Murakami külliyatından “Dans Dans Dans” yayımlandı

Murakami ile kendimizi ‘akışa bırakıyoruz’…

ÇİLER İLHAN

Haruki Murakami ile ilişkim onun kitapları gibi. Sıradan mı, büyülü mü? Heyecanlı mı, tekdüze mi? Var mı, yok mu? İkircikli. Murakami’nin katıksız hayranları, sadece bazı kitaplarını sevenler, önce sevip sonra sevmeyenler, hangi kategoriye girerse girsin her okurunun en azından üstünde birleşeceği iki unsur, kitapların özgünlüğü ve tuhaflığı olabilir. Bir yazar için pek de fena özellikler değil.

“Dans Dans Dans”, Kyoto doğumlu yazarın, 1979’da ilk kitabı “Rüzgârın Şarkısını Dinle” ile başlatıp “Pinball, 1973” ve “Yaban Koyununun İzinde” ile devam ettirdiği ‘Fare Üçlemesi’nin üvey kardeşi gibi. 1988’de yazdığı “Dans Dans Dans”a kadar arada iki roman daha var ki biri onu dünyaca üne kavuşturan romanı “İmkansızın Şarkısı (Norwegian Wood)”. “Dans Dans Dans”da karşımıza ‘Fare Üçlemesi’nin isimsiz ana kahramanı, Koyun Adam, Yunus Otel ve ölen arkadaş Fare (The Rat) gibi tanıdık karakter ve imgeler çıksa da kitap üçlemeye resmi olarak dahil edilmiyor.

Karakterimiz tuhaf evet ama Murakami de habire bunu bize dayatmasa!

“Dans Dans Dans”ın ana kahramanı 34 yaşında, Tokyo’da serbest yazarlık yapan, yüzmeyi ve yemek yapmayı seven, isteklerinde, işlerinde, harcamalarında ve hislerinde son derece ölçülü, sakin, bekar bir adam. Hayatı ve mantığı çok ama çok düz: “Ok kadar düzüm. Ben, kendim olarak, kaçınılmaz biçimde, son derece doğal bir şekilde var oluyorum o kadar.” Yani karısıyla kız arkadaşlarının onu terk etmesi sürpriz değil. Karakterimiz tuhaf evet ama onun tuhaflığından değil, Murakami’nin her yüz sayfada bir onu tuhaf bulmamızı dayatmasından bıkıyoruz; elma yerken elmanın içinden ha bire “bu bir elmadır” etiketinin çıkması gibi bir şey.

Kitabın konusuna gelince… Boşanmış, arkadaşı vefat etmiş, kız arkadaşı tarafından terk edilmiş kahramanımız (isimsiz olduğu için kolaylık olsun diye bu yazıda A. diyelim) altı ay boyunca dairesinden neredeyse hiç çıkmamıştır. Altı ayın sonunda kedisi Sardalya ölür, onu gömdüğü an aniden tekrar topluma dönmeye karar verir (Murakami’nin bir beysbol maçında yazar olmaya karar vermesi kadar aniden). Ama hayatının normale dönmesi için “her şeyin başladığı yere” gitmesi gerekmektedir. Amacı, dört buçuk yıl önce onu Hokkaydo adasında, Sapporo’daki Yunus Otel’e götürüp sonra ortadan kaybolan, lüks bir telekız şebekesinde çalışan, kendini Kiki diye tanıtan o kızı bulup onunla konuşmaktır. Oradan yeni bir döngü başlayacak, diye hissetmektedir, tarih Mart 1983.

İki dünya arasında gidip gelmek…

A. Kiki’nin izini sürerken biz de fiziksel ve hayali (ki bu rüya değil, başka, belki de ara bir varoluş halidir) iki dünya arasında gidip gelmeye başlarız çünkü A.’yı Koyun Adam çağırmıştır, onu yönlendirmektedir. A., Koyun Adam’ın tavsiyesi üzerine dans etmeye başlar (doğu felsefesi kapsamında kendini “akışa bırakır” ve her şey birbirine bağlanmaya başlar).

Koyun postuna bürünmüş tuhaf bir hayvanımsı-adam olan Koyun Adam, Yunus Otel’de, sadece A. ve oteldeki resepsiyon görevlisi Yumiyoşi’ye görünen zifiri karanlık 16. kattaki bir odada varlık göstermektedir. Yunus Otel, A.’nın dört buçuk yıl önce kaldığı otel değildir artık aslında, sadece adı aynıdır, aç gözlü şirketlerle belediyelerin el ele verip giriştiği kentsel dönüşüm furyasında yıkılmış, yerine yepyeni bir otel yapılmıştır ama fark etmez çünkü orası sadece bir otel değil, “otel biçimini almış bir durumdur”. A., Koyun Adam’ın rehberliğinde yola koyulunca biz de en az kendisi kadar tuhaf karakterlerle tanışırız: Görünmeyeni hisseden, hassas, aşırı güzel 13 yaşındaki Yuki (hikâye tekinsiz bir Lolita hikayesine mi dönecek acaba diye merak edecek olursanız cevabını hala bilmiyorum); Yuki’nin en az kendisi kadar medyum ve enteresan fotoğrafçı annesi Ame; ünlü yazar babası (ki adı Hiraku Makimura’dır); tek kollu şair Dick North; eski okul arkadaşı, ünlü oyuncu Gotanda. Herkes birbirinden alem. Gotanda “saçma filmler gibi saçma yaşamına” kıyasla A.’nın takacağı kravattan süreceği arabaya kendi kararlarını verebildiği basit yaşamına özenir; A. Gotanda’nın pek çok sıradan hareketinde okuldaki fen dersinde gaz ibiğini yakarken olduğu gibi tanrısal bir zarafet bulur; Yuki’nin annesi aklına esince çekip giden, sonra otele telefon edip “Çocuğumu orada bırakmışım, uçağa bindirip Tokyo’ya gönderir misiniz?” diye ricada bulunan bir annedir.

