Bu hafta başında vergi alanında yapay zekâ kullanımının tartışıldığı uluslararası bir konferansa konuşmacı olarak katıldım. Otuza yakın ülkeden, gelir idarelerinde görev yapan memurların, bakanlık temsilcilerinin, hâkimlerin, özel sektör uzmanlarının ve akademisyenlerin bir araya geldiği bu toplantıda, farklı ülkelerin kendine özgü sorunlarının öne çıkacağını düşünüyordum. Oysa kültürel ve kurumsal farklılıklara rağmen, temel meselelerin şaşırtıcı ölçüde benzer olduğu kısa sürede ortaya çıktı.
Vergi toplamak önemli, fakat temel haklardan üstün değil
Yapay zekâ vergi idareleri için güçlü bir araç. Risk analizi hızlanıyor, usulsüzlük kalıpları daha erken tespit ediliyor, denetim kaynakları daha etkin kullanılıyor. Kamu gelirlerinin korunması açısından bu teknolojilerin sağladığı imkânlar inkâr edilemez. Ancak mesele yalnızca teknik kapasite değil.
Modern anayasaların doğuşunda vergi yetkisinin sınırlandırılması önemli bir yer tutar. Vergi toplamak, mülkiyet hakkına doğrudan müdahaledir ve bu nedenle sınırları belirli olmak zorundadır. Daha etkin vergi tahsilatı amacıyla mükellef haklarının aşınmasına göz yumulamaz. Hukuk devleti, tam da bu gerilim alanında anlam kazanır.
Vergi kendiliğinden ödenirse…
Vergi idarelerinin yapay zekâ kullanımı, e-fatura ve e-beyanname gibi dijitalleşme adımlarının devamı niteliğinde. OECD’nin de vurguladığı gibi nihai hedef, “verginin kendiliğinden ödenmesi”dir. Sistem, vergiye tabi işlemleri kendisi tespit edecek, hesaplayacak ve tahsil edecektir. Bu model sınırlı sayıda ülkelerde uygulanmaya başlanmış, yine az sayıda ülkede ise planlama aşamasına gelmiştir.
Konferansta görüş ayrılığı tam da burada ortaya çıktı. Norveç’te belirli sektörlerde uygulanan, Avustralya’da ise yakın dönemde hayata geçirilmesi planlanan bu yaklaşım, birçok katılımcıda ciddi tedirginlik yarattı. Gerekçe basitti: Devlete duyulan güven her yerde aynı düzeyde değil.
Bir İtalyan, Bir Avusturyalı ve Bir Nijeryalı
İtalya’dan gelen bir akademisyen, sosyal medya ve benzeri çevrim içi platformlarda paylaşılan bilgilerin vergi idaresi tarafından analiz edilmesinin hukuken ve etik olarak sorunlu olabileceğini savundu. Dayandığı ilke veri koruma hukukunun temel taşlarından biri olan amaçla bağlılıktı. Bir veri belirli bir amaç için paylaşılmışsa, o amacın dışında kullanılmamalıdır. Kişi arkadaş çevresiyle paylaşmak için yazdığı bir içeriğin ileride bir denetim algoritmasının girdisi olacağını öngörmemiş olabilir. Hukuk devleti, “erişilebilen her veri kullanılabilir” mantığına indirgenemez. Aksi hâlde hukuka uygunluk şeklen sağlansa bile meşruiyet zedelenebilir.
Avustralya’dan gelen bir katılımcı ise bu yaklaşımı sorguladı. Veri zaten özel bir platform aracılığıyla kamuyla paylaşılmışsa, devletin buna erişmesinin neden sorun olması gerektiğini sordu.
Tam bu noktada Nijerya’dan gelen bir katılımcı tartışmanın aslında hukuktan önce güven meselesi olduğunu hatırlattı. Eğer tarihsel olarak güçlü bir güven ilişkisi kurulmuşsa, devletin veri kullanımına yönelik kaygılar sınırlı kalabilir. Ancak bu güven inşa edilememişse, uygulama ciddi bir rahatsızlık yaratabilir.
Bu kısa diyalog, yapay zekâ tartışmasının özünü ortaya koyuyordu. Vergi sistemlerinin sürdürülebilirliği yalnızca vergi kayıp ve kaçağının önlenmesine değil, sistemin meşruiyetine bağlıdır. Meşruiyet ise algoritmalarla değil, zaman içinde inşa edilen güvenle sağlanır.

