İran’da meclis seçimleri sonrası meşruiyet krizi derinleşiyor / Analiz
24 Şubat 2020

21 Şubat Cuma günü İran, tarihinin en düşük katılımlı Meclis seçimlerini gerçekleştirdi. Yetkililerin katılımı artırmak için gece yarısına kadar defalarca seçim süresini uzatmalarına rağmen sonuç, rejim yöneticileri için tehlike çanlarını işaret ediyordu. Yüzde 42,57 olarak açıklanan ülke genelindeki katılım oranı, bugüne kadar 2004 yılında kaydedilen en düşük oran olan yüzde 51’in bile yaklaşık 10 puan altındaydı. Geçtiğimiz seçimlerde yüzde 60 olan katılım oranından ise yüzde 18’lik bir düşüşü ifade ediyordu. Elbette bu sonuç, İran’ın son zamanlarda tecrübe ettiği irili ufaklı birçok kriz ve bu krizler karşısında yönetim ve halk arasındaki mesafenin gittikçe açılmasıyla alakalı.
İran yönetiminin, seçmenin mesajını anladığına dair bir emare göstermemesi, önümüzdeki dönemde problemlerin katlanarak artacağına işaret ediyor.

İran, geçtiğimiz Kasım ayında İslam Cumhuriyeti tarihinin en şiddetli protesto hareketlerinden birine sahne oldu. Epey kanlı biçimde bastırılan bu eylemlerde bine yakın kişinin hayatını kaybettiği, binlercesinin ise yaralandığı haberleri pek çok kaynak tarafından rapor edildi. Resmi makamlar ise bir türlü ölü ve yaralı sayısını vermemekte direndiler. Yönetimin bu toplumsal krizi yönetme ve halka karşı şeffaf olma konusundaki acziyeti, toplumsal öfkenin dinmesi yerine katlanmasına sebep oluyor.

Protestolar, ABD yaptırımlarının halkın gündelik yaşayışına olumsuz etkilerinin tahammül edilemez bir boyuta ulaşması üzerine gerçekleşti. Bu duruma ek olarak İran’ın on yıllardır petrol ve doğalgaz gelirlerinin dışındaki ekonomik kaynakları bir türlü çeşitlendirememesi, vergi sistemindeki sorunlar, denetlenemeyen kurumlar ve hür teşebbüsün önündeki bürokratik engeller de yaptırımların etkisini katlayan faktörler arasındaydı.

ABD’nin İran’ın efsane komutanı Kasım Süleymani’yi 3 Ocak’ta Bağdat Havalimanı’nda bir suikast ile öldürmesinin ardından İran kamuoyunda yaşanan öfke patlaması ve ABD nefreti, halk arasındaki siyasal farklılıkları örtüp bir süre için rejimi konsolide edecek bir siyasal sermaye meydanaz getirecekken, Ukrayna Havayolları’na ait bir yolcu uçağının İran Devrim Muhafızları güçlerince düşürülmesi yeni bir kriz doğurdu. İran yönetiminin ilk etapta olayın sebebini açıklamak yerine örtbas etmeye ve gerçekleri halkından gizlemeye çalışması, devlet ve toplum arasındaki güven köprülerini bir kez daha zedeledi.

Artık İranlı yetkililerin yapması gereken, her denendiğinde ülkeye daha da zarar veren sorunların üstünü örtmek yerine halkın sandığa gitmeyerek vermiş olduğu mesajla yüzleşmektir. Bu yüzleşmenin aleni biçimde yapılması sistemin salahiyeti açısından tercihe şayan olacaktır.

Meclis seçimlerinin yaklaştığı sırada Çin’den dünyaya yayılan koronavirüsle ilgili vakaların benzerleri İran’da da tespit edilmeye başlanmış, fakat yetkililer bu vakaları yalanlamıştı. Seçimlere birkaç gün kala Kum kentinde virüsün varlığının kesinleşmesi, bu kez otoriteleri bir başka krizle baş etmeye çalışmak zorunda bıraktı. Lakin krizle mücadele yöntemleri bu sefer de farklılık arz etmedi. İranlı yöneticiler koronavirüsün varlığını itiraf etmek konusunda bir hayli geç kaldılar. Kanında virüs tespit edilenlerin Çin’e gidip gelmemiş olmaları, virüsün tahmin edilenden çok daha geniş bir alana yayılmış olması ihtimalini güçlendirdi. Zaten sandık motivasyonu az olan halkın henüz tedavisi ve aşısı bulunmamış koronavirüs salgınının kendilerine de bulaşma tehlikesi karşısında oy kullanmaktan büsbütün imtina edeceğini düşünmek zor değildi.

