Yaşadığımız sarsıntı, ekonomik değil siyasi

2019 temmuzunda Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya görevden alındı. Erdoğan gerekçe olarak "Gerekeni yapmadı" dedi. Merkez Bankası'nın bağımsızlığı sona erdiğinin tescillendiği gün de o gündü. Bedeli dış yatırımların azalması oldu. Bugün yaşadığımız döviz kıtlığının nedenlerinden biri de bu.

HAKAN ÇELENK

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Mayıs 2018’de İngiliz Bloomberg televizyonuna Londra’da verdiği mülakatta “Sebep netice ilişkisine baktığımız zaman faiz sebep enflasyon neticedir. Faiz ne kadar düşük olursa enflasyon da o kadar düşük olur” diyordu.

Londra’da bulunma sebebi büyük yatırımcıları Türk ekonomisine para koymak için ikna etmekti.  Ama o da neydi; paraları istenen yatırımcıların doğru bildiği teori borç isteyen kişi tarafından yerle yeksan ediliyordu.

“Hem doğru bildiklerini unut, hem paranı ver” stratejisi, yatırım isteyen bir lider için ilginç bir tercihti.  Oysa bilinen iktisat usulleriyle paralarını yönlendiren yatırımcılardan bu söylemle yatırım beklenmemesi gerektiğini Marmara İktisat tahsilli Cumhurbaşkanının bilmesi gerekirdi. Seçim öncesi şovu da olamazdı çünkü bunu söylemek için ta Londra’ya niye gelinsindi.

İktisat fakültelerinin ikinci sınıfında makro ekonomi dersine hocalar “Faiz sebep değil, sonuçtur” diyerek başlar. Dersin teknik ayrıntısında öğrencinin piyasanın koşullarına bakıp, ilan edilecek faizin doğru seviyesinin nasıl saptayabileceğini anlayabilmesi beklenir. Eğer faiz oranını kafanıza göre belirlerseniz ekonomi aktörlerinin alternatif yollar bulup iktisat politikasının arkasından dolaşmakta zorlanmayacağı anlatılır. Piyasa resmi ya da gayriresmi bildiğini okur.

Faiz nasıl belirlenir? 

Şunu vurgulamak gerekiyor ki gazeteler ve televizyonlar Merkez Bankası, FED ya da Avrupa Merkez Bankası’nın faiz kararlarını duyururken, aslında piyasalar için ne seviye faizin ihtiyaç olduğuna ilişkin analizin sonucunu duyurmuş oluyor. O yüzden ki beklentileri gösteren en güçlü analiz mekanizmaları ve istatistikleri bu tür kurumlara bağlı oluyor. Kararlar değişince aslında piyasa koşullarının değiştiğine kanaat getirilmiş oluyor.

Aldıkları karar bir belirleyici değil ama büyük bir hata yapmamışlarsa çok güçlü mekanizmalar oldukları için sözlerini dinlemek hayrınıza oluyor. Bir deniz feneri ya da bir yol tabelası gibi yol gösterici. Kara ne yaparsanız yapın orada duruyor ama deniz feneri parayı size çok uzaktan gösteriyor (elbette bu benzetmeyi maruz kaldığımız kapitalist ekonomi standartları içinde düşünüp bir kaide olarak gerekiyor). Piyasanın önüne asılan faiz tabelası ise dövizle alışveriş ve yatırım yapanlar için ilk bakılacak levha haline geliyor.

Dövizle ancak güçlüler oynar

Faizde hal böyleyken dövizin kontrolü iktisat tahsilinin teoride konusu bile değil. İş arz talebe bırakılır. İlla kurları kontrol etmek istiyorsanız yeterince güçlü ekonominiz ve buna bağlı güçlü para biriminiz olur. Para arzını indirip kaldırarak işleri yoluna koyarsınız. Dikkat, burada devlet aslında piyasanın bir parçası ve piyasanın en güçlü aktörü olduğu için etkili olabiliyor.

2001’de işlemeyen kur çıpası

Bununla birlikte bütün iktisat öğrencileri bir gün makroekonomide karar alıcı pozisyonuna gelince okulda öğrendiklerini biraz esnetmeyi de öğrenmiş oluyor elbette.

Ekonomiye yön vermek için dövizin ya da faizin birer çıpa olarak kullanılması o yöntemlerden en yaygını. İki yöntemde de işin püf noktası kanun koyan devlet bile olsanız, piyasanın en güçlü oyuncusu olarak hareket etme kapasitenize bağlı. Piyasadan bağımsız olamıyorsunuz.

Örneğin 2001 krizi öncesinde kullanılan yöntem kur çıpasıydı. Merkez Bankası piyasaya belli fiyattan istediği kadar döviz vermeyi taahhüt etmişti: Bu büyük bir kumardı. O kadar dövizleri yoktu.

