Yaşanan Zamandan Hatırlanan Zamana  
20 Mart 2026

-Mehmet Günsür’ün Anısına-

Bugün bayram/ Erken kalkın çocuklar

Giyelim en güzel giysileri / Elimizde taze kır çiçekleri

Üzmeyelim bugün annemizi” 

Nedim Günsür/ “Bayram yeri”

Bayram takvimlerde duruyor da hayatın içinde giderek daha az yeri var.

Bugün bayram.

İnsanlar birbirine ulaşıyor, ama çoğunlukla ekranlar üzerinden. 

Mesajlar gidiyor, cevaplar geliyor, temas bir kez daha geçiştiriliyor.

Toprağa verdiklerimizi ziyaret etmeyi bırakalım, hürmeti, el öpmeyi filan geçelim, birbirine sarılmak için ne yerimiz müsait ne zamanımız.

Oysa çocukluğumuzdan biliyoruz, bayram böyle bir şey değildi.

Bu bir değişim.

Geleneklerde yaşanan zamanaşımı. 

Biz artık bayramı yaşamıyoruz.

Onu hatırlıyoruz.

Çünkü koşuşturmalar iç ritmimize aykırı. 

Zamanın ruhu bayramın manasına uygun değil.

İnsanın insana yakınlığı vakti de ‘programlara’ bağlandı. 

Tatillere vs. 

Böyle olduğunu elbette hepimiz biliyoruz.

Ve böylece bayram, anlamı hissedilerek yaşanan bir zaman olmaktan çıkıp, epeydir ‘bir vakitler’ olarak hatırlanan bir eski zamana dönüştü.

Belleklerde eski ziyaretler, kalabalık sofralar, hasret giderme sohbetleri, samimiyet bir yerlerde hayâl meyal duruyor: 

Bugünden kopuk, zihinde saklı sahneler gibi.

Kimin ziyaretine gittiğinde, kime sarıldığında, kimi gerçekten hatırladığında…

O hatırlananlarda yaşanan sıcak his, bir yakınlaşma hatırlatması idi “Bayram” diye yaşadığımız.

Şimdi insanlar birbirine lafla, yazarak, iyi dilekler iletiyor; ama o dileklerin gerektirdiği yakınlığı kurmak, biraz da o tercih yüzünden, gittikçe bizden uzaklaşıyor.

Çünkü mesele, neyin doğru olduğu değil, neyin görünür olduğu hâline geliyor. 

Sosyal medyayla, kendimizi ilgili-ilgisiz herkese göstererek.

Bu dönüşüm, sadece bayramla sınırlı değil.

İnsanların birbirine yaklaşma biçimi değiştikçe, anlaşma ve çatışma biçimleri de değişiyor.

Oysa değişmeyen bir şey var: 

İnsanın, şüphesiz, laflarından ibaret olmayışı.

İnsanın, kendine kendi layık gördüklerinin toplamı oluşu.

Bütün çatışmalar—ister iki kişi arasında ister toplumlar arasında ister bir savaşla— her şeyden önce derindeki bir zihniyet farkından kopuyor.

Dünyayı nasıl anladığınız, neyi doğru saydığınız, neyi meşru gördüğünüz …

Ayrım orada.

Bayramlar, bu farkları yumuşatan anlardı. 

Bugün, sözler ile niyetler arasındaki mesafe, tersine, duygudan uzaklaşışla katılaştırıyor. 

Söz bitip telefonu kapattığınızda eğer aynaya bakarsanız- bunu kendi gözlerinizde görebilirsiniz.

Ama yüzeyde gördüğümüz o değil…

Orada görünen, çoğu zaman gerçeğin kendisi değil, onun yerine geçirilmiş bir anlatı.

Bunu hepimiz biliyoruz ama yine de onunla yetiniyoruz.

Fakat, sonra başlar yastığa konuluyor, içimizde bir sızı başlıyor.

Bir sürü söz ortalarda dolaşmış, davranışlar için gerekçeler bulunmuş, açıklamalar yapılmış… 

Ama insanın bir de içi var.

Orada, derinde, daha sade ama epey sert bir soru uyumamış, sizi bekliyor:

O soru,kimin neyi yapmayı kendine nasıl layık görebildiği’ ile bir hesaplaşma. 

Çünkü insan, belki tekrar olacak, laflarından ibaret filan değildir.

İnsan, kendini layık gördüklerinin toplamıdır.

Bu yüzden ister bir bayram sabahında ister bir çatışmanın ortasında olsun…

Gerçek, sözlerde değil, tercihlerde, gözünü kırpmadan –ve isterseniz sizi de uyutmadan– duruyor.

Görünürlük Çağı’ndayız deniyor ya, mesele giderek neyin doğru olduğu değil, neyin görünür olduğu hâline geliyor.

İnsanlar birbirine herkesin görmesine açık dilekler iletiyor, kalpler-gülücükler atıyor, resimler yolluyor, onlar belki görünüyor, ama o dileklerin yerini tutamadığı “bir arada olmak” içinizde gitgide uzaklaşıyor.

Çatışmalar yaşanıyor; ama gerçeği değil, onun nasıl sunulduğunu konuşuyoruz.

Böylece hem bayram hem de hakikat aynı kaderi paylaşıyor:

Yaşamaktan çok gösteriyor; derinlikten çok, yüzeylerde dolaşıyor insan.

Yalın gerçek şu mu:

Bayram hâlâ geliyor- ama artık çok geçmişten geliyor.

Tıpkı hakikat gibi.

O da var, ama giderek daha az seviliyor.

70’lerden bir Türkçe şarkı daha kalmış aklımda: 

Tam iki yüzün var senin

biri melek biri şeytan

severken korkuyor insan

kalbim kırılır diye her an“…

Hazır kafiye de tutuyor, belki bir soru eklenebilir sonuna:

Böyle mi olmalı İnsan?”

Nedim Günsür/ “Bayram yeri”

Böyle mi yetişmeli çocuklar, yoksa Mehmet’in babasının resimlerindeki “Bayram Yerleri’nde mi?

ÇOK OKUNANLAR