Bizler, okullarda başımıza boca edilen bütün tarih anlatısına rağmen aslında Kurtuluş Savaşı tarihini iyi bilmiyoruz.
Mesela 1. ve 2. İnönü ‘Zaferi’ diyoruz ama burada ‘zafer’ kelimesinden kastedilenin bir savunma savaşı olduğunu aklımıza getirmiyoruz. Mustafa Kemal, İsmet Paşa’ya “Sen bir milletin makûs talini yendin” diye telgraf çektiğinde çok samimiydi, İsmet Paşa saldıran düşmanı dağıtmayı başaramasa, bugün Türkiye Cumhuriyeti diye bir ülkeden söz edemeyecektik büyük olasılıkla.
Bizim Kurtuluş Savaşı tarihinde 1. ve 2. İnönü Zaferleri diye andığımız Yunan ordusu saldırılarını durduran savaşlar, sahada her bakımdan daha üstün olan Yunan ordusunun temel stratejisinde bir değişikliğe neden olmadı aslında. Yunan ordusu, nihai darbeyi de vurup Ankara hükümetini yok etmek, böylece Anadolu’da direnişi sona erdirmek istiyordu. O yüzden saldırıyordu.
Bizim okul kitaplarımızda ne yazıyor olursa olsun; o günlerde bütün Ankara savaşa gerçekçi gözlerle bakıyordu. Bu gerçekçilerin başında da Mustafa Kemal geliyordu.
1921 yılı, her bakımdan Kurtuluş Savaşı’nın en feci yılıdır. O yılın başında 6-9 Ocakta 1. İnönü savaşı yaşanır; hemen iki ay sonra 23 Mart-1 Nisan arasında Yunan ordularıyla İnönü mevkiinde bir daha savaşılır.
Bu iki savaşta başarılı olamayan Yunan orduları, az önce söylediğim gibi stratejisini değiştirmez, bir daha saldırır. Bu kez savaş 10-24 Temmuz arasında yaşanır ve Türk orduları ağır kayıplar da vererek savaşı kaybeder. Tarihe ‘Kütahya-Eskişehir Savaşı’ olarak geçen bu savaşta, milli ordu Sakarya Nehri’nin sınır gibi kabul ederek bu nehrin doğusuna çekilir.
Bu ağır yenilgi sonrası zaten savaşın yürütülme biçimine karşı, hatta tek tek bazı komutanlara karşı hayli eleştirel bir tutuma sahip olan Meclis’te bir büyük tartışmayı beraberinde getirir. O tartışmaların sonunda Meclis, Mustafa Kemal’in gidip ordunun başına geçmesini, savaşı bilfiil yönetmesini ister. Mustafa Kemal’in bu talebe karşı bazı şartları vardır, Meclis uzun tartışmaların ardından o şartları kabul eder, Mustafa Kemal 5 Ağustos 1921’de ‘Başkomutan’ olur.
Ankara boşu boşuna bu konuyu hararetle tartışmamaktadır. Yunan ordusu bir son hamle ile Ankara’nın direniş azmini tamamen kıracak bir savaş için yığınak yapmaktadır.
Bizim tarihimize Sakarya Savaşı olarak geçen savaşın bugünkü Sakarya şehri ile ile hiçbir ilgisi yoktur. O savaş Sakarya nehrini sınır kabul edip onun doğusuna çekilen Türk ordusu ile Yunan ordusu arasında oldukça geniş bir cephede yaşanır. Öylesine bir ölüm kalım savaşıdır ki bu, Mustafa Kemal o yüzden ordularına “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır” emrini verir. Ordu geri çekilmeyecek, her asker olduğu yeri ölene kadar savunacaktır. Çünkü Yunan ordusu Sakarya nehrini gelecek olsa artık onu durduracak hiçbir engel kalmayacaktır. Ankara’nın dibine kadar gelmiştir savaş, top sesleri Ulus semtindeki Meclis’ten duyulur.
Sakarya savaşı, Atatürk Başkomutan yetkisini aldıktan sadece 18 gün sonra, 23 Ağustos 1921’de başlar. Bu çok kanlı savaş 13 Eylül 1921’de Yunan ordusunun kazanamayacağını anlayıp geri çekilmeye başlamasıyla sona erer. Ankara bir kez daha “makûs talihini” yenmeyi başarmıştır ama nihai zafer henüz çok uzaktadır, hatta pek çok kişiye göre imkansızdır.
Oysa Mustafa Kemal ve yakın kurmayları Sakarya savunmasından daha önce İnönü savunmalarından çıkarılamayan çok önemli bir dersi çıkartmıştır: Düşman, ikmal hatları uzadıkça zayıflamaktadır.
Bu askerlik tarihinin en bilinen şeylerinden biri. Napolyon zamanında Moskova’ya kadar gitti, ama ikmal hatları artık o kadar uzundu ki, ordusunamühimmatı bırakın ekmek bile gönderemiyordu. Ankara’da Polatlı’ya kadar gelen Yunan ordusunun durumu da buydu.