Kur çıpasını kullanabilmek için, 2001 örneğinde de görüldüğü üzere, ülkede yerli yabancı herkesin istediği kadar döviz ya da milli para ihtiyacını karşılayabilmeniz gerekiyor.

Kriz öncesi IMF ile uygulanan programın özü, TL arzını sınırlamaktı. Yani evet Merkez Bankası yarın, hatta üç ay sonra uygulanacak kuru daha şimdiden taahhüt ediyordu ama o dövizi alacak kadar TL’niz olamıyordu; çünkü aynı banka net iç varlıklara bir tavan getirmişti. O yüzden o dönemde gecelik faizler bile çok yüksekti; herkes “repo” yapıyordu.

Kriz günü öncelikle yabancılar neredeyse 10 milyar dolar almak ve gitmek istediler ama bu kadar doları alacak TL yoktu. Ertesi gün de talep devam edip TL faizleri gecelik yüzde 500’lere çıkınca çaresiz kur politikasından vazgeçildi, piyasa bir gecede devalüasyonu yaptı. O gün serbest kur sistemine geçildi. Artık Merkez Bankası’nın kurun seviyesiyle ilgili bir taahhüdü yok. Daha doğrusu olmaması gerek. Merkez Bankası’nın elinde artık tek bir silah var: Para politikası; yani faiz.

Dalgalı ama pek de serbest değil 

‘Dalgalı kurun’, ‘serbest kur’ olarak adlandırılmamasının sebebi ise dövizin faiz yükselterek kontrol altına alınması. Daha basit ama güçlü ekonominiz olmadığı sürece sürdürülebilir değil. Faizleri yükseltip yatırımcının dövizden çıkışını cazip hale getiriyorsunuz. Ancak bu kez yüksek faiz girişimcinin risk alma iştahını kesiyor.

İki yöntemi aynı anda uygulanmak ise üreten ve dış ticaret açığı vermeyen bir ekonomi olmadığınız sürece mümkün değil. Yatırım için gerekli teknolojiyi üretememe gibi bir ticaret dezavantajınız olduğu sürece sonunda bir girdaba düşüyorsunuz. Kullanılan iki yöntemin de üreten ekonominin altyapısını kurma yolunda kullanılacak geçici manivelalar olarak düşünülmesi gerekiyor. Bu girdaba düşmeyi geciktirerek piyasaya, dolayısıyla yatırımlara sermaye sağlamak gerekiyor. Bunun da rezerviniz yetmeyeceği için net bir yolu var o da yurtdışından sermaye gelmesi.  O sermayedar ise güven arayacaktır.

Londra seyahati dönüm noktasıydı 

Erdoğan’ın yazının girişinde bahsedilen 2018’deki Londra ziyaretinin püf noktası işte bu yatırımlara zaman kazandırarak ivme verebilecek sermaye arayışıydı. Kapitalist ekonominin iş yapma mantığı içinde doğru atılmış bir adım gibi duruyordu. Maceradan maceraya sürüklenen dış politika ve gerekli gereksiz çıkarılmış ülkeler arası kavgalar sonrası uluslararası yatırımcı küsmüştü. Üzerine iç hukuk düzeninde yaşananlar vardı.

Demokrasi zaaflı başkanlık sistemine geçilecek 24 Haziran seçimlerinin arifesindeydik. Erdoğan’ın seçim sonrası süper yetkili cumhurbaşkanı olarak ekonomiyi şahsi bir rotaya sokacağından şüphe ediliyordu. Uluslararası sermayeye güven verilerek yatırım çekme amacıyla çıkılan sefer son derece kırılgan ortamda güven verme amaçlı olmalıydı. Hatta Erdoğan’ın nabza göre şerbet vererek içeride başka dışarıda başka konuşacağını düşünenler vardı. Bu adamlar (büyük yatırımcıların ezici çoğunluğu erkekti) güven isterdi.

Erdoğan’ın o konjonktürde sarf ettiği ilk sözler tüm Keynezyen iktisat teorisini altüst edercesine “Faiz sebeptir” demek oldu.  Bunu da yukarıda iktisat fakültesi örneğinde anlattığımız net mekanizmayı rehber edinmiş insanlardan para isterken söyledi. Tamam fikir hürdür elbette ama böyle konuşan bir insan neden bir taleple oraya giderdi?

Merkezin bağımsız olmayacağı o gün anlaşıldı

Kırılan potlar faizle de sınırlı değildi. Bu adamların ideal bir piyasası için bildiği bir şey varsa o da Merkez Bankası bağımsız olması gerektiğiydi. Erdoğan yüzlerine “Bir defa siz devlet başkanısınız. Halk para politikalarıyla ilgili konularda kimi sorumlu tutar? Bunu başkana soracağına göre para politikalarında etkili olan bir Başkan görüntüsü vermeye mecburuz” dedi.

