Sonsuz Yanılma
26 Şubat 2026

Genç yaşta canına kıyan Amerikalı yazar David Foster Wallace, 1996’da yazdığı “Infinite Jest” (Sonsuz Şaka) adlı romanıyla The New York Times tarafından “1923’ten beri en yetenekli 100 yazar” arasında gösterilmiş.

İnsanı sarsan şu soru o romandan:

“Hepimiz, neye özlem duyduğumuzu bilmeden bir şeye karşı yalnızız.

Hiç tanımadığımız birini özlüyormuşuz gibi içimizde dolaşan o tuhaf duyguyu başka nasıl açıklayabiliriz?”

Hem komik hem son derece acıklı bu romanın adı bir ironi.

Wallace romanında modern kültürü, özellikle eğlence ve tüketim çağını, bir “sonsuz şaka” olarak görüyor.

Bu açıdan, başlık romanın temel sorusunu tek cümlede özetliyor:

Sonsuz eğlence gerçekte kurtuluş mudur yoksa bir trajedi mi?

Yazının girişine aldığım soru şunu mu söylüyordu:

Yaşadığımız hayat biçiminde, insanın içinde belirli bir kişiye, olaya ya da anıya bağlı olmayan bir ‘eksiklik duygusu’ vardır. 

Ama bu eksiklik somut değildir. 

Kimi özlediğimizi bilmeyiz. 

Ne aradığımızı da tam tarif edemeyiz. 

Yine de bir “bir şey eksik” hissi dolaşır içimizde…

Hiç tanımadığımız birini özlemek” ifadesi, romanda kullanılan bir mecaz.

Varoluşsal Yalnızlık’ olarak tarif edilen, somut bir yalnızlıktan çok, insanın içindeki ‘tamamlanmamışlık’ hissi.

Sonsuz bir özlem’ bu…

Romanda, ‘bağımlılık’ işte bu özlemden yola çıkarak anlatılıyor.

Kitapta kişilerin yaşadığı Rekabet, ‘kazanma arzusundan’ çok, ‘geri kalma’ korkusu ki, bunu bugün çevremizde de türlü akışa kapılma örnekleriyle gözlememiz zor değil.

Enfield Tenis Akademisi”ndeki gençler de şampiyon olmak için değil, silinmemek için yarışıyordu.

“Sürekli performansı ölçülen bireyler” olarak yaşanılan bu durum, aşktan iş hayatına insanın ‘doğal ritmini’ bozuyor. Konu kısaca bu.

Ritim ‘içten’ gelir.

Oysa rekabet ‘dıştan’ dayatılıyor.

Sorun da burada başlıyor.

İç-ritim kaybolduğunda ‘yabancılaşma’ ortaya çıkıyor. 

Wallace’nın, bir maddeye ya da hazza bağımlılığa saplanıp kalan karakterlerinin bastırmak istedikleri şey, onun aktardığım soruyla tanımladığı, yaşadıkları hayatın insanın içinde oluşturduğu ‘boşluk’.

Yazara göre, “dış dünyanın temposu ile iç dünyanın temposunun aynı olmaktan çıkışı.”

Rekabet ritmi ‘performansa’ dönüştürünce, ‘performans’ denilen önümüze tutulmuş o havuç da

Varoluş’u bir Proje’ye çeviriyor.

Romandaki kişilerden, “rekabetçi akademik ve atletik ortamda başarılı olma mücadelesi veren” Hal Incandenza’nın trajedisi tam da burada.

Zekâsı olağanüstü ama iç dünyası donuk. Başarının ritmiyle yaşıyor; hayatında hissedişin ritmi yok.

Bağımlılıklar bu ‘ritim kaybının’ sonucu.

İç tempo’ ile ‘dış tempo’ arasındaki kopuş.

Hız insanları yüzeyselleştiriyor.

Yüzeysellik ‘insanî temas’ın yerini alıyor.

Nihayetinde, hiç temas etmediğimiz bir şeyi özlüyormuş gibi hissetmeye başlıyoruz.

İçindeki boşluğu susturacak o şeyi başarmakta, eğlencede, yaşadığımız yeri/insanı değiştirmekte, en çok da başkalarının onayında bulmaya çalışan biri oluyoruz.

Masum bir hedef koyma hâli olmayan bu arayış, zamanla bir bağımlılığa dönüşüyor.

Çünkü aranan şey ne başarı ne de tutunduğumuzu düşündüğümüz şey.

Bizi arayışa yönelten, “tamamlanmamışlık” hissi.

Bu yüzden, romanın karakterleri hayatındaki ikamenin yerine bir ‘temas ihtimalini’ özlüyor.

Bağımlılık, tam da bu ikamenin sebep olduğu bir çaresizlik döngüsü: 

İçteki boşluğu, hazzı acının; tüketimi özlediğimiz karşılaşmanın yerine geçirerek kapatmaya çalıştıkça, onu daha da büyütmek.

Modern yalnızlık, özünde kalabalık eksikliği değil, bir ritim kaybı.

Haz yitirilmiş o ritim değil…

Haz, bir kısa devre.

Wallace’ın metninde hissettirilen asıl kayıp, insanın bunu fark edemeyip, ‘kendi iç sesini duyamaz hâle’ gelmiş olması.

Asıl kayıp, yaptığı ettiğiyle sürekli ölçülen bir varlık oluşumuzu, kendi ritmimize rağmen sürekli daha da hızlandırıldığımızı göremeyişimiz. 

Sonsuz bir avunmanın, aslında sonsuz bir yanılma oluşu.

ÇOK OKUNANLAR