İş insanı Ümit Boyner’le ‘biberli’ tatlar…

“Osman Kavala’nın hapiste olması çok, çok üzücü”

Ümit Boyner, kamuoyunun TÜSİAD Başkanı olduğu yıllardaki sözünü sakınmayan tutumuyla tanıdığı bir isim. Mesleki alanı finansman olan Boyner, 2006 yılından beri de Boyner Grubu’nun yönetim kurulu üyesi. KAGİDER kurucusu olmaktan TEGV, Tohum gibi vakıfların yönetiminde yer almaya kadar çok sayıda sosyal sorumluluk projesine destek veriyor. Boyner Grup bünyesindeki toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın girişimciliği, sürdürülebilirlik ve sosyal girişimcilik projeleri de desteklediği girişimlerden. Bu trafiği son derece yoğun hayat birdenbire evde geçmeye başlayınca, aslında sevip de uzak kaldığı mutfağına geri dönmüş Ümit Boyner. Bu konuşma için malzeme olarak biberi seçtik ve mutfaktan başlayıp daldan dala atlayarak sohbeti sürdürdük.

Deniz Alphan: İş dünyasının içinden bakınca nasıl görünüyor durum? Salgın süreci ekonomiyi çok etkiledi. Sizin şirketlerinizde tenkisat olacak mı?

Ümit Boyner: Olmamasına çalışıyoruz ama, çok zor tabii. Tenkisattan çok, yer değiştirme ile yeniden organize olmaya gayret ediyoruz. Bütün şirketleri aynı yere toplamayı düşünüyorduk. Ama şimdi mesafeler artmak zorunda. Onu da yeniden yapılandırmak durumundasınız. Evden çalışma seçenekleri de gündemde bazı işler için. Ben zaten Zoom’daki toplantıları, maskeli, kimsenin ifadesini göremediğiniz ofis toplantılarına tercih ediyorum.

Hülya Ekşigil: Çok ciddi bir ekonomik sıkıntının bütün göstergeleri var ne yazık ki.

Ümit: İşçi çıkarma yasağının uygulanabilmesi için verdikleri desteği ne kadar sürdürebilecekler mesela? Para girişi yok Türkiye’ye…

Deniz: Gerekmedikçe alışveriş de yapılmıyor. Dört çift ayakkabısı olan, bu süreçte birini ya giydi ya da giymedi zaten.

Hülya Ekşigil ve Deniz Alphan’ın bu haftaki konuğu, iş insanı Ümit Boyner. Mesleki çalışmalarının yanı sıra sivil toplum projelerine yaptığı desteklerle de tanınan Boyner; trafiği son derece yoğun olan bu hayatı birdenbire evde geçmeye başlayınca, aslında sevip de uzak kaldığı mutfağına geri dönmüş. Ekşigil ve Alphan, Boyner ile bu haftaki sohbetleri için malzeme olarak biberi seçtiler ve mutfaktan başlayıp daldan dala atlayarak sohbeti sürdürdüler.

 

“Alışveriş eve kaydı”

Ümit: İlginç bir şekilde alışveriş eve kaydı. Bahçesi, balkonu, özellikle de mutfağı için alışveriş yapanlar arttı.

Deniz: Boyner’de en çok ne satıldı?

Ümit: Küçük, elektrikli ev aletleri ile spor giyim kuşam ve aletleri. Şimdi millet düğün yapmaya başlamış, smokin de satılıyormuş!

Hülya: Düğün yapılmadan evlenilemiyor ya. Ölmeyi ve ölüme sebep olmayı göze alarak düğün yapılıyor.

Ümit: Bu bir uç, diğer ucunda da yaşlı insanların ya da kendini korumak için çıkmayanların bir tür depresyona maruz kalması var. Çok ilginç bir zamandan geçiyoruz.

Deniz: Öyle alışkanlıklar gelişiyor… Sokağa çıkarken anahtarımı, cüzdanımı kontrol eder gibi, maskemi kolonyamı kontrol ediyorum artık.

Ümit: Başlarda çok çok vesveseliydim. Ona dokundum, bunu elledim diye deliriyordum. O hallerimiz kalmadı. Biraz daha kavradık yapılması gereken ve gerekmeyenleri. İlk sekiz hafta sadece Cem’le ikimizdik, önce biraz didiştik bu titizlik konularında, sonra o teslim oldu (kahkahalar).

Deniz: Çok yemek pişirdiniz mi o sırada?

