Modada bir güne kaç kadın sığar ve Amerikan Sapığı’nın dönüşü
07 Mart 2026

Bir insanın ruhu:

Halkına 45 yıldır zulmeden, bir gecede 10 bin genç evladını gözünü kırpmadan katleden, 45 yıldır halkına zulüm ve fukaralık dışında hiçbir şey vermeyen, hala da vaat etmeyen  bir Molla çetesi ile;

Onun kadar zalim, acımasız bir Amerikan-İsrail savaş makinası arasında sıkışıp kalınca…

Ve…

Bu savaşta taraf olmak için kendine hiçbir ikna edici gerekçe bulamıyorsan…

Hayat zorlaşıyor.

Kendi payıma böyle ruh halinde yaşıyorum bir haftadır ve ruhumun kapağını atabilecek bir sığınak arıyorum.

Allahtan müzik var ve bu hafta iki şarkı geldi

Allahtan müzik var.

Bu hafta benim için Bruno Mars’ın albümünden ikinci bir şarkının haftasıydı.

“Risk it all…”

Her yerde bu şarkı var ve ben de günde 5 kere dinliyorum…

Latin bir gitar…

Michael Jackson’un hayran olduğu o harika balatlarını hatırlatan bir ses.

Sonra harika bir Kuba ritmi…

Ve ortasında bir Mariacchi (Düğün) orkestrası…

Beni yatıştırmak için her şey var bu çocukta…

Hayatımın ritmi “Allegro ma non troppo…”

Hızlı ama o kadar değil…

Doyamıyorum bu şarkıya…

Dün de püfür bir Akdeniz şarkısı geldi

“La Notte Blu di Positano…”

İtalya’nın Amalfi kıyısındaki Positano’nun mavi gecesi…

Alessia Fontana söylüyor.

Klasik mi klasik…

1960’ların İtalyasından fırlamış harika bir şarkı.

Püfür püfür Akdeniz…

Hip Hop kültürü biraz yormaya başlamıştı beni son zamanlarda.

O yüzden biraz buralara dönüş iyi geldi…

Gençliğimin bir Supremes şarkısı aniden viral oldu

Bir de son haftalarda  viral olan harika bir şarkı.

“You Can’t Hurry in Love…”

1966’da, henüz üniversitenin birinci sınıfındayken patlayan bir Motown Sound şarkısı.

The Supremes söylüyordu.

Şimdi İngilizlerin yükselen harika kızı Olivia Dean’ın olağanüstü bir yorumu ile dinliyorum.

2024’de bir konserde canlı söylemiş. Nasıl olduysa birden viral oldu.

Savaştan ruhu şişmiş herkesi tavsiye ederim. 

“Mubarak Ramadan” kutlu olsun diyen bir moda yazarı

İki haftadır en çok okuduğum konulardan biri Milanı ve Paris Moda haftaları.

New York Times’ın baş moda yazarı Vanessa Friedman’ı çok severek okuyorum. 

Mesela Ramazanın birinci günkü moda yazısına, Müslüman okurlarının  “Mubarak Ramadan’ını kutluyorum” diyerek başlayacak kadar küresel bir yazar.

Böyle şahsileştirilmiş yazıları çok seviyorum. 

Klasik medyanın anonim, kişiliksiz, makine üsluplu yazıları benim  20’nci Yüzyıl hafızamda  bile kalmadı.

Erkekte Ralph Lauren ve Tom Ford, kadında Prada yılı

Benim için bazı yıllarda bazı tasarımcıların koleksiyonları, sosyolojik açıdan tarihi öneme sahip.

Mesela Galliano’nun 1997 Dior için hazırladığı  “Masquerade/Venetian” koleksiyonu böyleydi.

Bana göre 20’inci Yüzyılı şaşalı biçimde kapanış koleksiyonuydu bu.

Marc Jacobs’un Japon sanatçılarla Louis Vuitton için yaptı 3 koleksiyon da böyle.

Louvre tarihine bile geçti.

Bu yıl tam anlamıyla kadında Prada, erkekte Ralph Lauren ve Tom Ford yılı oldu.

Mark Zuckerberg ve eşini gölgede bırakan bir koleksiyon

Vanessa Friedman,  “Marc Zuckerberg’le eşini bile gölgeleyen koleksiyon” dedi.

META’nın sahibi Mark Zuckerberg ve eşi Priscilla Chan önceki hafta hayatlarında ilk defa bir fashion show’a katıldı.

Prada koleksiyonunun sunumunda en ön sıralarda oturuyorlardı.

Bir çok insan onların podyum kenarındaki görüntülerinin Prada koleksiyonunu gölgede bırakmasını bekliyorlardı.

