Toplumu insan eti yemeye ikna etmek mümkün

HİKMET CAN PERTAN

Türkiye’de siyasi açıdan en düşünülemez, en gerçekleşemez, en üzerinde tartışma bile yapılamaz olan görüş nedir?

Cumhuriyet’e son verip padişahlığı geri getirmek mi? Laik hukukun yerine şeriat hukukunu getirmek mi? Ülkenin bölünmesi mi? Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘Anadolu Cumhuriyeti’ adını alıp bir Türk-Kürt federasyonu haline gelmesi mi?

Bu aşırı uçlarda yer alan, bazıları marjinal bile kabul edilemeyecek kadar az sayıda insanın aklından geçen bu çeşit düşüncelerin sayısını daha da arttırabilirim. Ama bu kadar örnek yeterli.

Peki sosyal, kültürel ve ahlaki olarak en kabul edilemez, en düşünülemez şeyler ne?

Çıplaklar kamplarının yaygınlaşması mı? İnsan eti yemenin kabul edilebilir olması mı? Uyuşturucu kullanmanın suç olmaktan çıkarılması mı? Köleliğin yeniden serbest olması mı?

Şimdi bir an için düşünün: Bundan 23 yıl önce 28 Şubat karanlığında yaşıyorduk. Bundan 21 yıl önce yapılan genel seçimlerde ilk kez başörtülü bir kadın milletvekili adayı olmuş, sonra da seçilmişti. Ve o kadının seçilerek geldiği Meclis’te milletvekili yemini etmesine bile izin verilmemiş, birkaç hafta içinde o kadın Türk vatandaşlığından da çıkarılmıştı.

Yani, bundan 21 yıl önce başı örtülü bir kadının milletvekili olması düşünülemez, tartışılamaz, hayal edilemez bir şeydi, o an için geçerli normlara göre. Oysa bugün başörtülü polisler, askerler, avukatlar, hakimler, bakanlar, milletvekilleri var ülkemizde.

21 yıl önce ortalığı ayağa kaldıran, ülkenin İran’a dönüşeceği iddia edilen bir büyük mesele hakkında bugün yazan çizen konuşan yok, itiraz eden hiç yok. Ne oldu? Nasıl oldu bu?

Overton penceresi

1990 yılında, o sırada genç bir siyaset bilimci olan Joseph Overton, aslında hepimizin içten içe bildiği bir konuyu güzel bir teori çerçevesinde disiplinli biçimde ifade etti.

Overton’a göre siyaset, o an için toplum gözünde “kabul edilebilir” gözüken bir dizi konu üzerinde yapılıyordu esas olarak. Daha sonra “Overton Penceresi” olarak adlandırılacak olan bu “kabul edilebilir konular”ın dışında kalan yüzlerce, binlerce konu vardı, bu dışarıdaki konulardan bazıları neredeyse tabu seviyesindeydi.

Ama Overton, bu “pencere”nin hareket edebildiğini veya genişletilebildiğini de söylüyordu. Elbette o “pencere”nin hareket edebilir veya genişleyebilir bir şey olduğunu aslında hepimiz biliyoruz.

Amerika’da mesela homoseksüellerin evlenmesi ve çocuk evlat edinebilmesi bundan 40 yıl önce hayal bile edilemez bir şeydi. Bugünse gerçek. Aynı şey marihuana kullanımı için de geçerli. Düne kadar insanlar hapse giriyordu; bugün bakkal dükkanından bu otu satın alabiliyorsunuz. Dizilerde, filmlerde sürekli marihuana içildiğine tanık oluyorsunuz.

Overton, “pencere”sini teorize ederken, herhangi bir ülkedeki siyasi tartışmanın doğasını anlatmak istiyordu.

Toplumda bireyler ve gruplar bu pencerenin dışında kalan bazı konularda da talepte bulunabilir ve talepleri yerine gelmezse veya görmezden gelinirse politikacılara kızabilir, siyasetçileri “dar görüşlülük”le, “gericilik”le, “vatan hainliğiyle” vs suçlayabilir.

Overton politikacıların suçlanmasını anlamsız buluyor, “Onlar ancak o pencerenin içinde kalan ‘kabul edilebilir’ konularda hareket ederler; çünkü oy kaybetmek istemezler. Mesele, kendi savunduğunuz görüşü o ‘kabul edilebilir’ görüşler penceresinin içine taşımak. Ancak o zaman politikacıları da yanınızda bulursunuz” diyor.