Bu krizlerin bazıları dış etkenlerden kaynaklansa da krizlerin yönetilme biçimindeki akıl almaz beceriksizlikler, halkın sisteme olan itimadını iyice sarsmış durumda. Halkın bu güvensizliği, rejimin şeffaf olmama ve enformasyon akışını kontrol etmek suretiyle halkın taleplerini yönlendirme yönündeki temayülünden kaynaklanıyor. Ayrıca her seçimde tartışmaların merkezinde yer alan Muhafızlar Konseyi kararlarının bu seçimlerde de reformistler aleyhine alınması, reformist adayların çoğunluğunun başvurularının reddedilerek muhafazakârların galibiyetine zemin hazırlanması da seçmeni sandığa küstüren sebepler arasında.

Muhafazakâr siyasetin zaferi

Seçimler sonucunda şaşırtıcı olmayan biçimde muhafazakârlar ezici bir çoğunlukla Meclisteki kontrolü ele almış durumdalar. Tahran’daki 30 sandalyenin tamamı muhafazakârlara geçerken eski Tahran Belediye Başkanı Muhammed Bakır Galibaf’ın da en çok oyu alarak listeden birinci çıktığı görülüyor. Galibaf yeni seçilen Tahran milletvekilleri arasında bir milyon oy sayısını geçen tek kişi olarak dikkat çekiyor. Uzun yıllar meclis başkanlığı yapan Ali Laricani’nin milletvekili adayı olmaması, Galibaf’a meclis başkanlığı yolunu açan gelişmelerden biri. Meclis geneline bakıldığında 290 sandalyenin en fazla 20’sinin reformistlerin elinde olduğu görülüyor. Ahmedinejad hükümetinde önemli görevlerde bulunan sabık cumhurbaşkanına yakın isimlerle Devrim Muhafızları Ordusunda görev yapmış pek çok isim milletvekili olarak Meclise girmeye hak kazandı. Geçtiğimiz Uzmanlar Meclisi seçimlerinde kaybeden sertlik yanlısı muhafazakârlardan Ayetullah Muhammed Yezdi ile Ayetullah Taki Misbah Yezdi de bu kez düzenlenen Uzmanlar Meclisi ara seçimlerinde muvaffak olarak Uzmanlar Meclisinde yerlerini aldılar.

İran’da siyasal manzaranın seçimlerin ardından muhafazakâr tonlara bürünmesi, önümüzdeki süreçte gerçekleşecek esaslı dönüşümlerin ne yönde olacağının da habercisi. Mecliste kontrolü ele alan muhafazakârlar, ilerleyen yaşı ve sağlık sorunları göz önüne alındığında yakında koltuğunu devredecek olan şimdiki dini lider Ayetullah Ali Hamaney’den sonraki sürecin gidişatını da belirleyecek. Her ne kadar yeni dini lideri seçme hakkı Uzmanlar Meclisine ait olsa da geçiş sürecinin anayasal çerçevesini meclisin çizebilme potansiyelinden dolayı milletvekillerinin de söz hakkı olacak. Özellikle Anayasanın dini liderle ilgili maddesinin tek bir kişiyi mi yoksa bir konseyi mi kastettiğinin yorumlanması hususunda meclis ön plana çıkabilir. Ayrıca, İran’daki siyasal gidişat 2021 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerini de muhafazakâr bir adayın kazanması ihtimalini artırmış durumda. Bu durumda hem hükümet hem de meclis, muhafazakâr siyasetin icra aygıtları olarak işleyeceklerdir. Ahmedinejad tarzında izlenecek tavizsiz ve sert dış politika ile İran muhtemel ki dünyadan daha fazla izole olacaktır.