Ümit: Ben yemek yapmayı çok severim, ama vakitsizlikten uzun zamandır mutfağa girmiyordum, dolayısıyla yardımcımın düzeni geçerliydi orada. Mutfak onun olmuştu, her şeyin yerini kendine göre değiştiriyordu.

Hülya: Bir mutfakta iki kadın olmaz.

“Mutfak terapi oldu”

Ümit: Doğru. Bu süreçte mutfak bize terapi oldu ve hatta hayatımız da mutfak odaklı geçmeye başladı. Evde yemek kokusu sevmezdim mesela, o da hoşuma gitmeye başladı. Yemek çok nankör bir iş. İki saatte yapıp iki dakikada yiyorsun. Ama yaparken eğlenebilirsen terapi oluyor. Ayvalık’ta da ufak bir bostan vardı, onu büyüttük. Dört mevsim sebzelerimizi üretmeye karar verdik. Tarımın geleceği endişelendirdi beni. Çocuklarım da çok önem veriyor organik beslenmeye. Küçük oğlum balkonunda saksıda biber bile büyütüyor.

Deniz: Herkesin önceliklerinde ciddi değişiklikler var.

Ümit: Evet, sağlıklıysam, ağız tadım yerindeyse, çocuklarımı ve yakın arkadaşlarımı görebiliyorsam yeterli geliyor bana artık. Eski o çılgın sosyallik, oraya da gideyim, buraya da gideyim hali hiç kalmadı.

Hülya: Salgının bittiğine ikna olursak eskiye dönülür belki…

Ümit: Hiç sanmıyorum. Belki yaşımın da verdiği bir yaklaşım. Birçok yakınımda da aynı anlayışın olduğunu görüyorum.

Hülya: İnsanın üzerinde sürüklendiği bir dalga gibiydi o sosyal hayat. Ve o kadarı hiç de gerekli değildi bence.

Ümit: Bütün ilişkiler de çok yüzeysel oluyor o durumda zaten. Onları geride bırakınca aramıyorsun. Kaliteli dostlukların kıymeti artıyor. Mana taşımayan her şey önemini kaybetti… Peki pandemide kilo alanlardan mısınız, verenlerden mi?

Hülya: Ben tam salgın öncesi çok fena raydan çıkmış bir haldeydim. Evde kalmaya cankurtaran
simidi gibi sarıldım ve kilo verdim.

Ümit: Ben de verdim.

Deniz: Ben dikkat etmememe rağmen almadım kilo çünkü iki öğüne indirdim yemeyi.

 

“Servis sektörü de korkunç bir durumda”

Ümit: Ben de. Yemeği de kendim yaptığım için işime geldi öylesi! Bu arada servis sektörü de korkunç bir durumda. Yunan adalarında, Mikonos’ta mesela bütün lokantaları kapatmışlar. Lokantaların, otellerin geleceği de meçhul.

Hülya: Lokantaların bazıları eve servisle ayakta kaldı. Neolokal, evde bir araya getirip bir ‘fine dining’ tabağı oluşturabileceğin kitler hazırladı mesela. Kimi farklı içkilere eşlik etmek için yiyecek sepetleri yaptı, kimi meze setleri hazırladı. Ama kaç kişi bunları yapabildi ve kaç kişi satın alabildi tabii… Bir de Yunan adalarındakiler genellikle aile işletmeleri ve kendilerine ait mekanlarda lokantacılık yapıyorlar. Kapısını kapayınca, geliri olmasa da giderleri de bitiyor. Burada hepsi kirada, üstelik kiralar da fahiş.

Deniz: Topağacı ve Teşvikiye’nin arka sokaklarında çok sayıda irili ufaklı kafe, lokanta açılmıştı. Salgınla çok sayıda kapanan ve şaşırtıcı ama, bir o kadar da açılan kafe oldu. Herhalde salgından önce hazırlık yapmışlardı ve şimdi açmak zorunda kaldılar.

Hülya: Neyse ki onların müşterisi genç insanlar da onları ayakta tutuyorlar. Bu zamanda ayakta kalabilmekle yetiniyor herkes… Yemeklerimize dönersek, Ümit sen ne yaptın biberle?

