Tiyatro / Kadın olmaya övgü: Dirmit

NİHAN BORA SAPMAZ

 

Yıllardır izlemeyi dört gözle beklediğim, listemin ilk sırasındaki oyun için Moda Sahnesi’ndeyim. Koca sahnenin ortasında bir saksı bitkisi duruyor, başka hiçbir şey yok. İnsanlar salona yerleşirken oyuna dair başka bir dekor var mı diye, etrafı inceliyorum. Görevliye, “Şu duvarlardaki yeşil şeyler, oyun dekoru mu?” diyorum, “Yok, hayır,” demesine kalmıyor; yanımdaki seyirci, “Yok yok, alakası yok,” diyor, heyecanla. “Sevgili Arsız Ölüm – Dirmit”i ikinci kez izleyeceğini söylerken gözleri parlıyor. Merakım iki katına çıkıyor…
Türkiye’nin en etkili yazarlarından Latife Tekin’in 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı “Sevgili Arsız Ölüm”, Tiyatro Hemhâl’in başarılı uyarlaması “Sevgili Arsız Ölüm – Dirmit” ismiyle sahnede… Dirmit’i canlandıran Nezaket Erden’in sahnede devleştiği oyun, 2017 yılından bu yana kapalı gişe oynuyor. Erden’in yüksek lisansta bitirme projesi olarak çalıştığı “Dirmit”, hocaların geri dönüşlerinin de etkisiyle sahneye uyarlanmış. Tabii metni sahneye uyarlayan ve oyunu yöneten Hakan Emre Ünal’ın da emeği gün gibi ortada.

Dirmit’in kendini keşfetme yolculuğu
Dirmit, köyden kente göçmüş, küçücük bir eve sığışmaya çalışan ailenin en meraklı ferdidir. Kardeşleri Nuğber, Halit, Seyit, Mahmut, anne, baba ve yengesiyle yaşadığı evde kendini keşfetmeye ve yaratmaya çalışır. Uykunun tutmadığı bir akşam Allah’a dua ederken ondan uyku dilenir. Ve uykudan umudu kestiği anda başucu bitkisi Kepçe ile köydeki yakın arkadaşı Tulumba’ya doğru yola çıkar. Zihnen oraya vardığında ise köyden göçtükten sonra yaşadıklarını büyük bir hevesle anlatmaya başlar. Başından geçen onca anıyı Dirmit bir geceye sığdırır. Bu dertleşme uzun, derin, yaralayıcı bir anlatıya dönüşür. Dirmit’in kendini keşfetme yolculuğunda yasaklar, önce ailesinden gelir.
Ağabeyler, köyden kente gelmiş birçok insan gibi hayata tutunmaya çalışır, çoğunlukla işsizdirler. Ama evde bol keseden sallar, şirket kurmaya varan hayaller kurarlar. Yeri geldiğinde de Dirmit’i terbiye etme konusunda birbirlerini ezerler. Tabii bu ağabeylere terbiye verme görevini de Dirmit’in annesi üstlenir. Baba kendini yeşil kitaba vermiştir. Abla ise evde kalmış, kendi halindedir. Dirmit bu sıkışmışlık içinde sürekli merak eder, bazen de kendine bir aralık bulur; kuşkuş otuyla, yıldızla ve ayla öyle güzel sohbetlere koyulur ki, dışarıdan gören kimse onun dertli olduğunu hissetmez.

