Bunu mutlaka duymuşsunuzdur.
Ben de duydum. Hem de defalarca.
Hatta itiraf edeyim, bu cümleyle hiçbir zaman aram iyi olmadı.
Çünkü bazı şeyler “sadece” değildir.
Kahve de öyle.
Geçen gün Londra’da bir kitapçıdaydım.
Hani şu insanın içeri girip kaybolduğu kitapçılardan.
Bir raf dikkatimi çekti.
Kahve.
Sadece kahve.
Ama raf dolusu kitap.

Evde en iyi kahve nasıl yapılır…
Kahvenin psikolojisi…
Kahvenin sosyolojisi…
Kahve ve ritüel…
Bir an durdum.
Dedim ki:
Dünya başka bir yere gitmiş.
Ben kahveyi severim.
Ama öyle “kahve bağımlısıyım” diyecek kadar değil.
İyi bir kahve bulursam içerim.
Keyfini çıkarırım.
Benim için kahve biraz durmak demek.
Ama o gün kitapçıda şunu fark ettim:
Bazıları için kahve, durmak değil.
Bir yolculuk.

Sonra Lal Talay geldi aklıma.
Yeni medya uzmanı. Çok parlak bir genç.
Dört dili neredeyse ana dili gibi konuşuyor.
Ama beni en çok etkileyen bu değil.
Kahveye olan yaklaşımı.
Onun için kahve bir içecek değil.
Bir dünya.
O anlattı:
“Üniversite yıllarımda Alsancak’ta third wave kahvecilerin açıldığı dönemde bunu ilk kez hissettim. İstanbul’a taşındığımda V60, Chemex, Aeropress gibi demleme tekniklerini keşfettim. Kahve, basit bir içecek olmaktan çıktı; bir keşif, bir yatırım ve bir öğrenme süreci haline geldi.”
Bakın çok kritik bir cümle bu.
“Basit bir içecek olmaktan çıktı.”
Aslında bütün hikâye burada başlıyor.
Şunu fark ettim.
Bu yeni nesil kahveyi içmiyor.
Kahveyi yaşıyor.
Çekirdeğin nereden geldiğini biliyor.
Nasıl kavrulduğunu önemsiyor.
Nasıl demlendiğini araştırıyor.
Ve en önemlisi…
Bunu bir ritüele dönüştürüyor.

Pandemi dönemini hatırlayın.
Zaman uzuyordu.
Günler birbirine benziyordu.
İşte tam o dönemde insanlar kahveyi eve taşıdı.
Ve kahve bir anda…
Bir “alışkanlık” olmaktan çıktı,
bir “ritüel” oldu.
Sabah kahve demlemek…
Ölçmek, öğütmek, beklemek…
Aslında kendine zaman ayırmak.
Şunu söyleyenler var:
“Kafein için içiyoruz.”
Emin misiniz?
Eğer mesele sadece kafeinse…
hapı var.
Daha ucuz.
Daha pratik.
Ama kimse onu tercih etmiyor.
Çünkü mesele kafein değil.
Mesele his.

Kahve bir duygu.
Bir durma hali.
Bir düşünme alanı.
Biraz da… kendine dönme cesareti.
Londra’da 1600’lerde açılan kahvehaneleri düşünün.
İnsanlar orada sadece kahve içmiyordu.
Fikir üretiyordu.
İş kuruyordu.
Dünya konuşuyordu.
Hatta bir kahvehaneden bugün dev bir finans kurumu doğdu.
Bir fincan kahve, bazen bir ülkenin kaderini bile değiştirebiliyor.
Abartı değil.
Bugün de farklı değil aslında.
Sadece form değişti.
Artık o fikirler laptop başında,
bir V60 filtresinin yanında çıkıyor.
Lal gibi insanlar bu dönüşümün temsilcisi.
Kahveyi sadece tüketmiyorlar.
Onu anlıyorlar.
Anlamlandırıyorlar.
Ve belki de en önemlisi…
Onunla bağ kuruyorlar.
Şimdi dönelim başa.
Bir içecek mi sadece?
Gerçekten mi?
Yoksa…
İçinde ritüel,
kimlik,
yalnızlık,
bağ kurma ihtiyacı
ve biraz da hayatın anlamını arama hali mi var?
Ben cevabı biliyorum.
Kahve “sadece kahve” değil.
Hiç olmadı.
Bazen en basit görünen şeyler, bazıları için hayatın en derin anlamlarını taşır.
Londra’daki kitapçıların rafları da bunu söylüyor…

