Handel İngiltere’de
16 Şubat 2026

Almanların başta müziği olmayan ülke diye adlandırdıkları İngiltere’de yaşananlar  -sonuçta operanın gelişimini etkilemesiyle ve hatta edebiyatıyla sinema dilinin oluşumunu da belirlemesiyle- sanatın, yaratıcı ve modern  düşüncenin gelişiminde belirleyici rol oynamıştır.

Alman dili ve kültürünün hâkim olduğu yörelerin Avrupa klasik müziğinde yıllarca etkin güç olması, Haydn ve Bach ile olan başlangıcı, Beethoven ile süren geleneği ve Wagner’i de hatırlayınca tabii ki sürpriz değildir. Ama Avrupa’nın diğer önemli ülkeleri müzikteki bu Alman egemenliğini zaman zaman sarsan gelişmeler de yaşamışlardır.

Örneğin, İtalya tabii ki operada bir Alman hâkimiyetini hiçbir zaman kabul etmedi. Keza Fransa da gerek bestecileri ile klasik müzikte ve gerekse kendisine özgü opera sahneleyişi ile uzun yıllar boyunca Alman gücüne karşı gayet sağlam durdu.

Bir tek İngiltere müzikte kendisine özgü sesini bulmakta pek parlak olamadı. Bunun üzerine, bazı Almanlar sonunda alaycı bir biçimde İngiltere’ye “müziği olmayan ülke” demeye bile başladı. İngiltere’de tabii ki Ralph Vaughan Williams (1872-1958) ve Edward Elgar (1857-1934) gibi bestecilerin adları saygıyla anılmalıdır ama onlar hiçbir zaman Alman müzik kültürünün büyük isimleri ile aynı düzeyde kabul görmediler.

Yani, müziği olmayan ülke yakıştırması İngiltere’ye uyuyor olabilir ama bu da şaşırtıcıdır, çünkü ilk başından, Barok dönemden beri İngiltere’nin klasik müzik sevebilecek önemli bir dinleyici kapasitesi ve ülkeye özgü klasik müziğini ve operasını oluşturma arzusu da vardı.

Sonunda İngiltere gerçekten de Almanların dediği gibi müziği olmayan ülke olmuş olabilir ama bunun gerçek nedenine de bir açıklama getirmeye çalışmak lazım.

Bence en önemli neden, İngiltere’nin klasik müziğin gelişiminde başlangıcı çok büyük ve yüksekten yapması olabilir. İngiltere, bu büyük başlangıçtan dolayı bir daha o standardı kolay tutturamayacağından, psikolojik nedenlerle Avrupa klasik müzik geleceğinin gerisinde kalmış olabilir. 

Bach ile Handel aynı dönemde Almanya’da doğdular. Aynı dönemde büyük eserlerini yarattılar ama nedense hiç karşılaşmadılar, konuşmadılar. Bunda karakterlerinin çok farklı olması rol oynamış olabilir. Bach yerel zevkleri olan, çok sosyal olmayan bir insandı, Handel ise çok kozmopolitti; gezmeyi yemeyi-içmeyi severdi. 

Meşhur olduktan sonra herkes onun olağanüstü iştahı hakkında konuşuyordu. Hatta çizer Joseph Goupy 1754 yılında Handel’ı bir domuz olarak çizdiği karikatüründe onu şarap fıçısının üstüne oturtmuş ve etrafı çeşitli yiyeceklerle dolu olarak çalışırken hayal etmişti. “The Charming Brute” olarak bilinen bu karikatür nedeniyle Handel’ın daha sonra Joseph Goupy’i mirasından çıkardığı da biliniyor.

Ayrıca Handel çapkındı; özellikle İtalyan kadın opera sanatçılarına ilgisi bilinirdi. Anlayacağınız, Handel gezmeyi, eğlenmeyi seven bir besteciydi.

Handel Londra’ya ilk kez 1760 yılında geldi. Londra, dönemin Avrupa’sının entelektüel merkezi gibiydi. Hatta dergi yayıncılığında tarihte bir ilki gerçekleştirmiş, Tatler ve Spectator adlı düzenli yayınlanan dergilerle, dergiciliği de yerleştirmişti. 

Bu dergilerde, dedikodudan çok hoşlanan Londralı okuyuculara, aralarında Jonathan Swift’in de yer aldığı yazarlar tarafından her sayıda müthiş yazılar sunuluyordu. Londralı okuyucuların bu dedikodu sevgisi, yüzyıllar sonra zamanımızda bu ülkede tabloid gazetelerin güçlenmesine de sebep olmuş olabilir. 

Spectator dergisi o günlerde İtalyan operasına karşı savaş açmıştı ve dergideki bu polemik yazıları hâlâ İngiliz stili polemiğin en iyi örneklerinden kabul edilir.

Yani anlayacağınız, Londra o günlerde düşünce hayatı açısından cıvıl cıvıldı. Handel şehri çok sevmişti ve gelir gelmez tabii ki düşmanları da olmaya başladı. Handel, Londra’da bir dizi İtalyan stili opera bestelemek ve sahneye koymak istiyordu. Bu onu bazılarının gözünde düşman yapmaya yetiyordu.

Bir müzisyen hakkında yazılmış olan dünyanın ilk biyografisi, Handel’ın hayatı hakkındadır. 1760 yılında ölen Handel hakkında din adamı John Mainwaring tarafından yazılan bu biyografi bestecinin ölümünden sadece bir yıl sonra yayınlandı. Buna karşılık Bach hakkındaki biyografi ölümünden ancak 52 yıl sonra 1802 de yayınlanabildi. Bu yüzden Handel’ın hayatı hakkında birçok şeyi gerçekte olduğu gibi biliyoruz.