Toplumsal hayal kırıklığı

İran’da toplumsal ve siyasi atmosfer, dört sene öncekiyle kıyaslandığında keskin bir karşıtlık arz ediyor. 2016 yılının başında yürürlüğe giren nükleer anlaşmayla birlikte kaldırılan yaptırımlar, İran’ın uzun yıllar maruz kaldığı izolasyon politikalarının sonunun geldiği yönünde bir umut doğurmuştu. Halkın ılımlı Ruhani hükümetinden beklentileri yükselmiş, genel olarak siyaset kurumuna güven tazelenmiş ve bunun sonucunda halk, o yıl düzenlenen meclis seçimlerine daha yüksek bir teveccüh göstermişti. Tahran’daki 30 sandalyenin hepsini reformistler kazanırken aynı anda yapılan Uzmanlar Meclisi seçimlerinde de reformist ve ılımlı adaylar büyük başarı sergilemişti. Mezkûr umut atmosferi, ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle yaşanmaya başlanan sorunlar sebebiyle bile gölgelenememiş; Hasan Ruhani 2017 yılında yeniden cumhurbaşkanı seçilmişti. Ne var ki bu siyasi öfori, fazla uzun sürmedi.

İran halkı bugün ağır bir umutsuzluk ve yılgınlık altında yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Yeniden yürürlüğe giren petrol yaptırımları, İran ekonomisinin çöküşe geçmesi, protestolar ve toplumsal hoşnutsuzluk, nükleer anlaşmanın ABD olmadan işletilememesi gibi sebepler, halkın geleceğe umutsuzlukla bakmasına neden oluyor. Bunun yanında koronavirüs salgını ve birbiri ardınca meydana gelen depremlerin oluşturduğu tahribat da her geçen gün yönetimin daha da zayıflaması ve halkın ihtiyaçlarına cevap verememesi sonucunu doğuruyor.

Seçimlerin beklenenden daha sönük geçmesi, halkın sisteme olan güvensizliğini gösteriyor. Seçimler genel olarak İran’da rejime olan güvenin göstergesi olarak işlev görüyordu. Yöneticiler kendilerine yöneltilen eleştirileri ve halkın hoşnutsuzluğunu asli değil tali problemler olarak göstermek için yüksek katılım oranlarını kullanıyorlardı. Fakat bu kez gerçekleşen düşük katılım oranları, sisteme olan derin güvensizlikten başka bir durumu ifade etmiyor. Halk artık seçimler yoluyla sorunların çözüleceğine ve dolayısıyla sistemin şu anki haliyle kaldığı takdirde ülkenin durumunun düzelebileceğine olan inancını büyük oranda yitirmiş durumda.

Artık İranlı yetkililerin yapması gereken, her denendiğinde ülkeye daha da zarar veren sorunların üstünü örtmek yerine halkın sandığa gitmeyerek vermiş olduğu mesajla yüzleşmektir. Bu yüzleşmenin aleni biçimde yapılması sistemin salahiyeti açısından tercihe şayan olacaktır. Bunun yerine her zaman olduğu gibi sorunları inkâr etmek ya da kabullenilmek durumunda kalındığında kaynağını dış güçlerde aramak yoluna başvurulursa, bir diğer ifadeyle yönetim sorumluluktan kaçmaya devam ederse, sorunlar çözümsüz bir noktaya sürüklenebilir. Üstelik seçimlerin ardından Türkiye dâhil olmak üzere İran’ın komşuları, koronavirüs salgınına karşı tedbir amacıyla sınır kapılarını kapattılar, pek çok ülke İran’la hava yolu taşımacılığını durdurdu. Dolayısıyla İran artık coğrafi olarak da izole edilmiş durumda. Ayrıca yine seçimlerin akabinde kara para aklama gibi uluslararası mali suçlarla mücadele birimi Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF) İran’ı yeniden kara listeye alması, İran’ın finansal anlamda da dünyayla bütünleşmesini imkânsız kılıyor.

Bütün bunlara rağmen İran yönetimi eski tarz siyasetinde direteceğe benziyor. Dini lider Hamaney, seçim sonrası yaptığı açıklamada katılım oranlarını yüksek bulduğunu ve dış güçlerin koronavirüs şayiası yayarak seçimlere katılımı düşürmeyi hedeflediğini ifade etti. İçişleri Bakanı Abdulrıza Rahmani Fazli de, Ukrayna uçağının vurulması ve koronavirüsünün İran’da yayılması gibi son zamanlarda yaşanan olumsuz gelişmelere rağmen seçimlere katılımın yüksek olduğunu söyledi. Dolayısıyla İran yönetiminin, seçmenin mesajını anladığına dair bir emare göstermemesi, önümüzdeki dönemde problemlerin katlanarak artacağına işaret ediyor.

[Mustafa Caner Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nde (ORMER) İran uzmanı olarak çalışmaktadır]
(AA)