Yunan ordusu, Sakarya savaşının ardından Sakarya nehrinden geriye, kendince savunulabilir bulduğu Afyon – Eskişehir hattına kadar geri çekildi. Güçleri olsa, yedek askerleri olsa, aslında aynı denemeyi bir daha yapabilseler yine bugün bir Türkiye Cumhuriyetinden söz edemiyor olabilirdik. Çünkü milli ordu Sakarya’da çok büyük kayıp vermişti, fakir ve perişandı.
Ankara’da atlatılan büyük tehlikeye rağmen başlayan kötümserliğin sebebi buydu. Herkes ordunun halini görüyordu. Bırakın stratejik silahları, tüfeği bile olmayan, kim bilir kaç yıldır savaşan askerleri sürekli evine köyüne kaçan bir ordu. Savaş yorgunu bir ülke.
İşte o noktada, Mustafa Kemal’in çelik iradesi sahneye çıktı. Hiç kimse inanmazken o nihai zafere inanıyordu; bir büyük saldırı ile Yunan ordusunun yenilebileceğine, Anadolu’nun düşmandan kurtarılabileceğine inanıyordu.
Sakarya Savaşı sonrası cephede büyük çatışmalar durmuştu; her iki taraf da güç toplamaya çalışıyordu. Mustafa Kemal, elindeki Başkomutanlık yetkilerini sonuna kadar kullanarak bir yandan asker topluyor, bir yandan evlerde odalarda duran kaput bezlerine kadar el koyarak, bir yandan Sovyetler Birliği’nden askeri ve mali yardım almaya çalışarak, bir yandan orduların eğitilmesini sağlayarak savaşa hazırlanıyordu.
1922’nin ilkbaharında Meclis yeniden sabırsızlanmaya başladı. Başbakan Rauf Orbay bile çatışmasızlıktan rahatsızdı, bir seferinde Mustafa Kemal’e “Ordunun bir şey yapıp yapmayacağını” sordu. O sırada yürütülen hazırlıklar Rauf Orbay’dan bile gizliydi.
Bu gizlilik temmuz ayına kadar devam etti. Mustafa Kemal Meclis’in gizli oturumunda yaptığı bir konuşmada ‘nihai’ kelimesini kullanmadan bir son savaş hazırlıklarının tamamlanmakta olduğunu söyledi.
Temmuz ve Ağustos aylarında Mustafa Kemal’in Ankara dışına çıktığı haberleri bile gizlendi. Mustafa Kemal gerçekte Konya’da askeri karargahtaydı ama sanki o Ankara’daymış gibi Çankaya’da çay partileri yapılıyordu.
Mustafa Kemal’in Fevzi Çakmak ve İsmet Paşa ile birlikte hazırladığı savaş planı, daha sonra dünyanın büyün harp akademilerinde derslerin, seminerlerin konusu oldu. Planın özü, düşmanın ikmal hatlarının kesilmesi, düşman ordu gruplarının birbiriyle irtibatının kesilmesi idi.
Afyon Kocatepe tesadüfen seçilmiş bir yer değildi Büyük Taarruzu başlatmak için. Çok kısa sürede düşman ordusunun gövdesi ikiye ayrıldı ve aslında daha sonra doğru dürüst bir geri çekilme planı bile olmadığı anlaşılan Yunan ordusu büyük bir hızla çözüldü. 30 Ağustos bu savaşın en tayin edici günüydü.
Türk ordusu İzmir’de doğru büyük bir hızla ilerlerken İngiliz ve Fransızlar telaşlandı, Mustafa Kemal’le görüşmek istedi. Mustafa Kemal onlara 9 Eylül günü İzmir’in Nif kasabasında randevu verdi. İngiliz ve Fransız subaylar o gün randevuya geldiklerinde Türk ordusu çoktan İzmir’e girmişti ve Yunan güçleri panik halinde denizden kaçmaya çalışıyorlardı. Bugün biz o Nif kasabasını Mustafa Kemal Paşa adıyla biliyoruz, bunun sebebi işte Mustafa Kemal’in savaşın ortasında vakit ayırıp yaptığı o görüşmedir.
Aslında Türk ordusu İzmir’de de durmadı. Hemen Kuzeye, Çanakkale’ye doğru harekete geçti. Yine çok az bildiğimiz ve konuştuğumuz bir şey, o sırada bütün Trakya Yunan ordularının işgali altındaydı. Türk ordusu Çanakkale’de, gerekirse İngiliz ve Fransızlarla çatışacak ve Trakya’ya geçip orayı da kurtaracaktı.
İngiliz Başbakanı savaş kararı almak istedi ama kendi parlamentosundan da, kendi hükümetinden de bunu geçiremedi. Fransa ise Türk ordusunun Çanakkale’ye girmesine ses çıkarmadı. Onun yerine bir barış konferansı ayarlandı. Mudanya Mütarekesine giden yol böyle açıldı.
30 Ağustos’un anlamı işte budur.