Ancak Prada’nın eş tasarımcıları Miuccia Prada ve Raf Simmons öyle bir koleksiyon sundular ki…

Mark Zuckerberg’le eşi gölgede kaldı. Doğru dürüst fotoğrafını bile göremedim.

Yoksa bütün hafta onların fotoğraflarına bakıp “Teknoloji-fashion arasında yeni bir işbirliği dönemi mi açılıyor” konusunu konuşacaktık.

Prada niye aynı podyumda her mankene 4 ayrı elbise taşıttı

Prada Show’unun değişik  bir felsefesi vardı.

O kadar çok parça elbise için sadece 15 manken görevlendirilmişti.

Her manken 4 ayrı elbiseyi taşıdı…

Bunun anlamı da  şu:

Kadının içinde sadece bir kadın yok.

Birden fazla kadın var.

Bir kadın günde kaç elbise, kaç kişilik değiştirir?

21inci yüzyılda artık hepimiz adı konmamış bir tür “bipolar” değil, “tripolar, quatropolar ruhla” dolaşıyoruz.

Ayrıca bir kadın gün boyunca 3-4 elbise değiştirmek zorunda kalıyor ve bunların her birinin altında farklı bir kişilik oluşuyor.

Yani Prada’nın tasarımcıları “Bir güne 4 kadın sığıyor” diyorlar…

Bipolar karakter yaygın bir ruh haline mi dönüşüyor?

Defilede sunulan bütün parçaların fotoğraflarını tek tek inceledim.

Mesela bu yazıyı yazarken, ekranın karşısındaki ben bir gün önce savaşla ve onun psikolojik baskıları ile cebelleşen bir insandım.

Bu sabah iki şarkı beni bambaşka bir havaya soktu.

“Allahım” dedim.

“İyi ki bana böyle gerektiğinde paramparça olabilecek polar bir ruh bahşettin…”

Biliyorum, “Bipolarlık” ciddi bir hastalıktır.

Kişinin ruh halinin iki uç arasında belirgin biçimde değiştiği psikiyatrik bir hastalıktır.

Dolayısıyla bunu, insanın gün içindeki çeşitli ruh hallerine indirgemek abartılı ve yanlış olabilir.

Psikiyatrlardan gelebilecek itirazları dikkate alıp, kendi adıma konuşayım sadece.

Tek kutuplu bir ruhla bu hasta 21. yüzyılı yaşayabilir miyiz?

Bu bir günde farklı kişilik hali bana iyi geliyor.

Çünkü düşünüyorum;

Kendi kendime, bir “Kişisel integrity” kaygısıyla, savaş sıkıntısını  aynı tek kişilik karakterle aşmaya çalışsaydım ne olurdu…

“Kahrolsun şu veya bu” diye bağırmaktan başka elimden ne gelirdi…

 Geldiğim yaşta, bu şahsiyetlerimin sadece biriyle yetinip kalmak…

Beni, asıl bu mahvederdi.

Bu hafta Paris Moda günlerine işte böyle parçalı bir ruh haliyle geçtim. 

Orada ruhumun hallerinden birini ilgilendiren özel bir konu vardı.

Tom Ford erkek koleksiyonu…

Tom Ford’da Haider Ackermann dönemi

Bu defa başında tasarımcı olarak Haider Ackermann vardı ve New York Times’la aynı fikirdeyim.

Ralph Lauren Milano’da el örmesi etnik kazakları ile modaya damgasını vurmuştu.

Milano’daki kış olimpiyatında Amerikan takımının üzerinde bunun yansımasını görmüştük.

Paris’te ise erkek giyiminin şehirli tarafına damgayı Tom Ford ve Ackermann vurdu.

10 yıldır bir tek kere giydiğim bir Tom Ford takımım var

Evimde 10 yıl kadar önce aldığım bir Tom Ford kruvaze takım elbisem var.

İtiraf edeyim bir kere giymiştim.

Çünkü ancak Vintage bir kostümlü baloda giyilebilecek endamda ve cüssede bir elbiseydi.

Onu ilerde torunuma kültürel bir miras olarak bırakmaya kararlıyım.  

Tom Ford’u Zegna alınca giyilebilir takımlar çıktı

Tom Ford markasını Zegna satın alınca şimdi daha giyilebilir erkek takımları ortaya çıkmaya başladı.

Bu koleksiyonda öyle bir takım var ki, gelecek kış giyebilmek için elimden geleni yapacağım.

Tabii artık bir Tom Ford takım alabilmem mümkün değil.

Türkiye’de Milimetric gibi harika elbise diken terziler var.

