Bir Hayat Hikayesi: Çıraklıktan Uluslararası Diplomasiye ve Küresel Liderliğe
15 Şubat 2025

Durup dururken kaleme almadım bu yazıyı. Klinik Psikolog Hikmet Hakan Coşkun, LifeCo’da sohbetimiz sırasında sarsıcı bir soru yöneltti: “Başarılarınızı, zaferlerinizi kutlamaya vakit ayırıyor musunuz?”

Önce, ne demek istediğini tam kavrayamadım. Başarı mı, kutlama mı? Hayatın içinde akıp giderken, çoğu zaman durup geriye bakmak aklımıza bile gelmez. Ama sonra jeton düştü. Aslında bana bir ödev vermişti: Zaferlerimi yazmak.

Hayat, insana çok farklı yollar sunuyor. Kimileri doğuştan avantajlarla yola çıkar, kimileri ise kendi yolunu tırnaklarıyla kazıyarak bulur. Benim hikâyem de, çocuk yaşta demir atölyesinde çırak olarak başlayıp, uluslararası diplomasinin ve küresel iş dünyasının zirvelerine uzanan bir yolculuğun hikâyesi.

Çocukluk ve Gençlik Yılları: İlk Mücadeleler

Babamın demir atölyesinde çekiç sesleri ve kaynak dumanı içinde çıraklığa başladığım o günleri hiç unutmam. Ellerim nasır tutarken, zihin dünyam çok daha büyük bir geleceğin hayalini kuruyordu. Ferforje işlerinde uzmanlaşmak, çapaksız usta kaynağı atabilmek iyiydi ama orada uzun süre kalamazdım; daha fazlasını yapmak zorundaydım.

Annem Sadakat Arıcıoğlu-Öğütçü her adımımda arkamda durdu, destekledi, cesaret verdi.
Çocuk yaşta simit sattım sokaklarda, miting meydanlarında sağcı-solcu demeden susayanlara testide su taşıdım. Pazarda kadın iç çamaşırı sattım, Anıtkabir’in bahçesinde çapa yapıp yabani ot topladım. Gündüz okula gidip, Ulus’taki Maliye Meslek Okulu’nda gece bekçiliği yaptım.

Bunları yaparken tek bir hedefim vardı: Kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek. Kendi eğitim masraflarımı çıkardım, aileme katkı sağladım, ilk bisikletimi aldım ve en önemlisi, hayatta hiçbir şeyin kolay olmadığını erken yaşta öğrendim.

Eğitim ve Diplomasinin Kapıları

Zorluklara rağmen hayallerimi gerçekleştirme azmim hiç bitmedi.

Mülkiye’ye (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) girmeyi başardım. Yabancı dilimi geliştirerek Mümtaz Soysal, Ömer Kürkçüoğlu, Semih Günver ve Türkkaya Ataöv hocalarımın tavsiyelerini de dinleyerek üçüncü sınıfta hariciye bölümüne adım atma şansını yakaladım.

Geceleri Başbakanlık Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nde mütercim olarak çalıştım, Mustafa Gerçeker ve Ahmet Ersoy’un desteğiyle. Ayrıca, Ekonomik Basın Ajansı’na ihale haberlerini yazdım ek iş olarak.

Turgut Özal’ın konuşmalarını yazdım.

Zihnim hep daha büyük hedeflerle doluydu. Elimdekiyle yetinmedim.

Diplomasiye olan ilgim ve azmim beni Dışişleri Bakanlığı’na taşıdı. İyi bir dereceyle bakanlığa girdim, ama aynı dönemde İş Bankası’nda müfettiş yardımcısı sınavını da kazandığım için hakkımı dondurup önce bankacılığı tercih ettim. Ailenin mali durumunu düzeltmek kaygısı birinci öncelikti o zaman.

Londra Yılları

Ardından devlet beni İngiliz Merkezi Enformasyon Teşkilatı’nda eğitim almak üzere Londra’ya gönderdi. Bu fırsat, kariyerimde dönüm noktalarından biri oldu.
Dostum, manevi babam BBC Genel Müdür Yardımcısı William Carrocher yol gösterdi; sonradan emekliliğinde adeta ailemizin bir üyesi oldu.

