31 Mart’ta New York Magazine öyle bir yazı yayımladı ki, Meghan Markle yerin yedi kat altına girdi, reçelleri de yanında sürüklendi.
Yazının başlığı: “Meghan Markle’ın Son Büyük Fikri: Reçel Kavanozlarını Durulamak ve Yeniden Kullanmak.”
Evet, doğru okudunuz. Prensle evlenen kadın artık bize kavanoz yıkayıp saklama kabı yapmamızı öneriyor. Ve bunu da “günü olağanüstü hale getirmek” olarak pazarlıyor. Şahane.
Meghan’ın ahududu reçelini şık parfüm şişesi gibi sunması, sonra da “bu şişeyi atmayın, içine mercimek koyun” önerisi, yazıda alayla anlatılıyor.
Netflix’te yayınlanan yaşam tarzı programı da cabası. Oysa başlangıç böyle miydi? Romantik masalın başrolünde Meghan vardı. Yıldız bir oyuncu, bir prensle evlendi. Kraliyet düğünü, göz yaşartan bakışlar, İngiltere-Amerika birleşimi… Her şey vardı. Sonra?
Reçel.
“E hani aşk? Hani büyük hikâye?”
Üstelik mesajlar da çelişkili: Bir yandan “Kraliyette özgürlüğüm kısıtlandı” diyorsun, öbür yandan soyadını hâlâ “Düşes Sussex” olarak pazarlıyorsun. Yani hem sistemin mağduruyum deyip hem o sistemin logosunu kullanarak kavanoz satarsan, insanlar “bize mi oynuyorsun” diye sorar.
Modern çağda aşk, iki insan arasındaki içsel bir bağ olmaktan çıkıp adeta sahnelenen bir gösteriye dönüşüyor. Eskiden sevdiğimiz kişiye yazdığımız mektuplar, fısıldadığımız sırlar yalnızca ikimize özeldi; oysa şimdi ilişkilerimizin vitrine çıkması için sosyal medyada “mükemmel çift” imajı sergileme yarışı içindeyiz. Özellikle Instagram gibi platformlarda çiftler, en mutlu anlarını özenle seçip paylaşarak dışarıya karşı daima kusursuz ve coşkulu görünme çabasında. Bu “mutlu görünme” baskısı, partnerler üzerinde ciddi bir psikolojik yük yaratıyor . Gerçek hayattaki çatışmalar, hüzünler veya sıradan anlar perde arkasında kalırken, sahne önünde sadece tebessümler ve filtrelenmiş anılar sergileniyor.
Bunun sonucunda ilişkiler, dışarıdan alkış alma ihtiyacının gölgesinde geriliyor. Sosyal medyanın etkisiyle başlayan aşk hikâyeleri bile, daha en başından izleyici karşısında oynanan bir oyun haline gelebiliyor. Çiftler, ilişkilerinin gerçek durumundan çok, başkalarının gözündeki yansımasına odaklanmaya başlayabiliyor. Örneğin, sırf dışarıya “mutlu çift” imajı verebilmek için sorunlarını halının altına süpüren veya tartışmalarını çevrimdışı bile yapmaktan çekinen insanlar var. Bu durum ilişkide otantikliğin kaybına ve içten içe bir gerilime yol açıyor. Sürekli pozitif görünme zorunluluğu, bir tür toksik pozitiflik yaratarak gerçek duyguların ifadesini engelliyor. Nitekim araştırmalar, gerçek hayattaki mutsuzluğu saklayıp sürekli mutlu ve başarılı bir profil çizmeye çalışmanın bireylerde kaygı, depresyon ve düşük özsaygı gibi sorunlara yol açabildiğini ortaya koyuyor . Kısacası, aşkın kamusal alanda performansa dönüşmesi, hem bireylerin psikolojisini zorluyor hem de ilişki dinamiklerini derinden etkiliyor.