Kumaşını bulup diktireceğim.

Sizin paranız yetmezse Türk tasarımcılar var

Bir de Türk hazır giyimciler harikalar yaratıyor.

Vakko’nun koleksiyonları her yıl daha mükemmelleşiyor.

“Damat’ın”, geçen sonbahar koleksiyonundan, hem de Zegna kumaşla dikilmiş Tom Ford tarzı çok güzel bir kruvaze takım  aldım.

Gururla taşıdım.

Loro Piana, Zegna gibi ünlü kumaşlarla çalışan  Abdullah Kiğılı, Sarar, Beymen gibi çok iyi kesim ve dikim kalitesi olan hazır giyim markalarımız var.

Rekabetçi liberal pazarda çareler tükenmez 

Ne demişti rahmetli Demirel?

Demokrasilerde çare tükenmez.

Rekabetçi liberal pazarlarda ise çareler iç tükenmez.

Her zaman çok daha ucuz bir fiyata keyifle giyebileceğiniz bir benzerini bulabilirsiniz.

Son yıllardaki mottom bu…

Erkek modasında Amerikan Sapığı’nın muhteşem dönüşü mü?

Tom Ford’a döneyim;

Koleksiyonundaki elbiselerin sosyolojisini düşünürken, adını koyamadığım bir duygu kapladı içimi.

Bunu, geçenlerde Ak Merkez’deki Mudo mağazasını gezerken gördüğüm tam vintage bir trençkotla  birleştirince,“Bu bana bildiğim bir şeyi hatırlatıyor” dedim.

Neyse New York Times’ın moda yazarı Jacob Gallagher adını koymuş:

“Wall Street” filmi…

Daha doğrusu “American Psycho’nun dönüşü…”

Wall Street’in sapık zombie Yuppileri dönüyor mu?

Bret Easton Ellis’in 1991’de yayınlanan kitabı Wall Street’te çalışan yatırım bankacısı Patrick Bateman’ın hikayesiydi.

2001 yılında yapılan filmi de 1980’lerin bu Yuppi karakterinin de sonuydu.

Hepsi  Hip Hop kültürünün altında kalmıştı bu tipler ve sokak kültürünün “Street Wear” dediğimiz, yılık cirosu 48 milyar dolara yükselen  sokak kıyafeti, biryantinli saçları, kruvaze takım elbiseleri 20’inci Yüzyıla gömmüştü.

Tom Ford şimdi bu koleksiyonla “Amerikan Sapığının dönüşünü” haber veriyor.

Haftayı kaparken bir zeytin ağacının altına 8 kadın sığdı

Yarın Dünya Kadınlar Günü…

Evimde yaşayan 3 nesil kadının ve bütün kadınların gününü kutluyorum.

Haftayı kapatırken Sertap Erener’in şarkısı geldi.

Daha doğrusu Sertap Erener’in; Ceylan Ertem, Karsu, Selin, Sena Gül, Safiye,  Öykü Dörter, Eftelya Yağcı ile birlikte söylediği “Tuz” adlı şarkı…

Tabii onlara eşlik eden Chromas vokal grubunun bütün üyelerini de ağacın altına toplamaya karar verirseniz, orada küçük çaplı bir izdiham meydana gelir.

Bir egeli, zeytin ağacı dendi mi kendinden geçer

Bir Kadınlar Günü şarkısı “Tuz…”

İçinde zeytin ağaçları bulunan bir şarkı…

Bir zeytin ağacının altında çektirdikleri fotoğraf bana Ege baharını şimdiden getirdi.

Tabii bir Egeli zeytin ağacı görünce mest oluyor.

Altında hayata asılan kadınları ve onların itirazlarını görünce daha da mest oluyor. 

Yazımı bu şarkının şu sözleri ile bitiriyorum:

“Tohumuyum buğday başağının

Sürgünüyüm zeytin ağacının

Toprağıyım ana kucağının

Tuzuyum yaranın gözyaşının…”

Arkadaşlar merak etmeyin dünyada iyi insanlar da var

Arkadaşlar…

Bu dünyada iyi insanlar da var…

Ve Allah bize bir günde 4 ayrı karakteri yaşama gücü ve şansı veriyor.

Emin olun bunlardan biri bile  hepimize iyi gelebilir.

Korkmayın çok kişilikli olmaktan.

Başlamak için, mesela bugün başta söylediğim iki şarkıyı dinleyin…

Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Sadece ritmi iyi ayarlayın…

Unutmayın…

Allegro ma non troppo…

Hızlı…

Ama o kadar da değil…

ÇOK OKUNANLAR