Peki ne yapmak lazım “Overton Penceresi”ne o pencerenin dışından bir siyasi tartışmayı taşımak için?

Altı aşamalı plan

Sorunun cevabı basit: Mümkün olduğunca çok insanın sizin savunduğunuz görüşü veya pozisyonu tartışmaya değer bulmasını sağlayacak şekilde kamuoyunun görüşünü değiştirmelisiniz.

Genellikle yapılan hata, daha en baştan o görüşe veya pozisyona mümkün olduğunca çok taraftar bulmaya çalışmak. Oysa başlangıçta taraftara veya sempatizana değil, görüşünüzü veya pozisyonunuzu konuşmaya değer bulan insanlara ihtiyacınız var.

“Overton Penceresi” fikrinden hareketle herhangi bir uç görüşün zaman içinde genel bir politika uygulaması haline gelmesi için geçmesi gereken bir dizi aşama var. Bazı siyaset bilimciler bu aşamaları şöyle sıralıyor:

1. Düşünülemez; 2. Radikal; 3. Kabul edilebilir; 4. Akıllıca; 5. Popüler; 6. Politika uygulaması.

Bu sıralamayı bir örnekle anlatmaya çalışayım. Diyelim ki insan eti yenmesini savunuyorsunuz ve kasaplarda insan eti satılmasını, isteyenlerin de bunu tüketmesini istiyorsunuz. Bu hiç kuşkusuz düşünülemez bir şey. Yani daha ilk aşamadasınız.

Tartışmayı manipüle etmek

Peki ne yapmalısınız? Mesela bazı “bilimsel” araştırmalar yaptırıp insan eti yemenin bazı faydalarını bulabilirsiniz. Mesela belki de insan etinde, başka hiçbir kaynakta olmayan bazı vitaminler, bazı besleyici özellikler olabilir. Toplum açısından tabu olan bu konu, tabii ki bilim için değildir, çünkü malum, bilimde tabu olmaz.

Araştırmacılar bazı geleneksel toplumları, insan eti yiyen toplulukları inceleyebilir.

Araştırmalarınız hiçbir zaman insan eti yenmesini tavsiye etmez, sadece bu bulguları aktarmakla yetinir.

Böylece insan eti yeme fikri birden bire düşünülemez olma kategorisinden “radikal, çok uçta bir fikir” kategorisine geçer; çünkü artık üzerinde araştırmalar yapılan bir konudur bu.

Ama bu size yetmez, sizin “radikal” kategorisinden “kabul edilebilir” kategorisine geçmeniz lazım.

Tartışmak özgürlük değil mi?

Bunun için bir tartışma başlatılır ve tartışma sırasında insan eti yemeyi “yamyamlık” olarak niteleyip buna şiddetle karşı çıkanları, düşünce özgürlüğüne karşı olan toleranssız insanlar olarak nitelemeye başlarsınız. Meseleyi insan eti yeme tartışması değil bir fikir özgürlüğü tartışması haline getirirsiniz bir yandan. Hatta bu arada “yamyamlık” yerine daha az kötü çağrışımları olan, daha bilimsel duran bir kelimeyi kullanmayı önerebilirsiniz.

Böylece konu, radikal bir konu olmaktan ağır ağır çıkmaya, toplumda tartışılan, tartışılmasına itiraz edilmeyen, yani bir anlamda kabul gören bir konuya dönüşür.

Ama bu da yetmez. Sizin “kabul edilebilir” olan bu konuyu “akıllıca” bir çözüm olarak göstermeniz gerek.

İşte bu noktada insan eti yemenin de, aynen bu konuyu tartışmak gibi temel bir insan hakkı olduğunu söylemeye başlarsınız. Öyle ya, insanların seçme özgürlüğü vardır, istemeyen yemez ama yemek isteyenleri engellemek niye? İnsan eti yenmesini eleştirenleri ise geri kafalı, temel bir insan hakkını inkar eden aşırı muhafazakarlar olarak tanımlamaya başlarsınız.

Evet, artık fikriniz “akıllıca bir fikir” kategorisine geçmiştir. Bir sonraki durak, bu fikri popüler hale getirmek.

