Uzun yıllar sonra ilk defa, Efes’te 90’ların ortalarından beri birlikte çalıştığım; başkanından genel müdürüne, direktöründen müdürüne kadar 20’ye yaklaşan eski ofis arkadaşımla bir pazar yemeğinde toplandık. Şirkette öğle yemeklerinde ya da iş yemeklerinde birlikte olmuşluğumuz çoktur ama bu buluşma daha çok mezunlar toplantısı tadındaydı. Katılanların çoğu artık birlikte çalıştığımız şirkette değildi. Emekli olanlar, başka işlere ve şirketlere geçenler ya da aynı grupta farklı görevler üstlenenler vardı. Az da olsa, benim gibi ayrıldıktan sonra kendi işini kuran, danışmanlık yapan, hatta tiyatro yapımcısı olan bir arkadaşımız bile var. “En İyi Harekete Geçen” ödülü verilse, ödül kesinlikle tiyatro yapımcısı olan arkadaşımızın hakkıydı.
Benim de her konuşmamda kırılma noktam olarak anlattığım Rusya günleri ve hikâyeleri, yemekte yine sohbetin merkezine oturdu. O dönemlerde hepimizin en önemli gündemi büyümeydi; özellikle Rusya’da büyümek. Kimimiz orada yaşadık, çalıştık; kimimiz çok sık gidip geldik ve fırsatların peşinden koştuk.
Rusya denince benim aklıma o dönem itibariyle değişim ve değişimin önlenemez gücü geliyor. 2000’lerdi ve Rusya büyük değişimin lokomotifi gibiydi. Biz de o trende en ön koltuklarda yerimizi almıştık. İş dünyasında ve ülkenin sosyal hayatında büyük dönüşümler yaşanıyor, biz de bu değişime katkı sağlıyorduk.
Otuzlu yaşlarımda aldığım en büyük derslerden biri şudur: Her şey değişebilir, buna hazır ol. Değişimi sevmeyeceksen bu işlere girmeyeceksin. Bu ülkelerde yaşamayacaksın. Risk almayacaksın. Eğer sen de değişeceksen, o zaman hayat anlamlı oluyor ve yaptığın işten tatmin duyuyorsun.
Girişimci olmak, iyi işler üretmek her pozisyonda ve her ülkede benzer özellikler gerektiriyor. Cesur olanlar, harekete geçenler, dayanıklı ve kararlı olanlar hep bir adım önde oluyor. Yemekte eski konulara döndük: yaptığımız hatalar, dönemin zorlukları, kişisel çekişmeler, anılar…
Dönerken aklımda şu vardı: Hepimiz aynı dönemde aynı işi konuşmuşuz ama aklımızda kalanlar ne kadar farklı. Kimimiz zorlukları, kimimiz bireysel hataları, kimimiz ülkenin kültürünü anlattı. Benim aklımda ise daha çok ülkenin insanı; kültürü, eğitimi, işe bakışı, iş ilişkileri, yemek kültürü, dostlukları, entelektüel birikimi kalmış. Ve tabii ki koca bir ekip olarak yarattığımız marka ve iş sonuçları. Anlatırken özellikle kendimdeki büyük değişimi vurgularım. Rusların iç içe geçmiş, boyalı tahta bebekleri matruşkalar gibi içimden başka başka Tuğrul’lar çıktı derim. Çünkü dönerken artık eski ben değildim.
Yurt dışı deneyimi önemli. Özellikle bir ülkede çalışmak ve yaşamak, işe ve hayata bakışınızı değiştiriyor. Kitaplarda okuduğunuzu, podcast’lerde dinlediğinizi yaşayarak anlamak bambaşka. Üniversitedeki Erasmus ve benzeri değişim programlarının etkisi de bu yüzden çok güçlü. Yurt dışında görev yapmış hocaların öğrencilere ve topluma katkısında bile fark görürüm.
O dönem dünyada yaşananlarla bugün yaşananlar oldukça farklıydı. Sınırlar kalkıyor, ülkeler ve şirketler birbirinden öğrenmeye ve birlikte çalışmaya daha istekliydi. Globalleşme konusunda çok motive ve heyecanlıydık. Devletler, iş potansiyelleri için şirketlere destek olurdu. Bugün ise ne çalışan ne de patron için globalleşme, kaç ülkede operasyon olduğu, kaç üretim tesisi bulunduğu artık eskisi kadar heyecan yaratıyor.
Finans, üretim, perakende gibi alanlardan çıkmak isteyen, işini satmak isteyen çok şirket duyuyorum. Teknoloji ve inovasyonda geri kalmak bizi bu noktaya getirdi. Bu alanlarda yatırım yapmamak ve girişim kafasında olmamak. Hem geride kalmaya devam ediyoruz hem de iyi bildiklerimizi yapmaktan vazgeçiyoruz. Sanırım bu nedenlerle aynı masada, aynı dönemden, aynı rakamlardan bambaşka hikâyeler anlatıyoruz. Ben rakama değil, o rakamların oluşması için yapılanlara, sürece ve küçük parçalara bakıyorum.
Otuz yıl boyunca her ülkede, her işte bir sürü rapor, anı eşyası, atama yazısı, kartvizit, bordro ve hediye biriktirmişim. Dört yıldır koliler evde duruyordu. Geçen hafta sonu açtım, tek tek baktım. Amacım azaltmaktı ama yine zorlandım. 2003’te Moskova’dan İstanbul’a gelip Brandweek’te yaptığım sunum elime geçti. Atamadım.
Sayfaları karıştırdım; 34 yaşında bir pazarlama müdürü olarak Moskova’dan gelip dev bir salonda yüzlerce kişiye global marka yaratmayı anlatmışım. Avrupa’dan Japon sınırına kadar uzanan, Türkiye’nin 22 katı büyüklüğünde bir ülkede yaptıklarımızı… 145 milyon nüfusu… O yıllarda ülkenin %6 büyümesini , 130 milyar dolar ihracatı; bunun 80 milyar dolarının doğal gaz ve petrol olduğunu…
Biz bu coğrafyada markamızı büyütmek için büyük bir keyif, merak ve heyecanla çalışmışız. “Marka kavramı Rus tüketicisi için çok yeni bir olgu” demişim. En büyük fırsatı orada görmüşüz; o boşluğu neden biz doldurmayalım diye düşünmüşüz. Elbette yalnız değilmişiz. O yıllarda 200 bira üreticisi ve 1200 bira markası varmış. Rekabetse rekabet. Ama bizi asıl besleyen, tüketicinin yeni ürün ve inovasyon denemeye olan merakıydı. Bu yüzden zor ve riskli kararlar almak büyümenin anahtarıydı. Orada öğrendiklerimiz hepimizin hem kendi işine hem de başka ülkelerde büyümesine katkı sağladı.
O masada biraz bugünü, biraz geleceği ama en çok geçmişi konuştuk. İyi ve kötü anıları andık. ‘Aramızdan ayrılanları özlemle andık.’Otuz yıl birlikte çalıştığım ilk iş ve oda arkadaşım da vardı; beni Moskova’ya götüren genel müdürüm, ilk işlerimizi birlikte yaptığımız pazarlamacı, finansçı arkadaşlar…
Değişime açık olmak ve merak, aynı işten farklı öğretilerle çıkmanı sağlıyormuş. Aynı dönem, aynı masa, aynı insanlar… Ama farklı bakış açıları ve farklı kazanımlar. Nereden baktığımıza çok bağlı.