Peki bir ilişkinin performatif hale geldiğini nasıl anlarız? Performatif ilişki dinamikleri, çiftlerin ilişkilerini yaşarken bir yandan da sürekli izleyici kitlesi varmışçasına hareket etmeleriyle karakterizedir. Bu dinamiklerde çiftler, ilişkilerinin gerçek ihtiyaçlarından çok, dışarıya nasıl göründüğüne odaklanır. Çiftin birlikte geçirdiği her an adeta bir peri masalıymış gibi sunulur. Gösterişli hediyeler, sürpriz randevular, abartılı jestler sosyal medyada sürekli vurgulanır. Oysa bir ilişkiyi gerçek ve özel kılan şey, sadece bu parlak anlar değil; günlük hayatın içindeki küçük sevinçler ve zorluklardır. Bu sürekli vitrin sunumu, ilişkinin doğal akışını gölgede bırakabilir . Her fotoğrafın kusursuz, her etkinliğin pahalı ve eğlenceli olması için çabalamak, partnerler üzerinde baskı yaratır. Bir noktadan sonra çift, birlikte keyif almak için değil, içerik üretmek için yaşar hale gelebilir.
Performatif ilişkilerde çiftler arasındaki mahrem sınırlar bulanıklaşır. İlişkinin en özel anları bile (romantik anlar, tartışmalar, barışmalar) kamuya açık hale getirilebilir. Örneğin, bir tartışma sonrası barışma anını veya çok kişisel bir olayı dahi çevrimiçi paylaşmak, dijital imajı ilişkinin gerçek mahremiyetinden daha öncelikli tutmak anlamına gelebilir . Bu durum, bir süre sonra partnerlerden birinin özel alan ihlali hissetmesine yol açabilir. İlişkide “ikimizin sırları” kalmazsa, duygusal çıplaklık artar ve bu da bir paradoks olarak çiftler arasında güvensizlik yaratır – çünkü her şey gösteri malzemesine dönüşmüştür.
Performansa dönüşen aşkta, çiftler kendi ilişkilerini diğerlerinin ilişkileriyle kıyaslamaya başlar. Sosyal medyada gördükleri “mükemmel çift” imajları, kendi ilişkilerini değersiz hissetmelerine yol açabilir. “Biz de onlar gibi yeterince eğlenmiyoruz” ya da “Bizim fotoğraflarımız niye bu kadar beğeni almıyor?” şeklinde düşünceler ortaya çıkar. Sürekli dışarıya baktıkları için, içerideki doyumu kaçırırlar. Bu sağlıksız kıyas, ilişkiden alınan tatmini azaltır ve gerçek ilişkiyi yıpratacak gerçekçi olmayan beklentiler yaratabilir.
Belki de en belirgin performatif dinamik, çiftlerin hayatlarındaki önemli kararları bile izleyicilere göre şekillendirmesidir. Örneğin evlenme teklifinin samimi bir anda iki kişi arasında yapılması yerine, gösterişli bir kalabalık önünde veya sosyal medyada canlı yayımlanarak yapılması; hediye seçimlerinin partnerin sevdiği şeyden ziyade sosyal medyada “vurucu” duracak şeyler olması; hatta ayrılıkların bile dramatik bir şekilde çevrimiçi ilan edilmesi… Bu gibi durumlarda ilişkinin gerçek duygusal ihtiyaçları ikinci plana düşer. Sevgi gösterileri bile “başkaları görsün ve imrensin” diye yapıldığında, özünde sevgiden çok onay arayışı barındırır.
Performatif ilişki dinamiklerinin sonuçları ise hem bireyler hem de ilişki için yıpratıcı olabilir. Partnerler zamanla rol yapmaktan yorulabilir, gerçek duygularını bastırdıkları için duygusal doyumsuzluk yaşayabilirler. Bir noktada birbirlerine şu soruyu sorarken bulabilirler: “Biz kimin için birlikteyiz? Kendimiz için mi, yoksa başkaları için mi?”
Demem o ki, Meghan dikkat et, aşkınızın büyüsü ister istemez azalıyor. Bir sabah uyanırsın, prensin artık partner değil; pazarlama direktörünüz olur. Aylık hedefler, içerik takvimi ve “yeni reçel ambalajı” konuşmaları içinde aşk, erir gider.