Vergi hukukunda dijitalleşme uzun süredir hız kesmeden ilerliyor. E-beyanname, e-fatura, e-tebligat gibi uygulamalar idarenin işlemlerini hızlandıran ve maliyetleri düşüren önemli araçlar. Bu araçlardan bazıları “mükelleflere sunulan hizmet” olarak da nitelendiriliyor. Fakat, hizmet aldığımızı düşünmemiz gerçeği değiştirmiyor: vergi idaresi ile dijital etkileşimlerimiz, dijital olmayan etkileşimlerimiz ile aynı hukuki sonuçları doğuruyor.
Anayasa Mahkemesi’nin yakın tarihli bir kararı, bu hususu gündeme taşıdı. Vergi Usul Kanunu’nun elektronik tebligata ilişkin 107/A maddesinde yer alan bir hükmü inceleyen Mahkeme, idareye tanınan düzenleme yetkisinin hak arama özgürlüğünü ihlâl eder nitelikte olduğuna hükmetti.
Tebligatın anlamı: süre başladı
Uyuşmazlığın merkezinde yer alan Vergi Usul Kanunu’nun 107/A maddesi, Maliye Bakanlığı’na kimlerin elektronik tebligat kapsamına alınacağını belirleme, elektronik adres kullanma zorunluluğu getirme ve sistemin usul ve esaslarını belirleme gibi oldukça geniş bir alan tanıyor.
Hukukta tebligat son derece önemli olup, sürelerin işlemeye başlamasını temin eder. Bu sürelerden bir tanesi de dava açma süresi. Eğer ilgili kanunda belirtilen süre içerisinde dava açılmazsa bir daha dava açılamayacağından bir hak kaybı meydana gelir.
E-tebligat sisteminde süre, tebligatın elektronik adrese ulaştığı tarihi izleyen 5. günün sonunda başlıyor. Mükelleflerin tebligatı atlamamalarını temin etmek amacıyla sistem aslında SMS ve e-posta ile bilgilendirme yapıyor. Ancak bu noktada kritik bir ayrıntı var: Danıştay kararlarıyla da tespit olunduğu üzere SMS veya e-posta bildirimi gelmese dahi tebligat geçerli kabul ediliyor.
Tebligatın sisteme düşmesi yeterli
Bu sistemde mükellefin tebligatı alması değil, tebligatın sisteme düşmesi esas. Yani e-tebligat yapıldıktan sonra, mükellefin bunu görüp görmemesi sonucu değiştirmiyor. Diğer bir anlatımla mükellefe fiilen sistemi düzenli olarak kontrol etme zorunluluğu yüklenmiş oluyor.
Burada sisteme dahil olmanın her zaman bilinçli bir tercih sonucu ortaya çıkmadığının da hatırlanılması gerekir. Örneğin geçtiğimiz seneden beri, belirli araçların ilk tescil işlemleri öncesinde e-tebligat adresinin bulunması zorunlu hale getirildiği için, kişiler e-tebligat sistemine işlem sırasında mecburen dahil oluyor.
Vergi idaresinin varsayımı açık: mükellef sisteme girer, kontrol eder ve tebligatı takip eder. Ancak gerçek hayat farklı. Mükellef dediğimiz kişi yalnızca profesyonel bir şirket yöneticisi değil. Sabah işe giden, günlük hayatın koşturması içinde olan ve çoğu zaman teknik detaylara hâkim olmayan bir birey de olabilir. Her 5 günde bir sisteme girip kontrol yapmak, birçok kişi için pratikte mümkün değil.
Sorun yalnızca mahkemeye erişim hakkı değil
Anayasa Mahkemesi’nin tespit ettiği hukuki sorun mahkemeye erişim hakkına sınırlama getirilmiş olması ve bu sınırlamanın temel esas, ilke ve çervesinin kanunla yapılmaksızın Bakanlığa geniş bir yetki bırakılmak suretiyle gerçekleşmiş olması.
Genel olarak baktığımızda ise sorun bununla sınırlı değil. Teknolojinin bireye giderek daha fazla sorumluluk devretmenin bir aracı olarak kullanılmaması gerekiyor. Bu açıdan Anayasa Mahkemesi’nin kararı çok temel bir olguyu hatırlatıyor: söz konusu mükellef hakları olduğunda hukuk teknolojiye değil, teknoloji hukuka ayak uydurmak zorunda