Oradan London School of Economics’e (LSE) sıçrayarak iş ve uluslararası ekonomi üzerine yüksek lisans yaptım. Hocalarım Christopher Coker ve Susan Strange sayesinde NATO Araştırma Bursu kazandım, Brüksel’de İttifak’ın savunma sanayileri üzerine önemli çalışmalara imza attım.

NATO Genel Sekreteri Lord Carrington’un icra sekreteri olan (ve sonra Bakanlığa müsteşar olarak dönen) Tugay Özçeri’nin telkiniyle Dışişleri Bakanlığı’na geri döndüğümde, NATO ve Batı Avrupa Dairelerinde görev aldım.

İlk Yurtdışı Tayinim: Pekin, Sonra Bruges

Geleceğin süper gücü “Orta Krallık”ta görev zordu, ama her zorluğu fırsata çevirmeyi bilen biriydim. Çince öğrendim, Çin’le ilişkilerde önemli girişimlere önayak oldum. Hâlâ Çin ile iş ilişkilerimde o zaman kurduğum “guanxi”nin yararlarını görüyorum.

Daha sonra, Dışişleri’nin Jean Monnet bursuna aday göstermesiyle Avrupa’ya döndüm ve ikinci yüksek lisansımı Bruges’deki College of Europe’da tamamladım.

Avrupa Birliği’nin mekanizmaları, politikaları ve geleceği üzerine uzmanlaştım. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Türkiye’nin yeni AB mimarisindeki yerini ele alan çalışmalar yaptım. Gümrük Birliği ile tam üyelik arası “sui generis” bir statü önerdim; Brüksel’de yankı buldu ama Ankara tam üyelikten başka bir şeye yanaşmıyordu.

Aynı dönemde, Avrasya enerji politikalarını ilk kez ben yazmaya başladım; bugün çokça tartışılan enerji güvenliği ve jeopolitik dengeler konusunda öncü çalışmalardan bazılarını kaleme aldım. Bu, bana uluslararası alanda yeni ufuklar açtı.

OECD ve Küresel Enerji Politikaları

Aslında Avrupa Birliği nezdindeki Daimi Temsilciliğe gönderilecektim, çünkü bu konularda uzmandım. Ama torpilli bir meslektaş Tokyo’dan oraya kaydırılınca ben OECD Daimi Temsilciliği’ne atandım.

Kaderin cilvesi; başta bu kaydırmaya içerledim; ama hayatım da diplomatik kariyerim de burada farklı bir yöne evrildi. “Zenginler Kulubi” OECD’de, dünyanın bilgi ve deneyim havuzunda ülkemizi temsil ederken çok şey öğrendim. Büyükelçi Temel İskit çok iyi bir patrondu, bana çok geniş alan açtı.

Ancak girişimci, yaratıcı ve çok boyutlu insanların katı hiyerarşi içinde çalışmasının zor olduğunu gördüm. Bu yüzden, iki yıl sonra Dışişleri’nden ücretsiz izin alarak Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) geçtim ve burada uluslararası bir memur olarak görev yapmaya başladım.

John Ferriter, Roy Stacy, Guy Caruso, Rainer Geiger, Tatsuo Masuda, Helga Steeg, Miki Kiyoi, Donald Johnson en büyük destekçilerim oldu.

IEA’da Asya Pasifik Bölümü baş yöneticisi olarak beş yıl çalıştıktan sonra OECD Yatırım Bölümü’ne geçtim. Önce Güneydoğu Avrupa ve Ukrayna üzerine çalıştım. Ardından alanım genişledi; Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya, Afrika ve Karayipler’deki yatırımları yönettim.

Nihayet Orta Doğu ve Kuzey Afrika üzerine yatırım programlarının da başına geçtim. Büyük projelere imza attım, 30 üye ülke arasında uluslararası finansal ve politik dengeleri gözettim.