“Biber çok severim”

Ümit: Ailede vegan ve vejetaryenler de olduğu için, herkesin yiyeceği bir biber dolması yaptım. Kurutulmuş ve taze biberleri karışık kullandım. Bir su bardağı kinoa ile bir çay bardağı maş fasulyesi, iki soğan, maydanoz, taze nane, domates, kekik, tuz biber, kimyon… kimyonu çok kullanırım, daha koklarken ağzımın suyu akar. Zerdeçal da koyuyorum. Kuru biberleri sıcak suda bekletiyorum önce. Fasulyeyi de biraz haşlıyorum. Hepsini karıştırıp biberleri doldurduktan sonra domates veya sebze suyu ekleyip zeytinyağlı pişiriyorum. Harlı ateşte kaynattıktan sonra altını kısınca, kırk dakikada pişiyor ve sıcak servis ediliyor. Biber çok severim ben, çocukluğumdan beri en acısını bile yerim.

Deniz: Benimki çok kolay. Hem turşu gibi yeniyor hem de sandviç arasına falan çok yakışıyor. Az zeytinyağı koyup tencereye, üzerine biberleri tek kat diziyorum. Bol miktarda ufak doğranmış sarımsak, biraz tuz, şeker ekleyip kapağını kapatıyorum. Çok cızırdarsa bir kaşık su, biberler piştiğinde de biraz sirke ekliyorum. Bu kadar. Çok lezzetli oluyor. Bıraktığı suyu yoğurtla çırpıp sos da yapıyorum bazen. Buna yalancı turşu da diyorlar.

Hülya: Deniz’le çok benzer şeyler yapmışız. Benimki de kızartılmayan biber kızartması. Biberleri yıkayıp, bıçakla delip ıslak ıslak kızgın büyük bir tavaya atıyor ve kapağını kapatıyorum. İyice cızırdayınca ateşi biraz kısıp, çevire çevire pişiriyorum. Diğer tarafta da domates, sarımsak, tuz, şeker ve az sirke, az zeytinyağı ile bir sos yapıyorum. Şimdi fotoğrafta yakışıklı görünsün diye sosu sonradan üzerine koydum, ama normalde sosu da son dakikada biberlere ekleyip karıştırıyorum. Yoğurtla çok yakışan, lezzetli ve fevkalade az kalorili bir yemek oluyor.

Deniz: Domates, biber, bir de patlıcan; yazı yaz yapan sebzeler…

Hülya: Ekmek de yaptın mı bu süreçte?

Ümit: Hayır. Hatta Nüket’ten (Mutlu) bir tarif aldım, ama beceremedim, sabun gibi bir şey oldu. Biz zaten pek ekmek yemiyoruz. Karabuğdayla bir şey yapıyorum ben, kraker gibi. Karabuğday unuyla çörek otunu bulamaç haline getirip tepsiye döşeyerek fırınlayınca kıtır kıtır oluyor. Organik pazardan da karabuğday ekmeği alıyorum bazen.

Hülya: Pazara gitmeyi sever misin?

Cunda pazarı

Ümit: Feriköy’deki organik pazara kışın erkenden gidiyorum. Ayvalık’ta da Cunda pazarına gidiyorum mutlaka. Sadece sebze meyve değil, zeytini, peyniri falan da pazardan alıyorum.

Hülya: Bir arkadaşım Ayvalık pazarındaki kurutulmuş domateslerin de çok güzel olduğunu söyledi.

Ümit: Bir sebze kurutucum var benim, evde yapıyorum o işleri.

Deniz: Hülya’nın hayali…

Ümit: Benimki biraz eski ve hantal bir model, ama işe yarıyor. Domates, meyve kurutuyorum. Hatta domatesin salçasını çıkarıp çörek otu ve keten tohumuyla bir bulamaç yaptım ve orada kuruttum, cips gibi oldu. Bütün sebzelerle böyle şeyler yapmak mümkün. Bir arkadaşım da çok güzel bir domates kurutmuştu geçenlerde. Çeri domatesleri limon suyu ve tuzla karıştırıp güneşte bırakmış. Nefisti. Cem bana hep ‘Çeri domates alma, bu sahte bir şey’ diyor ama…

Hülya: Gerçek domates sandığımız birçok domatesin de ne tohumunu biliyoruz ne de nasıl yetiştiğini. Atalık tohumla kendi bahçende yetiştirmiyorsan, garantisi yok.

Deniz: Eskiden domatesler çok lezzetliydi ama çoğu eğri büğrü ve çirkindi. Şimdi hepsi çok güzel görünüyor. Kışın bile resim gibiler ama kesince içi saman.

Hülya: Organik pazarda eğri büğrü domates çok, ama orada da lezzeti tohumuna bağlı. Organik diye lezzet garantisi yok.