Fikrinizi filmlerde, dizilerde işleyin

Bunun için fikrinizi sinema filmlerinde, TV dizilerinde ve programlarınızda sıradan ve normal bir şeymiş gibi göstermeye başlarsınız. İnsan eti yemeyi yasaklamaya çalışanlar ise baskıcı polisler ve geri kafalı politikacılardır, onları her fırsatta kınarsınız. Kısa zaman içinde fikir birden bire popüler hale gelir, çok sayıda insan insan eti yemeyi denemek ister.

Son aşama bunun bir politika uygulaması haline gelmesini sağlamak. Düne kadar düşünülemez/hayal edilemez bir şey olan konu uzun zamandır “Overton Penceresi”nin içindedir zaten. Son olarak arkasına büyük bir kamuoyu desteği de almıştır. Politikacılar artık bu konuda harekete geçmeye hazırdır. Bir yasa çıkar ve birden bire her yerde insan eti satan kasap dükkanları açılmaya başlanır.

Kazandınız.

Malum, şimdi sosyal medya çağında yaşıyoruz ve siyasi veya kültürel tartışmalarımızın çoğu sosyal medya üzerinde yaşanıyor. Artık “Overton Penceresi”ni hareket ettiren veya genişleten temel güç sosyal medya.

Sosyal medya ilginç biçimde merkezdeki iktidarı çevreye taşıdı. Artık toplumda neyin tartışılacağını bu çevre belirliyor.

Fakat ilginç biçimde bu “çevre” çok kolay manipüle edilebiliyor; bir takım robotlar ve sosyal medya mühendisleri tartışmaya istedikleri yönü verebiliyorlar.

Ama az önce örneğini verdiğim mekanizmada da gördünüz, Overton Penceresi’ni hareket ettirmek veya genişletmek isteyenler açısından ilk büyük adım, tabu olan bir konuyu tartışılabilir, üzerinde konuşulabilir bir konu haline getirmek.

Baktığınızda düne kadar tabu kabul edilen, konuşulunca ayıplanan şeyler, mesela açıkça ırkçılık yapmak, nefret söyleminde bulunmak bugün sosyal medyanın “yeni normal”leri.

İnsanlık ırkçılığa ve nefret söylemine karşı bunca zaman mücadele etti ve bu mücadeledeki kazanımlar sosyal medya sayesinde buhar olup gitti.

Bakın Amerika’ya iki haftadır protestolarla sarsılıyor. Bu arada “Protestocuların üzerine orduyu salalım, itiraz edeni vuralım” diye yazılar The New York Times’da bile yayınlanabiliyor. Çünkü Başkan Donald Trump bu ülke için “Overton Penceresi”ni çoktan yerinden oynattı.

Benzer bir durum bilimde de var. Sosyal medya, en çok da YouTube sayesinde bugün dünya üzerinde, dünyanın düz olduğuna inanan hatırı sayılır büyüklükte bir kalabalık var. Düne kadar “Dünya düzdür” diyenler tımarhaneye götürülürdü, bugün aramızda dolaşıyorlar.

“Overton Penceresi” teorisi, siyasal iletişimin temeli artık. İsterseniz Türk siyasetine de bu teori çerçevesinde bir bakın bakalım, neler göreceksiniz.

Neden bazen hepimiz aynı rüyayı görürüz?

Rüya gören tek canlı insan değil ama rüyalarını anlamlandırmaya çalışan yegane canlı bizleriz. Neredeyse yazılı tarihin başlangıcından beri rüyalar insan ruhunun bir yansıması olarak ilgi çekmiş. Bazen gizli arzularımızın rüyalarımızda dile geldiğini düşünmüşüz, bazen rüyaların bizi geleceğe hazırladığını, bize geleceği gösterdiğini.

Rüyalarımızdan gizli bilimler türetmişiz, etrafı “rüya tabircileri” sarmış; gördüğümüz rüyalardaki “gizli” anlamları bize anlatmışlar.

Uykumuz sırasında gerçekleştiği, onlara pek az müdahale edebildiğimiz ve çoğu zaman da kendimizi veya etrafımızı gerçeküstü denebilecek biçimlerde gördüğümüz için rüyalar alemi hep gizemli kalmış.

Mesela Avustralya’nın yerlileri, rüyaların “öte dünya”ya açılan bir kapı olduğuna, “rüya ırmağı”nın hepimizin içinden aktığına ve becerebilirsek rüyalarımızda birbirimizle görüşebileceğimize, birbirimizle haberleşebileceğimize inanmışlar.