Yatırımcılar köprüleri attı

Eğer Erdoğan’ın Londra gezisini sabote etmek isteyen bir danışman olsaydım kendisine böyle konuşmasını salık verirdim. Akıl almaz bir durumdu.  Erdoğan’la toplanan yatırımcılarla konuşan Financial Times “Ancak yatırımcılar Bloomberg’in Londra Bürosu’nda Pazartesi günü yenen öğle yemeğinden paralarını Türk Lirası’na, hisse senetlerine veya kamu tahvillerine yatırmak için herhangi bir neden kalıp kalmadığını merak ederek ayrıldı” diye yazdı.

İçlerinden biri “Cumhurbaşkanı temel faiz oranı teorisine inanmazken, bir ülkeye nasıl yatırım yapabilirsiniz? Türkiye neredeyse yatırım yapılamaz gibi gözüküyor” diyordu.

Fidelity International’dan Portföy yöneticisi Paul Greer da durumu “Türkiye’nin akut zayıflıklarının olduğu bir dönemde Erdoğan ateşe benzin döktü” diye özetledi.

Türkiye’yi düşük faizle yeterince güvenli bulmadıkları için gelmek istemiyorlar ve faiz dışında ileride yürürlüğe koymayı düşündüğü ekonomi yönetimini tarzına ilişkin mesajlardan da hoşnut olmadıkları açıktı.

Demeçlerden çıkan her analiz doğru çıktı 

Bu adamların rehber edindiği başka bir kıstas da ekonomi yönetiminde kayırmacılıktan uzak durulması ve liyakatti. Nitekim seçim sonrası tahminler kimseyi yanıltmadı. Erdoğan ‘şahsi yönetim’ izlenimini vermekten hiç çekinmeyip damadı Berat Albayrak’ı tahmin edildiği gibi ekonomi yönetiminin başına geçirdi.

Londra’daki yatırımcı da başka brifing çıkarmalarıyla sermaye getirmesi beklenen New York yatırımcısı da beklendiği gibi Türkiye’ye uğramadı.

2018 Ağustosu’ndaki kur şoku geldi. Yine tahmin edilen ve çeşitli finansal enstrümanlar kullanılarak seçim sonrasına ertelenen bir şoktu.

2019 temmuzunda Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya görevden alındı. Erdoğan gerekçe olarak “Gerekeni yapmadı” dedi.  Erdoğan’ın seçim öncesi söylemlerinden çıkan sonuç yine gerçekleşmiş ve Merkez Bankası’nın bağımsızlığı alenen sona ermişti.

Sonrasında, Murat Uysal yönetimindeki merkez bankasının kendisinden beklendiği şekilde bol bol dolar satarak kurlara müdahale edeceği söyleniyordu. Öyle oldu.

Resmen dalgalı kur olarak telaffuz edilen para politikası aslen döviz çıpası olarak çalışılıyordu. 2001’de o çıpanın adı konmuştu. Siyasetin diğer alanlarında olduğu gibi iktidar bu işi de günümüzde üstü kapalı yaptı. Çıpa artık kırıldı.

 

Fiili döviz çıpası yerinden çıktı

Türkiye’nin merkez bankası bilançosu okuyabilen tüm teknik iktisatçıları rezervleri hesap etmeye başladı. Merkez yetmedi kamu bankaları da satışa geçti.  Ne demiştik, piyasayı dolara doyurabilecek kadar güçlüyseniz kuru tutabilirsiniz. Tüm iktisatçılar buna rezerv dayanmayacağını söylüyordu. Üç aydır ülkenin kara gün akçesi rezervini tüketme pahasına, 6.85 civarı yapay dolar kuru görüyorduk.  Resmen dalgalı kur olarak telaffuz edilen para politikası aslen döviz çıpası olarak çalışılıyordu. 2001’de o çıpa ilan edilmiş bir çıpaydı, siyasetin diğer alanlarında olduğu gibi bu iktidar bu işi de kendi usulünce adı koymadan yaptı. Belki güven vermek açısından en kötü fikir de buydu. Kırılması bekleniyordu kırıldı.

Risk ortadayken, doları tutmak için kullanılabilecek faiz çıpasına da ideolojik gerekçelerle başvurulmayacağı söyleniyordu. Nitekim faiz yükseltilmedi, bankalar mevduat toplayamaz hale geldi, piyasa beklendiği gibi bildiğini okudu Londra piyasalarında gecelik TL faizlerinin yüzde 1000’e yaklaştığı oldu.

