazım. O zaman gerçekte işsiz kalanların sayısı belki 50 milyona dayanıyor.

Dünya çapında bir büyük insani felaketten söz ediyoruz; Türkiye de bu felaketten payına düşeni, hatta ülkemizin geçmişten gelen ekonomik sıkıntıları düşünüldüğünde payına düşenden de fazlasını aldığı görülüyor.

Yine Sosyal Politikalar Bakanı Selçuk’un açıkladığına göre Türkiye çapında 5 milyon 400 bini aşkın aileye de ayda 1000 lira doğrudan nakit desteği veriyor devlet. Bu destek, salgın öncesinde 2 milyon aileye yönelikti; demek ki ilave 3 milyon aile daha geldi buraya. Bu ailelerin büyüklüğünü ortalama 3.5 kişi olarak varsaysak 1000 lira yardıma muhtaç 10.5 milyon ilave yurttaştan söz ediyoruz. Doğrudan gelir desteği alan toplam aile sayısından yola çıkacak olursak, 19 milyonu aşkın yurttaş ediyor. Yani kabaca her beş kişiden biri.

Devletten verilen yardımın ailede eşit paylaşıldığını düşünsek, birey başına ayda 282 lira düşüyor.

Devletin daha fazla para vermesi gerektiğini söyleyenler var. Evet elbette bu söylenebilir ama devlet de esasen fakir bir devlet, daha fazlasını vermeye parası yok. (Daha fazla yardım talep edenler hemen devletin araç geçiş garantisi, yolcu gelme garantisi ve hasta sayısı garantisi vererek inşa ettirdiği köprü, otoyol, havaalanı ve hastaneler için müteahhit şirketlere bu garantilerin gereği olan paraları tıkır tıkır ödediğini söylüyorlar ve eleştirilerinde de haklılar, devletin parası yok değil, bu paranın paylaşımı sorunlu.)

Devlet daha çok versin veya vermesin, burada önemli olan ülke nüfusunun beşte birinin hayatta kalabilmek için devletin eline bakıyor olması. Esas anormallik burada. Türkiye’de 2018’den beri yoksulluk sınırının altında yaşayan nüfusun miktarı artıyor, son salgınla birlikte gelen derin ekonomik durgunluk bu sayıyı çok daha fazla artırdı.

Geçen hafta HaftalıkGazete’de Ömer Can’ın siyasi analizinde bu devletten yardım alan yoksulların sayısının artmasının Ak Parti’nin ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçilme şansını artırıyor olabileceği söyleniyordu. Meselenin kısa vadeli siyasi analizi bir yana, yoksulluğun bu denli artıyor olması ülke açısından son derece alarm verici bir durum. Türkiye yoksulluk sorununu önümüzdeki birkaç yıl içinde hafifletmeye başlamayı başaramazsa çok ciddi sosyal çalkantı tehlikesi altına girebilir.

Ekonomi de, siyaset de, devlet de, siyasi iktidar da sonuçta insanı amaç edinen, yurttaşların mutluluğunu, refahını ve daha kaliteli bir hayat sürmesini sağlamayı amaçlayan araçlar. Bunların hiçbiri kendi başına bir amaç değil; hepsi birer araç.

Döviz sıkıntısını aşmanın yolu sisteme güven enjekte etmek. Ama bu bir türlü yapılamadığı gibi üstüne güven sarsıcı pek çok uygulamadan da vazgeçilmiyor.

O yüzden, salgının beraberinde getirdiği ekonomik durgunluğun bir an önce aşılamaması, bugün tamamen gelirsiz duruma düşen milyonlarca insanın yeniden evlerine ekmek götürebilir hale gelmesini sağlamak geri kalan her şeyden daha önemli. O yüzden, belki aylardır Türkiye’de devam eden ve Merkez Bankası rezervlerinden hareketle yapılan dolar kuru ve makro ekonomi tartışmaları bu kalabalıklara hiçbir şey ifade etmiyor.

Türkiye büyük bir hızla bir döviz krizine doğru sürükleniyor. Bunun nedeni de, ülkemizin yurt dışından sermaye bulamaz hale gelmesi. Biz bu hale salgın sonrasında gelmedik; ülkemizdeki yabancı sermaye 2018 yılının Mart ayından beri çıkıyor. Son olarak geçen ay Türkiye’den 6 milyar dolara yakın para çıktı; döviz rezervlerimiz ise 16.5 milyar dolar daha azaldı.

Evet, salgının getirdiği küresel ekonomik durgunluk ortamında sermaye bütün gelişmekte olan ülkelerden çıktı, Türkiye bir istisna değil ama dediğim gibi bizim sorunumuz salgından çok daha önce başlamıştı zaten.

TL’nin değersizleşmesinin bedeli

Doların fiyatının artması, yani TL’nin değer kaybetmesinin bizim açımızdan başlıca sonucu daha da fakirleşmemiz. Ama bu fakirleşme başka ülkelerin vatandaşlarına oranla yaşandığı için ilk anda kolayca fark edilemiyor; belli bir zaman sonra farkına varılıyor. Böyle baktığınızda Türkiye 2013 yılından beri dünyanın geri kalanına göre yoksullaşıyor. Tam 7 yıldır.

Burada uzun uzun Türkiye’nin 2000’den beri sürdürdüğü ekonomik büyüme modelini ve bu modelin yanlışlığını tartışmak mümkün ama oraya hiç girmeyeceğim; Türkiye yurt dışından gelen parayı kullanarak ekonomik büyüme yaratmayı tercih etti sonuç olarak. Bu model belli bir süre işe de yaradı ama sürekli ülke ekonomisinin yüzde 6-7’sine varan oranlarda cari açık vermek sonsuza kadar sürdürülebilir bir model değildi. Kendi refahımız için başka ülke vatandaşlarının yaptığı tasarrufları kullanıyorduk; bu borçtu ve bizim belli bir vade içinde borç alan olmaktan çıkıp borç ödeyebilen bir ülkeye dönüşmemiz gerekiyordu. Onu yapmadık veya yapamadık; yerine inşaatla, emlak değerlerini aşırı şişirerek zenginlik üretmeye başladık.

