Yıllar yıllar önce rahmetli İsmail Cem bir sohbet sırasında anlatmış, sonra da “Aman yazma” diye de tembih etmişti. Cem o sırada siyasetten uzaktı ve sağlığıyla boğuşuyordu, durduk yerde bir polemiğin konusu haline gelmek istemiyordu. Bugün dayanamayıp bu anektodu yazıyorum.
1999 sonunda, iki yıl önce Türkiye’ye kapanmış olan Avrupa Birliği kapısı özellikle Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in iki yıldır sürdürdüğü ısrarlı diplomasi ve bu arada Almanya’nın Sosyal Demokrat Başbakanı Gerhard Schröder sayesinde yeniden aralanmıştı.
AB, 1997’de kendi genişleme takvimini ilan ettiğinde, uzun yıllardır tam üyelik müzakerelerini başlatma müracaatını beklettiği Türkiye’yi bu genişleme listesine almamış, bunun üzerine dönemin Mesut Yılmaz başkanlığındaki hükümeti de AB ile her türlü kurumsal ilişkiyi boykot etme kararı vermişti. İşte o dönemde Süleyman Demirel bir hayli kapsamlı bir Avrupa diplomasi turu başlatmış, sadece üye ülkelere değil pek yakında birliğe üye olacak ülkelere de giderek Türkiye için destek istemişti.
Bütün bunlar meyvelerini 1999 sonunda Helsinki’de yapılacak olan AB zirvesinde verecek gibi duruyordu; AB, Türkiye’yi tam üyelik müzakeresi başlatılabilir ülkeler arasına alacaktı.
Müzakerelerin başlama şartı belliydi: Kopenhag Kriterleri adı verilen bir takım siyasi kriterlerin yerine getirilmesi. Bunlar AB’ye katılımın minimum şartlarını ifade eden siyasi konulardı. (Ekonomik ve idari şartlar da vardı ama onlar bu yazının konusu değil.)
Kopenhag Kriterleri’nin tamamı Türkiye’nin klasik devlet ideolojisine ters gelen şeylerdi ama içinde bir tanesi Türkiye’de geniş kesimlerin tüylerini diken diken ediyordu: “Azınlık haklarına saygı…”
Eline mikrofon veya klavye geçiren herkes lafa “Türkiye’de azınlık yok” diyerek başlıyordu o zamanlar.
İşte öyle günlerden birinde yapılan bir liderler zirvesinde (1999-2002 arası kurulan üçlü koalisyonda kararlar hep bu koalisyon liderleri zirvelerinde alınıyordu) Devlet Bahçeli, zirveye bilgi vermek için katılan Dışişleri Bakanı İsmail Cem’e dönmüş, “Sayın Cem, bu Kopenhag Kriterlerini ne zaman değiştirmeyi başaracağız” diye sormuştu. Cem bu soruya şaşırmış, kriterlerin değiştirilemeyeceğini dili döndüğünce anlatmaya çalışmıştı.
Bu hikayeyi hatırlamamın sebebi, aynı Devlet Bahçeli’nin MHP’nin yayın organı diyeceğimiz TürkGünü gazetesinde bayram boyunca çıkan makaleleri veya açıklamaları oldu.
Bahçeli’nin bu sabah yayınlanan görüşleri bence hem bu üç günün geneli bakımından en önemlisi hem de bir anlamda üç günlük mesajların derli toplu bir araya getirilmiş hali.
Bahçeli’nin bu açıklamalarının neredeyse tam metnini 10Haber’de yayınladık zaten, ben onları okumuş olduğunuz varsayımıyla yazıyorum bu yazıyı.
Bahçeli, PKK’nın silahlarını bırakıp kendi kendini (önerdiği tarih olan) 5 Mayısta feshetmesi halinde Türkiye’de bir demokratikleşme programı uygulanacağını söylüyor ve umulmadık ölçüde ayrıntılı bir reform programı öneriyor. Bu programın bir bölümünü de anayasada yapılacak değişiklikler oluşturuyor.
Bundan 26 yıl önce Kopenhag Kriterlerinin değiştirilmesi gerektiğini, buradaki “azınlıklara saygı” ibaresinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleriyle çeliştiğini söyleyen Bahçeli’den bugün ‘Kürtler’den söz eden, ‘Türkiye’nin partisi’ olması şartıyla Kürt siyasi hareketine siyasal alanda yer açmayı vaat eden, başkanlık sistemini denge ve denetlemeye kavuşturmakla yetinmeyip yargı bağımsızlığını sağlamaktan ve diğer demokratik haklardan söz eden Bahçeli’ye ulaştık anlaşılan.
Konuşurken de yazarken de oldukça ağdalı bir üslup kullanan Bahçeli’yi 140 karakterlik sloganlardan ibaret sosyal medya iletişimiyle aktarmak mümkün değil elbette; bence kendisi de özellikle sosyal medyanın bu kültürsüzleştirmesine direnmek için bu ağdalı üslubu tercih ediyor.
Üsluba takılmayıp içeriğe odaklandığınızda, Bahçeli’nin an itibarıyla bir düdüklü tencerenin içindeki gaz sıkışmasından beter bir sıkışma halinde olan Türkiye’ye bir çıkış yolu önerdiğini görebilirsiniz.
Bahçeli bu çıkış yolunu gösterirken özenli bir dil kullanıyor; yapılanların kısa vadeli ve siyasi çıkar için önerilmediğini, uzun dönemde Türkiye için önerildiğini söylüyor. Bu üslubun ve özenin sebebi de belli: Sadece DEM Parti tarafından değil CHP tarafından da ciddiye alınmak istiyor. Ama sanki esas sorun Bahçeli’nin sözlerinin Ak Parti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ciddiye alınıp alınmayacağında. Daha doğrusu desteklenip desteklenmeyeceğinde.
Şubat ayı başından beri ciddi sağlık sorunları yaşayan ama Bayram ertesinde evinden çıkıp yeniden partisinde iş başı yapacağı söylenen Devlet Bahçeli, çok dikkatle ve yakından izlenmesi gereken önemli bir siyasi girişim başlatmış durumda.