Emir demiri kesti ama dövizi kesmedi

Uygulanan diğer bir yöntem dolaylı para basmak ve bankalara harcama artsın diye kredi vermeye zorlamaktı. Ayrıca bankaların döviz hareketlerini mevzuatla sınırlamak da buna dahildi. Buna da ne çıpası deneceğine okur karar versin. Ekonomi teorisine bu tür bir çıpanın kazandırılması da işlememiş görünüyor. İşe yaramasa da iktidarın sıcak para kaynağını benzer bir yöntemle yönlendirmek için bankalar üzerinde yeni kararlar almasını bekleyebilirsiniz. Çünkü yüksek perdeden emir vermenin piyasaya işleyeceğine hala itimat edenler iktidar içinde bulunabilir.

Türkiye’nin ilk açıkça bağımlı Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal’ın barutu kalmadı görünüyor. Dolar 7.20’nin üzerine rahatça tırmandı.  Bu tırmanışın doların dünyada düşüş sürecinde olduğu bir zamanda meydana gelmesi de kendimize özel bir kriz gösteriyor. Hükümetin yükselirken pek bir değer verdiği borsanın çakılması da cabası.

Mesele Londralı sermayedarlarla sınırlı olsa iş kolaydı. Zaten Londra örneğini anlatmamızın sebebi belirleyici olmaları değil, hükümetin kalıcı olmayan güven sorunu nedeniyle olacak işi bile yokuşa sürmesini göstermek içindi. Asıl konu her zamanki gibi üretim.

Mesele öyle sadece bilgisayar üretimi de değil. Dünyanın en çok buğday ithal eden ülkesiyiz. Şimdi 7.20’den ithal edeceğiz. Ekmeğimiz bile ateş pahası olma yolunda. Yunanistan’dan buğday ithalatımız 5 yılda 6 kat artmış. Onlarca sektör benzer durumda.

Yazıya otururken piyasanın dinamikleriyle krizin makroekonomik olarak nasıl izah edildiğini derlemeye odaklanmıştım. Teknik izahat çok net ve yukarıdaki gibi. Kimse çıkış için yol gösteremiyor.  Çünkü iktidarın siyaset tarzı değişmeden hiçbir ekonomik çark düzgün işlemeyecek.

Durumun özeti şu ki üretimi az ülkenin döviz rezervleri iktidarın siyasi bekası için sürekli kısa vadeli gayelerle harcandı. Politik güvenden uzaklaşıldı. Bu siyasi bir krizdir ve art arda yapılan taktik seçimlerin faturasıdır.

Eğer rezervler günü kurtarmaya değil üretim ve istihdam vaat eden yatırımlara harcansaydı Londra bankerlerine rest çekmenin de “Kendi yağımızla kavruluruz” demenin de bir anlamı olurdu. Ama Londra bankerlerinden sermaye rica edip hem krize girmek, yönetsel açıdan ciddi bir ayrıcalık elbette.

Ekonomiye tahakküm eden siyasi anlayışın hep beklendiği şekilde davranmasından yola çıkarak şunu da diyebilir siniz ki “İktidar hiç mi kriz beklemiyordu, hiç mi hazırlık yapmadı?”

Krizin sebebi siyaset anlayışıysa, hazırlığı da siyasette aramak gerekebilir. Uzun süredir iktidarın oyu düşüyor ve bunun farkındalar. Şimdi son kur şokuyla daha da düşecektir. Ayasofya’nın açılmasından, barolar yasasına kadar son dönemde yapılan sıra dışı bir dizi işin bir hazırlığa işaret ettiğini iki aydır yazıyorum.

Bu arada erken seçim ihtimali de bitmiştir.

Cumhurbaşkanı adaylığı yarışı CHP’de erken başladı

Bu kadar spekülasyon canımıza tak etti. Bütün amaç bizim içimizde bir tartışma yaratıp moralimizi düşürmek CHP’nin gündeminde Abdullah Gül diye bir isim olmadı, şimdi de yok, olmayacak da…” 25 Nisan 2018’de CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah ...

Haftada dört gün çalışalım; herkesin işi olsun

Olağanüstü dönemler beraberinde olağanüstü önlemlerle geliyor. Bakın korona salgınına, düne kadar hayal edilemez olan önlemlere başvuruldu. Sadece sağlıkla ilgili değildi bu önlemler. Yüzbinlerce şirkete ve esnafa milyarlarca liralık krediler açıldı; bu kredilerin geri ödemeleri Kasım ayında ...

Yanlış zamanda yanlış politikanın bedelini ağır ödeyeceğiz

Korona virüs salgını, dünya ekonomisine bir “ani duruş” yaşattığında dünyanın dört bir yanında hükümetler, parlamentolar ve merkez bankaları hep birbirine benzer tepkiler verdi. Türkiye’de de. Merkez Bankası para basmaya başladı. Hükümet bütçe açığını düşünmez oldu. Evet ama Türkiye’nin ...