Bu düzeni sürdürmemiz sadece ekonomideki becerimize bağlı değildi; bir de Türkiye’nin bize o borcu veren Batı ile aynı çizgide olması gerekiyordu. Biz 2013’ten itibaren o çizgiden çıkmaya, demokrasimizi ve hukuk devletimizi zaten yetersiz olduğu seviyeden de geriye düşürmeye başladık.

Bugün baktığınızda, gerekirse bir kişi için özel kanuni düzenlemelerin yapılabildiği bir hukuk düzenimiz var; insanların hapiste tutulduğu ama neden hapiste olduğunun hukuki bir açıklamasının bulunmadığı bir yargı düzenimiz var; Cumhurbaşkanı ve damadı tarafından yönetilen bir devletimiz var.

Para kaybetmek pahasına kaçan sermaye

Bu şartlar altında kendine güvenli liman arayan yabancı sermayenin Türkiye’de durması beklenemezdi zaten, nitekim durmuyor, parasından para kaybetmek pahasına Türkiye’den çıkıyor o sermaye.

İçine girilmekte olan döviz krizini çözmek için ne yapılması gerektiği de belli: Sisteme güven enjekte etmek ve o güveni kalıcı kılmak lazım. Türkiye’nin her an gündelik manada döviz likiditesi sorunu yaşaması ihtimali var. Devlet bu ihtimali ortadan kaldırmak için Amerikan Merkez Bankası FED ile bir para değiş tokuşu (swap) anlaşması yapmak istiyor ama FED bu anlaşmaya yanaşmıyor. Yanaşmıyor çünkü Merkez Bankası’nın FED’dan alacağı dolarları arka kapıdan kamu bankaları aracılığıyla TL fiyatına müdahale amacıyla satıp satmayacağını bilmiyor. Kaldı ki, FED Türkiye’ye dolar verse dahi bu bir çözüm değil aslında; çünkü bu dolarlar doğası gereği kısa vadeli imkanlar, oysa Türkiye’nin daha uzun vadeli kaynaklara ihtiyacı var.

Böyle bir kaynak genellikle Uluslararası Para Fonu IMF tarafından sağlanır; zaten ortağı olduğumuz, yönetiminde bulunduğumuz IMF’nin kuruluş amacı bu. Ama IMF ile borç görüşmesi yapmak bizde siyasi bir tabu. Bu tabuyu da bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yarattı aslında.

IMF kapısı da kapalı olduğu için Türkiye şimdi çok sayıda ürüne yüksek gümrük duvarları koyarak ithalatı engellemeye, tamamen engelleyemese bile caydırmaya çalışıyor. Ancak üyesi olduğumuz uluslararası kurumlar bu çeşit önlemleri çok uzun süre uygulamamıza izin vermez. AB ile gümrük birliğini askıya alamayacağımız gibi Dünya Ticaret Örgütü ile olan ilişkimizi de gözden çıkaramayız.

O yüzden hükümet, birkaç hafta önce burada yazmaya çalıştığım gibi aslında zamana oynuyor, birkaç ay olsun zaman kazanmaya çalışıyor ve kazanılan bu zamanda da salgının etkilerinin geçmesini, hayatın dünya çapında normale dönmesini ümit ediyor. Öyle ya, Türkiye tamamen normalleşse bile mesela eğer Avrupa normalleşmediyse oraya mal satamayız; oysa Avrupa ihracat pazarımızın yüzde 50’den fazlası.

İhracatı arttırmadan ve bu arada dış ticaret açığı vermez hale gelmeden Türkiye’nin kısa vadeli döviz sıkıntısını aşması kolay gözükmüyor. Ekim ayına kadar geçerli olarak örülen gümrük duvarları bakalım bu dövizi ülkemize getirecek mi, Merkez Bankası’nı ve Hazine’yi biraz olsun rahatlatacak mı?

Hükümetin bu oynadığı kumarı kazanamaması durumunda, işini ve gelirini kaybetmiş milyonlar da ümidini kaybedecek.

Cumhurbaşkanı adaylığı yarışı CHP’de erken başladı

Bu kadar spekülasyon canımıza tak etti. Bütün amaç bizim içimizde bir tartışma yaratıp moralimizi düşürmek CHP’nin gündeminde Abdullah Gül diye bir isim olmadı, şimdi de yok, olmayacak da…” 25 Nisan 2018’de CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah ...

Haftada dört gün çalışalım; herkesin işi olsun

Olağanüstü dönemler beraberinde olağanüstü önlemlerle geliyor. Bakın korona salgınına, düne kadar hayal edilemez olan önlemlere başvuruldu. Sadece sağlıkla ilgili değildi bu önlemler. Yüzbinlerce şirkete ve esnafa milyarlarca liralık krediler açıldı; bu kredilerin geri ödemeleri Kasım ayında ...

Yanlış zamanda yanlış politikanın bedelini ağır ödeyeceğiz

Korona virüs salgını, dünya ekonomisine bir “ani duruş” yaşattığında dünyanın dört bir yanında hükümetler, parlamentolar ve merkez bankaları hep birbirine benzer tepkiler verdi. Türkiye’de de. Merkez Bankası para basmaya başladı. Hükümet bütçe açığını düşünmez oldu. Evet ama Türkiye’nin ...