Ümit: Kirazları kurtlu mu diye baka baka yediğimizi hatırlıyorum. Şimdi kurtlu kiraz diye bir şey yok… Ayvalık’ta tavuklarımız var. İlk yumurta verdiklerinde oğluma bir yumurta kırdım, baktı, ‘hayatta yemem, bu sarı değil turuncu’ dedi. İstanbul’da en iyi yumurtayı da alsan aynı renk olmuyor, o da sanıyor ki olması gereken renk o.

Hülya: Şimdi iyi yemle tavuk besleyip yumurta satan çiftlikler var İstanbul civarında da. İyi yem, tohum bambaşka yapıyor yediğini.

Ümit: İyi balık da yiyemiyoruz artık çiftlik balıkları ve yem yüzünden. Geçen gün bir adam sandalda palamut satarak evin önünden geçti. Çok nostaljik bir manzaraydı.

Hülya: ‘İyi gıda’ nasıl mümkün bilmiyorum. Palamutun oltayla tutulduğu deniz de kirli sonuçta. Organik tarlan bile olsa, üzerine yağan yağmurun ne taşıdığını bilmiyorsun. Bütün çabamız, iyi gıda falan diye kendimizi teselli ettiğimiz şey, ‘biraz daha az zehirli’ beslenmekten başka bir şey değil aslında. Ama bu salgın sürecinde temiz tarım ve besicilik yapmayı ilke edinmiş birçok üretici keşfettim. Çoğu eğitimli, şehirden gidip tarıma yatırım yapan genç insanlar ve çabaları ilerisi için çok ümit verici.

Ümit: Buğday Derneği’ni biliyorsunuz. Onlar bazı zehirli tarım ilaçlarının yasaklanması için çok ciddi çaba harcıyorlar. Korkunç bir lobi var tabii karşılarında. Ama gençlerde ciddi bir bilinç yarattılar.

Deniz: Bu dönemde küçük üreticilerden alışverişin artmış olması çok hoşuma gidiyor. Bahçesinde elma yetiştirenin de küçük ölçekte iyi bir peynir yapanın da malı değerlenebiliyor.

“Artizanal üreticilerin önü açıldı”

Ümit: Bu sadece gıdayla da sınırlı değil. Kozmetikten aksesuara birçok küçük üretim yapan kadın var. Onlarla bir marka kurup internetten satmalarına aracı olacağız. Artizanal üreticilerin önünü açan bir dönem oldu bu.

Deniz: Evde daha çok zaman geçirmek alışverişin tarzını değiştirdi. İnternette alışveriş yapmak için gezinirken daha önce bilmediğin birçok şeyden haberdar oluyorsun.

Hülya: Üstelik kurye servisi de müthiş Türkiye’de. Memleketin her yerinden her yerine iki günde ürün gidiyor.

Ümit: Sonra bu House Party, Zoom gibi online uygulamalar… Farkında bile olmadığımız uygulamalar hayatımızın başköşesine oturdu.

Hülya: Biz bu sohbetlere başladıktan üç hafta sonra patladı salgın. Zoom’da sürdürebilmek mümkün olmasaydı, başladığı gibi bitecekti.

Ümit: Bu yeni medya düzeninden de memnunum ben. Bir alan açıldı insanlara. Bütün engellemelere rağmen farklı konuların tartışıldığı yerler var artık.

Hülya: Engelleme deyince politik konulara gidiyor insanın aklı. Eski bir TÜSİAD Başkanı olduğun ve zamanında da diğer başkanlardan daha cesur çıkışlar yapmış olduğun için sormak istiyorum. Kendi aralarından çıkan ve ne kadar değerli biri olduğunu her tanıyanın teslim ettiği Osman Kavala’nın durumu ile ilgili sessizlikleri çok rahatsız edici geliyor bana. Sen sözcüsü olsaydın şimdi TÜSİAD’ın, tavrın ne olurdu?

Ümit: Her yönetim kendine göre yoğurt yiyor. Osman kadar iyi niyetli bir insanın bu durumda olması çok, çok üzücü. Her zaman suçsuz olduğunu bildiğim birini savunurum. Osman gibi başka vakalar da oldu. Ben tutarlı bir duruş sergilemekten ve hukukun üstünlüğünü savunmaktan yana oldum hep.

Hülya: Erkekler mangalda kül bırakmaz ama, kadınlar hep daha cesur bu konularda…

Ümit: Aslında yaptığım cesaret göstermek değildi ki, söylenmesi gerekeni söylemekti sadece. Ama kadınların vicdanlarına daha fazla kulak verdikleri doğru. Tabii bugün konuşsaydım, başıma işler de açılabilirdi…

Deniz: Köprünün altından çok sular aktı maalesef.