Ruh bilim ilk ortaya çıktığında, Sigmund Freud da, onun önce arkadaşı, sonra rakibi Carl Jung da rüyalara özel bir önem vermişler.

Özellikle Carl Jung rüyalarıyla ilgili yaptığı çalışmalarla, bu konuda ortaya attığı teorilerle ve belki en çok da ölümünden 48 yıl sonra yayımlanan, rüyalarını ve fantezilerini kaydettiği defterleriyle meşhur.

Jung bir seferinde, “Hepimiz sembolik bir hayata ihtiyaç duyarız” demişti, ona göre ruhun ihtiyaçları ancak bu sembolik hayat sayesinde ifade edilebilirdi. Jung’a göre rüyalarımız işte bu “sembolik hayat”ı yaşadığımız yerdi; ruhumuz bu sayede ihtiyaçlarını dışa vuruyordu.

Ama Jung orada da durmuyor ve devam ediyordu. Ona göre bu sembolik hayat, insanlar ve hayvanlar tarafından paylaşılan, ortak ve evrensel bir bilinçaltı demekti. Yani neredeyse Avustralya yerlileri gibi düşünüyordu Jung: Rüyalar, ona göre hepimizin ortak bilinçaltının aktığı bir nehre açılan kapılardı.

Jung’un rüyaları ve hastalarından topladığı fantezilerin yayınlandığı meşhur “Red Book” sadece yazılardan oluşmuyor, Jung bazı rüyalarını kelimelerle ifade edememiş, onun yerine resimler çizmiş. Bu resimler ve Jung’un el yazılarından oluşan bir sergi yıllardır müze müze geziyor, dünyanın pek çok yerinde sergileniyor. İnsanlar da bu sergilere girebilmek için kapılarda uzun kuyruklar oluşturuyor.

Tabii, Jung’un rüyalarla ilgili teorileri bir yana, rüya kayıtları günümüzde de önemli araştırmaların kaynağı. Çünkü bu rüya meselesine hala tam ve herkesi tatmin edecek bir cevap verilmiş değil.

Böyle rüya derleyenlerden biri de, California Üniversitesi’nin Santa Cruz kampüsünün emekli profesörlerinden William Domhoff. Onun “Rüya Bankası” adını verdiği veri tabanında 20 binden fazla rüya kaydı var. Domhoff, bu kayıtları türlü çeşitli biçimlerde analiz ediyor yıllardır. Ona göre bazı rüyaları neredeyse herkes görüyor. “Mesela” diyor Domhoff, “Rüyada kendimizi çıplak görmek, çok yaygın bir şey.”

Ben kendimi rüyamda çıplak görüp görmediğimi hatırlamıyorum ama Domhoff’a göre bu rüya utanç verici bir şey yapma korkusunu ifade eden en yaygın rüyalardan biri.

Onun bu “Rüya Bankası” üzerinde “kantitatif içerik analizi” adını verdiği yöntemle yaptığı analizlere göre bazı rüyalar “evrensel.” Ama Domhoff “evrensel” derken Jung gibi söylemiyor, hepimizin aynı sembol evrenini bilinç altımızda paylaştığımızı kastetmiyor.

Ona göre bu “evrensel” rüyalar, insanların dünyanın her yerinde ve her kültüründe paylaştığı cinsten endişelerin dışa vurumu sadece.

Nedense bazı rüyaların diğerlerine göre daha sık görüldüğüne inanılır; mesela rüyada insanın kendini uçarken görmesi gibi. Domhoff’a göre bu rüya sanıldığı kadar yaygın değil. Yine ona göre 20 yaşında gördüğümüz rüyalarla 80 yaşında gördüklerimiz arasında temelde fazla bir fark yok. Dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım, hangi kültürel geçmişten besleniyorsak beslenelim, rüyalar arasındaki benzerlikler ayrılıklardan daha fazla Domhoff’a göre.

Esasında rüyaların güncellikle de ilgisi var. ABD’deki Tufts Üniversitesi’nden Ernest Hartmann, 11 Eylül’ü izleyen günlerde Amerika’nın dört bir yanından 44 kişiyle bir araştırma yapmıştı. Bu insanların 11 Eylül saldırısı öncesi gördüğü 10 rüya ile saldırı sonrası gördüğü 10 rüyayı karşılaştırdığında, 11 Eylül sonrası rüyaların daha çok bu saldırıya odaklandığını görmüştü. O sırada ülkenin ortak gündemi ve ortak endişesi, insanların rüyalarına da yansımıştı.