Tabii kendisine karşı çıkanlara aldırış etmeyen Handel opera eseri üzerine opera eseri yarattı ve hepsi de çok beğenildi. Handel hem adını çok duyurdu hem de para kazandı. Söylediğim gibi, operalarının sahnelenmesi için gelen İtalyan kadın şarkıcılarla ilişkileri Londra dergi ve gazetelerinin çok hoşlandığı dedikodu malzemesi de oluyordu.

Handel’ın ani öfke patlamaları da efsane boyutundaydı. Bir defasında İtalyan soprano bir aryayı yazıldığı gibi söylemeyi kabul etmeyince, Handel kadını kavradı ve onu pencereden atacakmış gibi hareket yaptı. Şaşkınlıktan ve korkudan dili tutulan kadına da, “Madam, senin kadın şeytan olduğunu biliyorum ama ben de Beelzebub’ım yani şeytanların başıyım,” dedi. 

Opera sanatçıları o dönemde ve sonraki uzun yıllar boyunca en büyük bestecileri bile takmamaya, kendi doğru bildikleri gibi okumaya ve besteciyi -bu devleşmiş bir isim bile olsa- kontrol etmeye çalıştılar.

Örneğin, klasik müzik tarihini öğrenme, anlama çalışmalarım sürecinde her konuda olduğu gibi bunda da döneme veya bestecinin hayatına ilişkin fotoğraf ve resimlere bakarak çalıştım. 

Bunlar arasında, Franz von Schober tarafından çizilen karikatür opera sanatçıları ile besteciler arasındaki sorunlu ilişkiyi çok güzel gösteriyordu. Karikatürün ön tarafında dev cüssesiyle, kafası mağrur biçimde kalkık dönemin meşhur baritonu Johann Michael Vogl görünüyordu. Hemen arkasında ise kısa boyuyla elindeki beste kâğıdını tutarken kollarını kavuşturmuş ve somurtarak Schubert duruyordu. Gerçekten de bariton Vogl başta fazla tanımadığı Schubert’in bestesine ilgi göstermemiş ama daha sonra onu tanıyınca ilgisi doğal olarak artmıştı.

Handel’ın Londra operalarında, kadın kılığına sokularak rol yapan ortaokul öğrencileri de yer alıyordu ve tabii ki kastratolar da bulunuyordu. Erkeğin güçlü ciğerine ama kadın sesine sahip olan bu kastratoların varlığı, bence kadın sanatçıların güçlenmesine ve hatta kadın bestecilerin çıkmasına bile engel bir müzik ortamının oluşmasına katkıda bulunmuşlardır.

Zaten uzunca süre bestecilere güvenli yaşam sağlama rolünü üstlenmiş olan Kilise kadın sesini yasaklamış ve kastratoları tercih etmişti. Sistine Chapel’ın kapıları 1599’da kastratolara resmen açılmıştı. İlk başta sadece kilise müziğinin hizmetinde çalışan kastratolar daha sona opera sahnesinde de güçlerini gösterdiler. Sesleri muhteşem olan bu kastratoların önemli bölümü sosyete kadınlarının da gözdesiydi. Oğlan çocuklarına kadın sesi vermek için ergenlikten önce yapılan operasyonun onların seks yaşamını öldürmediği, kadınlarla ilişki kurdukları ve hatta bazılarının evlendiği bile biliniyor. Kastratoların nefesleri çok güçlüydü.Tanımış kastratolardan olan Caffarelli’nin sesinin 70 yaşındayken bile genç kadın gibi çıktığı, 102 yaşında ölen Bannieri’nin 97 yaşında bile güzel şarkı söyleyebildiği konuşulur.

Ünlü kastratolardan Alessandro Moreschi’nin ölümüyle (1858-1922) kastrato döneminin kapandığı söylenir. Neyse ki Moreschi plak teknolojisine yetişebildiğinden, dünyanın elinde onun söylediği şarkılardan oluşan bir albüm var.

Londra sahnelerinde Handel operalarında yer alan iki kadın Francesca Cuzzoni ile Faustina Bordoni birbirlerinden hiç hoşlanmıyorlardı. 6 Haziran 1727’de verilen konserde iki kadın sahnede birbirlerine girdiler. Saçlar çekildi, karşılıklı yumruklar konuştu ve tabii ki dedikoduya bayılan Londra basını bundan olağanüstü derecede mutlu oldu.

Kendisi de bir opera sahnesi açmaya çalışıp sonra vazgeçen Handel, Londra opera kültürünü teslim almıştı. Londra’yı çok sevmiş olan Handel, İngiliz vatandaşı da oldu. Dünyayı sarsan büyük eseri Messiah’yı bir ziyaret için gittiği Dublin’de otaya çıkardı. Ama sonra Londra konser seyircisi de Messiah’ya bayıldı. Hatta eseri dinlemeye gelen Kral George’un kendisini tutamayarak koronun “Hallelujah” dediği bölümde coşkuyla ayağa fırladığı ve Hallelujah diye bağırdığı da biliniyor. Kral ayağa kalkınca salondaki izleyiciler de mecburen ayağa fırlamışlardı.  Ve bu Messiah’nın her sahnelenişinde sıra aynı bölüme geldiğinde salonda bulunanların tümünün ayağa kalkması geleneği olarak süregeldi.

Klasik müzikte İngiltere’nin Almanya gibi büyük besteci çıkaramayışını belki Handel gibi dev bir isimle başlangıç yapmış olmasıyla -yani kriterler başta bu kadar yüksek tutulunca daha sonra bunu yeniden tutturmanın imkânsız görülmesiyle- açıklamak bir ihtimal doğru olabilir. 

ÇOK OKUNANLAR