Kiki’yi bulmaya yaklaşırken ortadan kaybolan kız sayısı üçe çıkar ama belki de böyle düşünen sadece biziz, belki de ortadan kaybolmak “bir başka dünyaya geçmektir; yandaki paralel hatta giden trene biner gibi.” A. aynı eskort servisinden başka bir kız öldürülünce karakola düşüp iki gün sorgulanır. Olaylar ilerler, birtakım şeyler çözülür gibi olur, yeni ölümler meydana gelir, A.’nın Yumiyoşi ile ilişkisi gelişir ve sonunda A. bir parça huzur bulur, sanki.

Akıcı bir hikâye, bir nevi polisiye…

Kitapları arasında köprüler kurmayı seven Murakami’nin diğer romanlarından tanıdık pek çok tema “Dans Dans Dans”ta da karşımıza çıkıyor; yalnızlık, yabancılaşma, acımasız kapitalist sistemi anlamlandırma çabası, ölmüş ya da ölecek bir yakın arkadaş, karşı cinsle zorlu ilişkiler, biraz seks, yemek, bol bol müzik… Eskort kız hizmeti dahil her şeyin “gider olarak” gösterilip vergiden düşülebildiği bir kapitalist dünyada tüketimin en büyük erdem, israfın en büyük bilgelik olduğunu görürüz; Tokyo’da sipariş ettiğin kızla Honolulu’da yatabildiğin ve bu hizmetin sadece ticari bir ürün olarak görüldüğü uluslararası sistemde, polisin üst düzey siyasetçilerle bağlantısı olan VIP eskort servisine ulaşsa da cinayet soruşturmasında ilerleme kaydedemediğini okuruz (evet aklımıza Jeffrey Epstein gelir). Buna rağmen şiire de yer vardır bu kirli dünyada: “Nisan ayı gelmişti bile. Nisan başı. Truman Capote’un cümleleri kadar hassas, uçucu, kırılgan ve güzel ilk nisan günleri.”

Evet romanımızda her şeye yer var. Akıcı bir hikâye, bir nevi polisiye. Sağduyulu bir gözle kapitalist sistemi amansızca eleştirip herkese ve her şeye rağmen kendi olmayı başaran aykırı bir karakter, bilgelik parçacıkları, bir tutam aşk, birazcık seks, sürrealist ortamlar, absürt diyaloglar, mizah… Sanırım Murakami kitaplarıyla arama mesafe koyan bu her şey olma durumu. Ama gelin görün ki tam sıkılacağım sırada mesela, “Yara dediğin böyle bir şeydir. İşte budur diye çıkarıp gösterilecek bir şey değildir. Gösterebiliyorsan, o kadar da büyük bir yara değil demektir,” satırları karşıma çıkıyor. ‘Güzel laf’ diyorum, okumaya devam ediyorum.

Yazarın bizi başka dünyalara kaçırıp durmasına, hayal gücümüze fazlaca güvenip bizi sık sık ortada bırakmasına belki de laf etmemeliyiz. Gerçekliğin farklı olasılıkları içinde dans, dans, dans etmeliyiz. Belki.

Dans, Dans, Dans/ Haruki Murakami/ Çeviren: Ali Volkan Erdemir/ Doğan Kitap/ Roman/ 528 Sayfa

 

Raftakiler 4 Eylül 2020

Sahtekâr Javier Cercas Çeviren: Gökhan Aksay Everest Yayınları Roman 440 Sayfa “Sınırın Yasaları”, “Saplantı” ve “Kiracı” romanlarıyla tanıdığımız, çağdaş dünya edebiyatının usta kalemlerinden Javier Cercas; Sahtekâr’da, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin toplama kampında kaldığını, ...

Henüz 29 yaşında dünyanın en prestijli edebiyat ödülünü kazandı!

Her yıl, Dünya edebiyatının İngilizceye çevrilen en iyi eserlerine verilen Uluslararası Booker Ödülü’nün 2020 yılı kazananı geçtiğimiz günlerde belli oldu. Marieke Lucas Rijneveld, ilk romanı “The Discomfort of Evening” ile Uluslararası Booker Ödülü’nü kazanan en genç yazar ...

Bu hafta kaçırmayın 4 Eylül 2020

4 EYLÜL CUMA 13.00 SERGİ Alexis Gritchenko: İstanbul Yılları Meşher, tekrar kapılarını açan bu sergisinde 1919-1921 yılları arasında Moskova’dan kaçıp İstanbul’a sığınan usta bir ressam, sanat eleştirmeni ve yazar Alexis Gritchenko’nun İstanbul günlerine odaklanıyor. Gritchenko’nun kariyerinde ...