Leros ve Stamatis Makris: Paradisos’un Sofrasında Kurulan Hayaller
31 Ağustos 2025

Ege’nin ortasında, Simi, Lipsi ile Patmos arasında gizlenen Leros, önümde tüm renkleriyle uzanıyor. Kendime on gün izin verdim; adalardan adalara sıçrıyorum.

Naçizane tavsiyem, siz de meşguliyetler bahanesine sığınmadan kendinize böyle izinler verin. Kafadan birkaç günü, mümkünse bir haftayı ayırın. Çünkü burada sadece yemekler, plajlar, sanat galerileri, içten dostluklar, tarih, mimari, vahşi doğa ve daha niceleri de aynı zamanda bambaşka bir yaşam ruhu sizi bekliyor.

Geniş caddelerden geçerken hemen fark ediyorum: Bu ada kesinlikle sıradan değil. 1920’lerde İtalyanların işgal ettiği yıllarda inşa edilen art deco binalar hâlâ ayakta. Lakki Limanı’nda yürürken Mussolini döneminden kalma modernist mimari bana göz kırpıyor. Bir yanda tepede Bizans kalesinin taş duvarları yükseliyor, öte yanda İtalyanların bıraktığı pastel renkli yapılar…

Akşamüstü, yolumun sonu her zamanki gibi denizin iyotu ve dalgaların sesiyle çağıran Paradisos. Kapıdan içeri girdiğimde sahibi Stamatis Makris kollarını açıp karşılıyor; sanki kırk yıllık dostum. Yanında mutfağın patronu eşi Anna ve işleri yakında devretmeyi düşündüğü oğlu Michalis.
Gülümsemeleri içten, tavırları dostça. Burada müşteri olduğumu değil, evlerine gelmiş bir misafir olduğumu hissediyorum.

Masama oturduğumda, zeytinyağının kokusu denizden gelen tuzla karışıyor. Menüde taptaze kalamarlar, balıklar, yerel otlar, bazen de İtalyan esintisi taşıyan deniz mahsullü makarnalar var. İki yakayı birbirine bağlayan tatlar aynı sofrada buluşuyor. Stamatis gülerek kulağıma eğiliyor:
“Türk dostlarımız bizim için yalnızca müşteri değil; aynı sofrayı, aynı denizi, aynı geçmişi paylaştığımız aile gibiler.”

Gerçekten de etrafımdaki masalarda Türkçe sohbetler yükseliyor. Yan tarafta Yunanca bir şarkı mırıldanılıyor, hoparlörden ise Sezen Aksu çalıyor. İki kültür bir anda aynı ahenk içinde birleşiyor.

O sırada mutfaktan tanıdık bir kahkaha duyuluyor: Ortak dostumuz Maria Ekmekçioğlu uğramış. Kimi zaman sadece kafa dinlemek için geliyor Bodrum’daki kendi restoranından kimi zaman da mutfağa girip birkaç özel yemek pişiriyor kendisine ve dostlarına. Onun ellerinden çıkan tabaklarda Ege’nin iki yakası buluşuyor; zeytinyağında pişen otlar Türk damak tadıyla Rum geleneğini kucaklıyor. Restoran bir anda küçük bir şenlik yerine dönüşüyor.

Yemekten sonra kısa bir yürüyüşe çıkıyorum. O Karaflas’ın önünden geçiyorum; Dimitris her zamanki gibi misafirlerle kadeh tokuşturuyor. Biraz ileride, epey önceden rezervasyon isteyen havalı Mylos by the Sea, sahilde modern dekoruyla göze çarpıyor. Söylenene göre Türk yüksek sosyetesi Bodrum’dan kalkıp akşam yemeğini burada yiyip aynı gece geri dönüyor.

Geceyi geçirmek için döndüğüm Nefeli Otel’in misafir defterini karıştırırken, sayfalardan birinde Türk karikatürist Salih Memecan’ın çizimi bana göz kırpıyor. Otelin sahibi Manolis Mathioudakis, mor rengin hâkim olduğu odaları öyle güzel dekore etmişler ki, her oda adeta küçük bir müze gibi; tablolar ve sanat eserleriyle bezeli.

Sabah olduğunda, güneş Leros’un plajlarına doğuyor: Alinda, Vromolithos, saklı koylar… Deniz pırıl pırıl, kum altın rengi. Kendime şu cümleyi tekrarlıyorum:

“Keşke yılda bir ay Leros’ta yaşasam; arada Simi, Patmos ve Lipsi’ye geçsem. Eminim ömrüme en az on yıl daha katardı.”

Siz de kurun böyle, gerçekleşmesi zor olmayan hayaller. Ve o an biliyorum ki, Leros yalnızca bir tatil değil; bana hayatın aslında nasıl yaşanması gerektiğini de hatırlatıyor: Zamanı yavaşlatmayı, dostlukları önemsemeyi, sofralarda hayatı paylaşmayı.

İyi ki böyle komşularımız var. İyi ki yaşam zevkini paylaşarak birlikte yaşayabiliyoruz. Üstelik Bodrum’dan yalnızca 45 dakikalık bir tekne yolculuğu uzaklıkta.

ÇOK OKUNANLAR