Harvard Üniversitesi’nden psikiyatrist Allan Hobson, Jung’un “Rüyalar ortak bilinçaltının ürünleridir” şeklindeki teorisi için “Ben bu teorinin hep bir çeşit edebiyat olduğunu, edebi bir spekülasyon olduğunu düşündüm” diyor. Ona göre rüyaları anlamak için beyni incelemek lazım. “Ama,” diyor, “psikoanalizciler benim bu görüşümü çürütmek için epey uğraşıyor.”

Hobson’a göre rüyalar esas olarak beynimizin gün boyu elde ettiği kaotik sinyalleri düzenlemek için geliştirdiği ve bu sinyallere bir hikaye düzeni kazandırdığı bir mekanizma. Rüyalar gündelik hayatın sonuçları ve aslında yoruma ihtiyaç duymayacak kadar da şeffaf şeyler. “Hepimiz insanız ve hepimizin duyguları var.

Rüyamızda bu duyguların güçlü bir şekilde gündeme gelmesinin sebebi, o duyguyla ilgili en yakın hatıralarımız” diyor. Bu duyguların bazıları kültürleri ve yetişme tarzlarını da aşar biçimde dünyanın dört bir yanında paylaşıldığı için rüyaların benzemesi de normal Hobson’a göre.

Ancak Güney Afrika’daki Cape Town Üniversitesi’nden nöro psikiyatrist Mark Solms, Jung’un “evrensel bilinçaltı” teorisini o kadar kolay silip atmıyor. Ona göre insanın olduğu her yerde birbirine benzeyen rüyalar olması, bir çeşit ortaklaşa “içerik”e işaret ediyor.

Bütün uzmanların üzerinde birleştiği konu, gördüğümüz rüyaların genellikle duygularımızdan kaynaklandığı. Biz rüya görürken beynimizde duygusal hayatımız üzerinde önemli etkileri olan limbik sistemimiz bir hayli aktif bir duruma geçiyor.

11 Eylül rüya araştırmasını yapan Hartmann, bu araştırmanın makalesinin bir yerinde, araştırma sonuçlarının rüyaların duygular tarafından yönetilen birer yapı veya yaratı olduğunu ama uyanık geçen zamandaki gerçek deneyimin tekrar olmadığını desteklediğini söylüyor. Dünyanın dört bir yanında insanların ortak gördüğü rüyaların başında kendini çıplak görmek olduğu hatırlanınca insan merak etmeden duramıyor: Acaba bu benzerlikler, insanın ortak duygusal dünyasının en temelde kültürlerden bağımsız bir şey olduğuna, en azından bazı duyguların da “evrensel” olduğuna mı işaret ediyor.

Fazla mı Jung’cu oldu bu son cümle?

‘Kripto Haydut’ sanal paraları çalmanın en kolay yolunu bulmuş

Hiç kripto paranız oldu mu? Benim oldu. Yıllar önce bir alışveriş için Amerika’da birisine 1 Bitcoin’den az bir para göndermem gerekiyordu, mecburen bir ‘kripto cüzdanı’m oldu. Şimdi yıllar sonra aynı cüzdanı bu yazıyı yazmak için tecrübe olsun diye yeniden kullandım; bu sefer 1.36 Ethereum ...

Dünya sigarayı bıraktı ama akciğer kanseri yine de azalmadı

Korelasyon, birbirinden bağımsız iki farklı şeyin birlikte oluş sıklığına istatistik analizde verilen isim. Mesela otomobil kazalarının sayısındaki artışla -bir haftayı bulan, hatta geçen- dini veya milli bayram tatilleri arasında bir ilişki var. Tatil oluyor, insanlar arabalarına binip ...

Gözümüzle gördüğümüz, elimizle tuttuğumuz şeyin gerçek olduğundan emin olabilir miyiz?

Sağolsun, Alev Alatlı sayesinde ülkemizde “Schrödinger’in Kedisi” lafını duymayan kalmadı. Alev Alatlı’nın bu iki kitaplık serisi sayesinde çok sayıda insan “Schrödinger’in Kedisi” lafını biliyor ama sadece Türkiye’de değil dünyada da çok az sayıda insan bu önemli düşünce deneyinin tam olarak ...