Sanatta Rekabet Gücümüz Var mı?- Yetenek Yetmez, Ekosistem Gerek
13 Şubat 2026

Türkiye’de sanat konuşurken çoğu zaman romantik bir dil kullanıyoruz.

“Ruhumuz var, tarihimiz var, hafızamız var, yeteneğimiz var” diyoruz.

Hepsi doğru.

Ama dünyada hiçbir sektör sadece potansiyelle ayakta kalmıyor.

Ne sanayi.
Ne enerji.
Ne teknoloji.
Ne de sanat.

Bugün ihracatımızı tartışırken nasıl konuşuyoruz?

“Katma değeri yüksek mi?”
“Dünya pazarına girebiliyor mu?”
“Markalaşabiliyor mu?”
“Devlet desteği var mı?”

Aynı soruları sanat için neredeyse hiç sormuyoruz.

Oysa kültür de bir rekabet alanı.
Sanat da bir ekonomi.
Ve giderek daha fazla bir yumuşak güç enstrümanı.

Gerçeği kabul edelim:

Türk sanatında yetenek var, ama sistem yok.

Sorunumuz kalite değil. Sorunumuz ekosistem.

Geç Başlayan Kurumsallaşmanın Bedeli

Türkiye’de sanatın kurumsallaşması zaten geç başladı. Osmanlı’da saray nakkaşhanesi vardı ama Batı anlamında resim ve heykel geleneği Cumhuriyet’le filizlendi. İlk kuşak sanatçılarımızın yolu Paris’e düştü. Bedri Rahmi, Abidin Dino, Fikret Mualla gibi isimler ancak dışarıyla temas ettiklerinde parlayabildi.

Çünkü sanat tek başına yetenekle büyümez.

Atölye gerekir.
Okul gerekir.
Eleştiri kültürü gerekir.
Galeri ağı, koleksiyoner, müze gerekir.

Yani bir değer zinciri.

Biz bu zinciri hiçbir zaman tam kuramadık.

Tek tük yıldızlar çıkardık ama bir “ekol” çıkaramadık.

Asıl Soru: Dünya Ligi’nde Var mıyız?

Bugün mesele artık “iyi ressamımız var mı?” sorusu değil.

Elbette var.

Asıl soru şu:

Dünya piyasasında rekabet edebiliyor muyuz?

Nasıl düşük teknolojili ürünle Almanya’yla yarışamıyorsak, sanat piyasasında da yalnızca “yerel övgü” ile var olamıyoruz.

Pekin’de yaşadığım bir deneyim bunu net göstermişti. Çin Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki atölyelerde disiplin ve teknik seviye hayranlık vericiydi. Sanat adeta mühendislik ciddiyetiyle yapılıyordu. Saatlerce tekrar, metodik çalışma, akademik derinlik…

Bizde ise hâlâ “ilham”a fazla güveniyoruz.

Oysa küresel ligde ilham değil, sistemli ustalık kazanıyor.

Sanatın Piyasa Gerçeği: Referans, Marka, Görünürlük

Bir başka gerçek de piyasa mantığı.

Bugün New York’taki bir koleksiyoner bir sanatçıya para verirken şuna bakıyor: hangi müzede sergilendi, hangi bienale katıldı, hangi küratör arkasında duruyor, hangi galeriler temsil ediyor?

Yani kurumsal referans.

Bizde ise fiyatlar dar bir çevrede oluşuyor. Küresel görünürlük olmadan “premium” etiket yapıştırıyoruz.

Sonuç: ne ucuzuz ne prestijliyiz.

Arada kayboluyoruz.

Oysa sanat da teknoloji ürünü gibi işler: önce pazara girersiniz, sonra değerlenirsiniz.

Paris Modeli: Sanatçı Bir Tanıtım Elçisidir

Bu noktada aklıma Paris geliyor.

Yıllar önce görmüştüm. Belediye, Sen Nehri boyunca ressamlara stüdyo tahsis ediyordu. Gelsinler, burada yaşasınlar, üretsinler, Paris’i resmetsinler.

Şehir, sanatçıyı adeta kültür elçisi yapıyordu.

Bugün Paris’in imajı sadece Eyfel Kulesi’nden gelmiyor. O ressamların, fotoğrafçıların, yazarların anlattığı hikâyelerden geliyor.

Fransa şunu çok erken keşfetti:

Sanatçı en etkili tanıtım ajansıdır.

Bir tablo bazen milyon dolarlık reklam kampanyasından daha güçlüdür.

Türkiye İçin Somut Bir Yol: Sanat Rezidansları

Peki biz neden aynısını yapmayalım?

Ayvalık’ta, Çeşme’de, Urla’da, Karaburun’da, Kapadokya’da, Trabzon’da, Antalya’da sanat rezidansları kuralım.

Çin’den, Brezilya’dan, Fransa’dan, Norveç’ten sanatçılar davet edelim.

Yol ve konaklama sağlayalım.
3 ay, 6 ay, 1 yıl burada yaşasınlar.
Türk sanatçılarla birlikte üretsinler.

Kentlerimizi resmetsinler, heykeller bıraksınlar.

Sonra o eserler dünyaya dağılsın.

Her biri Türkiye’nin sessiz elçisi olur.

Bu sadece kültür politikası değil.

Bu doğrudan ekonomik yatırımdır.

Çünkü sanat turizm getirir, şehir markası yaratır, yatırımcı algısını değiştirir.

Bilbao’yu bir müze, Venedik’i bir bienal, Basel’i bir sanat fuarı büyüttü.

Sanat bazen sanayiden daha fazla katma değer üretir.

Yetenek Tesadüfen Değil, Stratejiyle Yetişir

Bir de işin insan kaynağı boyutu var.

Sanatçı tesadüfen yetişmez. Keşfedilir, beslenir, eğitilir.

Köy Enstitüleri’nin yaptığı gibi.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında gençleri Avrupa’ya gönderdiğimiz gibi.

Yetenekleri küçük yaşta bulup dünyayla buluşturmalıyız.

Çünkü kültür ithal edilmez. Yetiştirilir.

Ürün Değil Hikâye İhraç Etme Zamanı

Sonuç net:

Türkiye’nin sorunu yetenek eksikliği değil.

Sorun, o yeteneği taşıyacak altyapıyı kuramamış olmamız.

Sanatı hâlâ bireysel bir uğraş gibi görüyoruz.

Oysa bu kolektif bir rekabet alanı.

Mal satan ülkeler para kazanır.

Ama kültür üreten ülkeler itibar, etki ve kalıcı güç kazanır.

Türkiye’nin artık sadece ürün değil, hikâye ihraç etme zamanı.

Ve o hikâyeyi yazacak olanlar da sanatçılarımız.

ÇOK OKUNANLAR