Eşimin doğum günü vesilesiyle geçen hafta Londra’dan Paris’e, tam 15 yıl yaşadığım Işıklar Kenti’ne doğru yola çıktım. Valizleri otele bırakır bırakmaz yöneldiğim ilk yer neresi oldu dersiniz?
Elbette Seine kıyısındaki o tarihi yeşil kitap sandıkları…
Paris’i herkes kendi hikâyesiyle hatırlar. Kimi için aşkın şehri, kimi için sanatın, kimi için mutfağın başkentidir. Benim Paris’im ise OECD’de çalıştığım yıllarda Notre-Dame’ın gölgesinden başlayıp Louvre’a kadar uzanan o üç kilometrelik hatta ve şehrin kuzeyindeki Saint-Ouen bit pazarında saklıydı.
Fransa’nın başka bir bölgesini keşfetmiyorsam hafta sonlarımın vazgeçilmez ritüeli belliydi: Bouquinistes sandıklarını tek tek karıştırmak. Kimi zaman saatlerce aynı tezgâhın önünde oyalanırdım.
Turist için nostaljik bir dekor olan o sandıklar, benim için açık hava arşiviydi. Orada satılan şey eski kitap ya da poster değil; zamanın kendisiydi.
19. Yüzyılın Sayfalarında Saklı Zihniyet
Özellikle 1800’lü yıllardan kalma dergileri arardım. Sararmış sayfalar, gravürler, reklam ilanları, siyasi polemikler…
Bir toplumun zihniyeti en berrak hâliyle eski yayınlarında saklıdır. O sayfalara dokunduğunuzda yalnızca bilgiye değil, dönemin ruhuna temas edersiniz.
Belle Époque afişleri, Le Petit Journal nüshaları, eski haritalar, nadiren Osmanlı’ya dair kitaplar… Her biri geçmişin zihinsel iklimine açılan bir kapıydı.
Bu yürüyüş alışveriş değil, zihinsel bir arkeolojiydi. Modernitenin hızından birkaç saatliğine çıkmanın, bilinçli bir yavaşlamanın yoluydu.
Mürekkep kokusu, kâğıdın dokusu, tipografinin dili… Eski bir kitap yalnızca bilgi taşımaz; sabır öğretir. Tarih kitaplardan okunur; ama eski kitabın kendisi tarihin fiziksel kanıtıdır.
Aldığım her parça bir tüketim nesnesi değil, hafızayla kurulan bir bağ oldu.

Saint-Ouen’de Beş Avro
Benzeri keşifleri Saint-Ouen’de yapardım. Paris’in kuzeyindeki o devasa antika pazarında saatlerce dolaşır, objeler ve posterler arasında kaybolurdum.
Bir gün yine bir posterin başında fiyat konuşuluyordu. Ancak pazarlığı yapan ben değildim. Tanıdık bir sesti.
Tarihî bir posteri satın almak için antikacıdan beş avro daha indirim talep eden isim Rahmi Koç idi.
Dışarıdan bakıldığında küçük bir pazarlık.
Beş avro. “Ver gitsin” denebilecek bir tutar.
Ama mesele para değildi.
O beş avro, sohbeti başlatan kıvılcımdı. Satıcı posterin hikâyesini anlatmaya başladı: Hangi yılda basılmıştı, hangi matbaadan çıkmıştı, hangi etkinlik için hazırlanmıştı…
Rahmi Koç dikkatle dinledi. Ardından o zarif ama ısrarlı soru geldi: “Son fiyat bu mu?”
Satıcı hafifçe gülümsedi. Küçük bir sessizlik.
Beş avro düşer ya da düşmez. Fakat o anın değeri fiyat etiketinin çok ötesindeydi.
Çünkü müzakere yalnızca fiyat indirimi değildir.
Müzakere; karşılıklı dikkat, zarafet ve saygı üzerine kurulu bir etkileşimdir.
Duvara Asılan Şey
O poster belki bir koleksiyonun parçası oldu. Belki bir müzede ya da kurumsal bir mekânda duvara asıldı.
Ama duvara asılan yalnızca bir afiş değildir.
Her önünden geçişte o pazarlık anı hatırlanıyordur. O küçük gülümseme, o zarif ısrar…
Çin’de, Tayland’da, Fas’ta, Hindistan’da yaptığım benzeri pazarlıkları hatırlarım böyle sahneler karşısında. Kültür değişir; insan psikolojisi değişmez.
Bir şirketin koleksiyonu yalnızca estetik bir tercih değildir; kurumsal hafızadır. Kurumsal kimlik yalnızca logo ve stratejiyle inşa edilmez. Geçmişle kurulan bilinçli bağla derinleşir.
Hafızanın Ekonomisi
İş dünyasında büyük rakamlar konuşulur. Beş avronun pazarlığını yapan bir isim, gerçek hayatta milyarlarca avroluk kararların altına imza atabilir.
Başarı çoğu zaman ölçekle ölçülür.
Oysa kalıcı olan çoğu zaman küçük anlardır.
Bir kararın alındığı saniye.
Bir riskin göze alındığı an.
Bir masada kurulan güven.
Saint-Ouen’deki o beş avroluk pazarlık bana üç şey öğretti:
Birincisi: Müzakere kültürdür. Karşı tarafı anlamadan yapılan pazarlık yalnızca rakam indirgemesidir.
İkincisi: Değer her zaman fiyat değildir. Etiket maddi karşılığı gösterir; hafızaya kattığı değeri değil.
Üçüncüsü: Hafızası olmayan kurum kalıcı olamaz. Kültürel derinlik oluşturmayan şirketler büyüyebilir; ancak kök salamaz.
Bugün hız çağında yaşıyoruz. Her şey çabuk tüketiliyor, çabuk unutuluyor.
Oysa kalıcı başarı hızdan değil, derinlikten gelir.
Gerçek zenginlik yalnızca bilançoda değil, biriktirilen hafızadadır.
O beş avro finansal açıdan önemsizdi.
Ama hafıza açısından paha biçilmezdi.
Ve bazen bir antikacı tezgâhının başında yapılan beş avroluk küçük, muzip bir pazarlık; iş dünyasına dair yüzyıllık bir dersin kapısını aralayabilir.
Paris’e her dönüşümde bunu hatırlarım.
Ve hâlâ o yeşil sandıklardan birinin kapağını açtığımda, yalnızca eski bir kitap değil — zamana dair bir ders bulurum.