Bu arada, ülkeme ilgim ve katkım hiç azalmadı. Öğrendiklerimi hep geriye taşımaya gayret ettim. Dışişleri’ne değerlendirme ve öneriler göndermeye devam ettim. Ayrıca, o zamanlar daha etkin olan TÜSİAD için iş dünyası ve hükümete yön veren iki önemli rapor hazırladım:
• Yeni Ekonomik Süpergüç: Çin ve Türkiye – Somut Tavsiyeler (1990)
• Türkiye için Yeni Ekonomik ve Ticari Diplomasi Stratejisi (1994)

Ayrıca, küresel eğilimler ve Türkiye’nin geleceğine dair görüşlerimi Geleceğimiz Asya’da mı? ve Türkiye için 2023 Yol Haritası kitaplarında paylaştım.

Her fırsatta gençlere mentörlük yaptım, yapıyorum.

Küresel İş Dünyası ve Enerji Liderliği

Tam böyle bir arayış içindeyken Windsor Sarayı’nda bir beyin fırtınası sırasında tanıştığım British Gas yöneticisi Charles Bland beni Londra’ya, şirketine davet etti.

Önce nazlandım.

Paris’te Château de la Muette’den ayrılmak zor geldi ama bir fırsat çıkıyorsa mutlaka bir nedeni vardır; onu çok düşünmeden takip etmek gerekiyordu. Aile için de iyi olacaktı.

Verdiğim cesur karar, hayatımda yeni bir dönüm noktası oldu. Doğru yoldaydım.

Dünyanın en büyük enerji şirketlerinden birinde hızla yükseldim. Çin, Brezilya, Türkmenistan, Kazakistan, Umman ve Avustralya’da şirkete yeni fırsatlar yarattım; önemli projelerin öncüsü oldum.

Ardından Genel Energy, Invensys, Şişecam, Yaşar Holding ve YEO gibi şirketlerin yönetim kurulu üyelikleri geldi. Kendi şirketim Global Resources Partners’ı büyüttüm, dünya çapında yetenekleri bünyemize katarak.

Diplomasiyi ve enerjiyi sadece kurumsal dünyada değil, bağımsız platformlarda da şekillendirmek istedim. London Energy Club, Bosphorus Energy Club ve İstanbul Diplomatic Club gibi girişimlerin başkanlıklarını üstlendim.

Her yıl onlarca uluslararası toplantıya, zirveye ana konuşmacı olarak katılıyorum, televizyon programlarında, gazete ve dergi yazılarında yorumlar yapıyorum.

Yelda Cumalıoğlu’nun vizyonu ile Türkiye’nin en iyi yayınevlerinden birisi haline gelen Destek Yayınları’nın çıkarttığı bir düzine kitap yazdım son on yılda.

Hâlen Çılgın Liderler Çağı ve Çin, Düşman mı, Dost mu? başlıklı iki kitap üzerinde çalışıyorum. İlk fırsatta Tepeboz köyündeki evimde tamamlayacağım.

Ve en önemlisi, hayatımı dönüştürmeme inanılmaz katkı sağlayan harika bir kadınla evliyim. Eşim Aynur Tattersall’in teşvikiyle zeytincilik yapıyorum; Urla, Çeşme ve Karaburun’daki topraklarımızla ilgileniyorum.
Londra, Nice ve İstanbul’da da soluklanacağım yerlerimiz var.

Taşa can vermek

Belki inanmayacaksınız ama son yıllarda beni en mutlu eden projeler, eski Osmanlı ve Rum mimarisinden esinlenerek yeni tas evler inşa etmek, yıkıntı halinde olanları restore etmek. Halihazırda bunca işin, sorumluluğun arasında vakit yaratıp İzmir’e koşuyorum iki ayda bir.