Ümit: 2013’te başkandım ben, her konuda farklı bir yerdeyiz şimdi. Bu aşama aşama giden bir şey. Duruşunu başından itibaren korumazsa belli kaleler, birer birer safları kaybetmek kaçınılmaz.

Hülya: Tam da bunu söylemeye çalışıyorum. Gücü olan kurumlar en başından beri bir duruşu korusalardı, belki bugünlere yine gelirdik, ama çok daha zor ve yavaş olurdu o süreç. Neyse, ölmüşle yenmişe çare yok…

Ümit: Bir gün bunun muhabbetini ayrıca yapmak lazım.

Deniz: O rakı masasında olur ancak. Sen meyhaneye gider misin Ümit?

“Meyhane kültürüm yok ama rakı-balık için giderim”

Ümit: Meyhane kültürüm yok pek, ama rakı-balık için giderim. Kışın Ayvalık’ta çok severim lokantaya gitmeyi. Bay Nihat, Boncuk… hepsine giderim. Ayna var sonra, ki o bambaşka bir kültür zaten.

Hülya: İstanbul’da çıkmıyor musunuz hiç?

Ümit: Boğazın her köşesini severim. İstanbul’u çok seviyorum ama, hızlı şehirleşme, insanların saygısızlığı, şehri hor görme beni çok soğuttu buradan. Geçen gün Cem’e de söyledim, ben artık bir şehir insanı değilim. Şehirler de şehre benzemiyor zaten. Her yerde öyle. Ama karlı bir havada uzaktan Haliç’i seyretmek hâlâ çok güzel geliyor tabii. Eski Türk filmlerindeki İstanbul’u, öğrenciliğimdeki şehir kültürünü özlüyorum. Yemeğe çıkıyorsak Kahraman’a, Kıyı’ya gitmeyi tercih ediyorum, en azından klasik lokantalar onlar. Müşterileri de öyle. Yoksa birçok yerde yeni bir müşteri tipi var çok rahatsız edici olabilen. Evlere kaydı eş-dostla yiyip içmek.

Hülya: Cem de mutfağa girmeyi seviyor mu?

Ümit: Tabii, benden meraklı neredeyse. Eli de çok yatkın. Ne istesen pişirebilir. Yaratıcı da üstelik, denemeyi seviyor. Tencere yemeklerinden de çok güzel etli pırasa, kıymalı mercimek pişiriyor. Evde kaldığımız günlerde de çuval çuval enginar ayıkladı ayrıca. İyi yemeğe de, ikram etmeye de çok meraklıdır. Pandemide zaten en çok büyük, kalabalık bir sofrada olmayı özledik. Saatlerce bir masada oturup, yiyip içip muhabbet etmek istiyorum.

Deniz: Ben de en çok onu özlüyorum. Mesafesiz, kalabalık sofraları…

Hülya: Bu özlemleri gidereceğimiz günlerin dileğiyle bitirelim.

“Başkaları normal hayatını yaşıyor, bir biz mi enayiyiz?”

Gülsün Karamustafa ‘Evde Kal’ günlerinde herkes gibi evindeydi, ama bir yandan da başarı ile sonuçlanan çok büyük bir işin peşindeydi. İspanya’da vaka sayısının zirvede olduğu dönemde uzaktan kumanda ile Institut Valencia d’Art Modern’de açılan sergisinin hazırlıklarını ...

“Türkler, hamur olsun taştan olsun diye düşünüyor”

Bu haftaki konuğumuz oyuncu, şarkıcı Deniz Türkali. Çok renkli bir ailenin üyesi: Vedat Türkali’nin kızı, Atıf Yılmaz’ın eşi, Zeynep Casalini’nin annesi, Barış Pirhasan’ın ablası… Konuğumuzun renkli ve çok yönlü hayatının bir durağında da, o dönemde İstanbul’un en sevilen mekanlarından olan ...

Kendi başına milyon izleyicisi olan bir TV kanalı

Cüneyt Özdemir tam tabiriyle ‘çekirdekten yetişme’ televizyoncu. Yıllar önce 32. Gün ile hayatımıza girmiş olan ekipten. Son aylarda her akşam ABD’den yaptığı Covid-19 ağırlıklı ustaca canlı yayınlarla kısa sürede her gazetecinin hayalini kuracağı bir izlenirliğe ulaştı. Giderek, üzerinde en ...