Bazen saatlerce yürürüm.
Bunu en rahat, en doğal ve en verimli biçimde yapabildiğim şehir Londra.
Londra’yı sevgilim gibi, Türkiye’yi ise annem gibi severim.
Tam açıkça ifade etmem gerekirse belki biriyle uzun huzurlu bir ömrü paylaşmayı planlarken , diğeriyle kök salarsınız.
Londra’da benim için günde 20 bin adım atmak doğal bir rutin.
Üstelik yalnızca parklarda değil; şehrin tamamında. Geniş kaldırımlar, kesintisiz yaya yolları, parkları birbirine bağlayan yeşil akslar ve yağmur suyunu anında emen altyapı sayesinde sağanak altında bile yürümek mümkün.
Yürüşüm Chelsea’den 6–7 kilometre diye başlar, fark etmeden 12–15 kilometreye uzar. Hyde Park’tan Kensington’a, oradan South Bank boyunca Thames’e inersiniz. Mesafe uzadıkça hem bedenim hem zihnim açılır. Londra’nın yürünebilirliği, aslında düşünmeye verdiği alanla da ilgili.
Türkiye’ye geldiğimde ise en büyük eziyetim yürümek oluyor. Yürümek istemediğimden değil; yürüyecek kaldırım, süreklilik ve güvenli alan bulamadığımdan. Yürüyüş burada bir keyif değil, çoğu zaman bir mücadeleye dönüşüyor. Oysa benim için yürüyemeyemediğim bir şehir, düşünemediğim , üretemediğim bir şehir haline geliyor.
Bu yürüyüşlerimin vazgeçilmez durakları ise Londra’nın kitapçılarıdır çoğu zaman .
Hatchards, Daunt Books, Waterstones Piccadilly, Foyles, Persephone Books…
Yalnızca kitap satan değil, düşünmeye alan açan mekânlar.
Bu hafta bu kitapçılardan birine uğradığımda karşıma çıkan bir eser, yürümeye dair sezgisel olarak bildiğim şeyi kavramsallaştırdı benim için.
Frédéric Gros’ın A Philosophy of Walking.
Gros’un temel iddiası basit ama etkileyici:
“Yürümek bir spor değildir. Yürümek bir düşünme biçimidir”.
Bugünün iş dünyası hız, çeviklik ve anlık kararlar üzerine kurulu. Ancak Gros’un hatırlattığı bir gerçek var: Bazı kararlar hızla değil, yavaşlıkla alınabildiğinde anlam kazanıyor .
Yürümek, stratejik yavaşlığın en yalın pratiği olarak değerlendiriliyor .
Çünkü yürürken zihin, baskıdan çıkar.
“Masa başında, ekran karşısında, toplantı odasında karar veren zihin ile yürürken karar veren zihin aynı değil” diyor .
Nietzsche bunu açıkça şöyle söylüyor:
“Oturarak doğmuş hiçbir düşünceye inanmayın.”
Kant ise her gün aynı saatte yürüyerek zihinsel disiplinini korurmuş. Rousseau yürürken düşüncelerini serbest bırakır.
Thoreau yürüyüşü etik bir duruşa dönüştürürmüş.
Gandhi’nin yürüyüşü bir direniş stratejisi olarak anlatılıyor . Tuz Yürüyüşü, 1930 yılında Mahatma Gandhi’nin, Britanya sömürge yönetimine karşı başlattığı şiddetsiz ama son derece stratejik bir direniş eylemi hızın değil sebatın gücünü gösterdiği yazıyor . Yavaşlığın, kolektif bir bilinci nasıl örgütleyebildiğinin canlı bir örneği olarak sunuluyor .
Ama yürüyüşün stratejik etkisi yalnızca sembolik ya da bireysel değil. Tarihte, yürüyerek yön değiştirmiş kolektif akıllardan da bahsediliyor.
1934–1935 yılları arasında Çin Komünistleri’nin gerçekleştirdiği Uzun Yürüyüş (Long March), yaklaşık 6 bin millik bir hayatta kalma yürüyüşü.
Bu yürüyüş, bir geri çekilme değil; liderliğin, stratejinin ve kolektif zihnin yeniden inşası olarak yerini bulmuş .
Yürüyüş sırasında kararlar masada değil, yolda alınıyor. Zayıflar elenip acele edenler kayboluyor. Dayananlar yön buluyor.
Mao Zedong’un liderliğinin meşruiyeti, bu yürüyüşler sırasında şekilleniyor. Çünkü uzun yürüyüşler, ideolojiden önce dayanıklılığı test ediyor.
İşte bu noktada kitap Çin Uzun Yürüyüşü, Gandhi’nin Tuz Yürüyüşü ve bugün modern CEO’nun yürüyüş pratiğini aynı çizgide buluşturuyor.
Çin’de yürüyüş hayatta kalmak, Hindistan’da direnmek, bugünüm iş dünyasında yürüyüş, yönünü kaybetmemek içindir.
Modern CEO’nun problemi bilgi eksikliği değil çoğu zaman ; bilgi gürültüsü olarak açılanıyor . E-postalar, bildirimler, veri panoları hız üretirken yön üretmiyor.
Bu yüzden birçok yönetici, en kritik kararlarını toplantı odalarında değil; yürürken netleştiriyor. Çünkü yürüyüş, lideri yalnız bırakır doğru karar, çoğu zaman bu yalnızlıkta doğar.
Gros’un kitabında yürüyüş;
– Protesto yürüyüşleriyle kolektif iradeye,
– Yalnız yürüyüşlerle bireysel netliğe,
– Meditatif yürüyüşlerle iç disipline,
– Beraber yürüyüşlerle politik ve sosyal bağa dönüşür.
Ve hepsinden ortak bir sonuç çıkarılıyor; “Yürüyen insan, acele etmez ama kararsız da kalmaz.
Stratejik yavaşlık tam olarak da bu.
Yavaşlamak durmak değil, gereksiz gürültüyü susturup asıl meseleyi duymaya çalışmaktır .
Bugün birçok yönetici, girişimci ve yaratıcı zihin yürüyüşünü bilinçli olarak hayatına dahil ediyor. Çünkü bazı soruların cevabı e-postalarda değil, adımların ardından ortaya çıkıyor.
Londra’da yürümeyi sevmemin nedeni tam da bu.
Bu şehir yürümeye izin veriyor.
Düşünmeye alan açıp yaratıcılığını ortaya çıkarıyor. Kararlarını aceleye getirtmiyor.
Günde 20 bin adım atarken fark ettiğim şey şu; Zihin, en doğru kararlarını yürürken veriyor.
Kitabın tamamından çıkan belki de kulağa küpe olacak cümle şu; Hız bizi ileri götürürken yürümek doğru yönünü bulmamıza yardımcı oluyor.