İki yıl içinde aynı anda tam altı ev inşa ettim taş, demir, ahşap ustaları ile: Çeşme’de iki, Karaburun’da dört tane. Hepsi de eski taş ev geleneğini canlandıran, bulundukları yere zenginlik, estetik kazandıracak çalışmalar. Halen Karaburun’da iki ev üzerinde çalışıyoruz yaza kadar bitmesini umduğum.

Bunların mimarisi, iç dekorasyonu, bahçe peyzajı üzerine epey çalıştım.

Hiç lükse düşkünlüğüm olmadı. Dışarıda kazandığım parayı buralara akıttım. Kendi çocuğun gibi görüyorsun bu kadar emek verdiğin eserleri.

Elimde tutar mıyım, yoksa onları takdir edecek, keyifle içinde yasayacak kişilere satar mıyım hala karar vermedim.

İleriye sardırmak

Nereden başlayacağını bildiğimiz ama hangi güzergahları izleyerek nihai hedefe varacağını tam olarak kestiremediğimiz bir seyahatteyiz.

Bu seyahati tatmadan, onun müptelası olmadan, yeni şeyler, kültürler, coğrafyalar, insanlar keşfetmenin sizi Nirvana’ya doğru yükselttiğini, değiştirdiğini, zenginleştirdiğini görmeden yaşamak sanki beyhude bir çaba gibi görünüyor dışarıdan bakınca.

Bu döngüde en önemli husus şu: Varış çizgisine yaklaşırken geriye dönüp baktığınızda “neler yapmak istedim de yapamadım, keşke şunları da yapsaydım” dememek.

Onun için tavsiyem genç yaşlarda iseniz şu anda bulunduğunuz noktadan 30 yıl sonrasına sıçrayın zaman makinasında ve oradan dönüp bugüne bakın.

Oradan bakıp karar verin gelecek ile bugün arasındaki zaman ve mekânda neler yapmak isteyeceğinize. O zaman belki yapmak istediklerinizi ıskalamayabilirsiniz.

Seyahat, hiç kuşkusuz sağlığınızın korunması ve mutlu aile beraberliği ile birlikte “Ölmeden Önce Yapılacak 1001 Şey” öncelik sıralamasında baş sıralarda yerini almalı.

Zaferlerimi Kutlamadan Koştum

“Bunca yıl boyunca hiç durup başarılarınızı, zaferlerinizi kutladınız mı?” sorusu hâlâ kafamda çınlıyor.

Belki bir anlığına sevinmiş, belki kısa bir tatille ya da harika bir yemek ile ödüllendirmişimdir kendimi. Ama gerçek anlamda bir zaferi içselleştirmek, ona hakkını vermek gibi bir alışkanlık edinmemişim Şimdi daha iyi anlıyorum.

Sürekli yeni bir hedef, yeni bir mücadele ve yeni bir başarı peşinde koştum. Çok talep vardı, ben de arz ettim. Aynı anda birçok işi etkin şekilde icra etme, zaman yönetimi, çok disiplinli çalışma becerisi bir hedeften diğerine sürükledi, hala da sanki bir şeyin peşinden son nefesime kadar koşmaya azimliyim. Hiç şikayetçi değilim, ama bundan sonraki yol haritasını çizerken kendime daha fazla vakit ayırmam gerektiğinin farkındayım.

Hayat bir maraton mu, yoksa bir dizi sprint mi?

Her dönüm noktası, her başarı, bir soluklanmayı, bir tebessümü, belki de bir kadeh kaldırmayı hak ediyor.
Hayat bana öğretti ki, nereden başladığın değil, nereye ulaşmak istediğin önemli. Hiçbir başarı tesadüf değil. Ama en büyük derslerden biri de şu oldu: Kutlanmamış zaferler eksik kalıyor.

Zaferler önemli ama kazandıklarını paylaşmak, kutlamak, soluklanmak, yeniden başlamak için güç kazanmak galiba aynı derecede önemli.

Hele hele bu süreçte sağlığını, aileni ihmal etmemek çok daha önemli.

Her gün her yeni güne uyandığımda o günü kutluyorum, en güzel ve son günüm gibi yaşıyorum.

ÇOK OKUNANLAR