Genç bir kadın üzerindeki aile baskısı
Muhafazakâr ve geleneklerine bağlı aile yapısının genç bir kadın üzerinden çarpıcı biçimde işlendiği oyunda, Dirmit’in var olma çabası; aslında kadınların hangi şartta olursa olsun var olma çabasının aynısıdır. Kitaplara verir kendini, durmadan okur Dirmit. Kütüphaneden eve getirdiği kitaplar dikkat çekince, babası hiç çekinmeden yakar kitapları… Radyoyu keşfeder; sesini açar, başlar oynamaya. Sonra bu hali de göze batar. Radyo camdan atılır. Arkadaşı Aysun’a gider, çılgınlar gibi dans
ederler. Duyulur, yasaklanır. Ne yapsa olmaz. Annesi cinlere uyduğunu söyler hep. Eşyayla kurduğu ilişkilerin sonu, hüsranla bittiği için kendi kendine en sonunda şöyle der: “Eşyasız bir şey bulayım dedim. Şiir yazmak geldi aklıma.” Bir zaman sonra şiir yazması da anormal karşılanır. Sadece aşık olanlar şiir yazar… Defterlerini saklar ama annesi bulur ve onları yok eder. Sonra sokak gelir aklına… Ah Dirmit’in sokağı keşfettiği an! “Bir meydana götürdüler, yumruk yaptım. ‘Sen de bağır’ dediler, ‘rahatlarsın’. Herkese ayrı bağırdım.” Yaptıklarının boş iş olduğunu anlatan cümleleri ise ailesinin ağızdan düşmez: “Anan değil baban değil, boşla gitsin!” Dirmit hiçbir zaman pes etmez, kendine gözlerini kapatıp kara deliklerle bir oyun bulana dek mücadele eder.
Dirmit’in her yasaktan sonra hayata dört elle sarıldığını müjdeleyen cümlesi oyun boyunca aklıma kazınıyor, “Durur muyum? Durmadım!” Bu cümleyi söylediği her an; çakıldığını sandığım Dirmit’in yeniden yükseldiğini, meraklandığını, yaşama hevesinin kabardığını ve yine inat ettiğini görüyor, o an bu hisle ben de yükseliyorum. Oyun boyunca Nezaket’in Dirmit olduğunu öyle hissediyorum ki, o küçücük odada onunla birlikte sıkışıyor, ağlıyor, hayata güçlü sarılmayı öğreniyorum. Psikolojik ve fiziksel şiddetin tüm boyutlarını gözler önüne seren oyunda, Nezaket Erden’i Anadolu’daki hikâye anlatıcılarına benzetiyorum. O anlatıyor, biz yaşıyoruz, hissediyoruz, sinirden gülüp ağladığı anlarda; gülmemin ayıp olduğunu hissediyor, binlerce-milyonlarca kadının temsilini sahnede bu denli gerçek gördüğüm için utanıyorum…

Kadının adı yine yok
Oyunun en çok dokunan yerlerinden biri de, Dirmit’in denizi keşfedip uzun uzun manzaraya baktığında söylediği cümleler oluyor: “Ben bu eve doğmasaydım, nasıl olurdu deniz?” Bu cümle, tüm düşüncelerimi çarpıp geçiyor. “Nasıl olurdu?” sorusu, Dirmit ve Dirmit gibi zihni ışıkla dolu ama yok olup giden kadınları bir kez daha hatırlatıyor bana. Dirmit’le birlikte oyun boyunca kadının adının olmadığını bir kez daha görüyor ama inat ettiği mücadelesiyle yüreğim sonsuz umut doluyor.
Bize bu hazin ama sarsıcı hikayeyi armağan eden Latife Tekin’i; Dirmit’i ve ailesini böylesine güçlü hissettiren, yaşatan Nezaket Erden’i, metni muazzam bir incelikle sahneye uyarlayan Hakan Emre Ünal’ı ayakta alkışlıyorum. Yanımdaki seyircinin oyun başlamadan önce, duymazdan geldiğim yorumu geliyor aklıma, “Oyunun sonunda çok ağlamıştım.” Ellerim alkışlamaktan sızladığında, ben de gözyaşlarımı tutmaktan vazgeçiyorum…

Çaykovski’nin eşcinselliği müziğe yansımış mı?

Bugün sizlere biri dijital, diğeri konser salonlarında yapılan 2 büyük yaz festivalinden söz edecektim: 125. yılını kutlayan Londra’daki 8 haftalık BBC Proms Yaz Festivali ve görkemli bir 100. yıl kutlamasına hazırlanırken, kısıtlı bir program ve sınırlı izleyici kitlesiyle de olsa ağustos ayı ...

Dışta esen meltemler, içte kopan fırtınalar

Çağdaş öykücülüğümüzün öne çıkan, kendi üslubunu ve evrenini oluşturmuş yazarlarından biri olan Yalçın Tosun, yayımladığı her kitabıyla öykü evrenini genişletmeye ve edebiyatımızdaki yerini derinleştirmeye devam ediyor. 2009’dan bu yana iki yıl arayla yayımladığı dört öykü kitabıyla sağlam bir ...

‘Genç dahi’ Eren Başbuğ’un filmi daha yeni başlıyor

Dahi müzisyenleri anlatan biyografi filmleri vardır ya, bir çocuğun çok küçük yaşta müziğe yatkınlığının fark edilmesiyle ya da bir gencin tüm engellere rağmen hayallerinin peşinden gitmesiyle başlar… İşte Eren Başbuğ’un müzikal yolculuğu bu iki rotayı da içeren bir hikâye. Daha dört yaşında ...