Hakikat yalındır. Fazladan süslemeye, abartılı övgülere ihtiyaç duymaz. Ama bugün, çoğu kez PR metinlerinin, sponsorlu içeriklerin ve siyasi brifinglerin gölgesinde kayboluyor.
Geçenlerde bir televizyon programındaydım. Sunucu, sohbet başlamadan kitabım Yeni Büyük Oyun hakkında öyle methiyeler düzdü ki, kendimden şüphe ettim. Dayanamadım, gülümseyerek sordum: “Peki, kitabı okudunuz mu?” Yüzü kızardı. “Henüz değil, ama siz yazdıysanız iyidir,” diye itiraf etti.
Belki masum bir durumdu. Ama medyamızın derin açmazını da açığa çıkarıyordu: okumadan övmek, görmeden yazmak.
Pekin’deki “gölge yazılar”
Bunu yıllar önce Pekin’de görev yaparken de görmüştüm. Türkiye’den gelen gazeteci heyeti, Çin gibi bir uygarlığı keşfetmek yerine sabah beyaz peynir arıyor, akşam rakı soruyor, günlerini “silk market”te pazarlıkla geçiriyordu. Dönüş öncesi bana “Çin’i anlatır mısınız?” dediler. Anlattım da.
Türkiye’ye döndüklerinde gazetelerinde yayımlanan yazıları okudum: anlattıklarım kelimesi kelimesine “kendi gözlemleri” gibi kaleme alınmıştı. Ne atıf, ne emek. Görmeden yazmak işte böyleydi.
Alaçatı’nın PR balonu
Bugün Alaçatı örneğinde de aynı tablo var. Birkaç yılda “gastronomi başkenti” ilan edildi. Gazeteler, bloglar aynı kalıpları tekrarlıyor: “Eşsiz tatlar, festival mucizesi, Michelin seviyesinde mutfaklar.” Gerçekteyse kanalizasyon yetersiz, içme suyu tırlarla taşınıyor, plaj mafyaları silahlarla çatışıyor, taş evler beton bloklara dönüşüyor. Alaçatı’nın ruhunu oluşturan enginar, zeytinyağı, eski Rum evleri ikinci plana itilmiş. Ama PR metinlerinde hep aynı masal dönüyor.
Sponsorlu övgünün düzeni
Sosyal medya bu tabloya yeni bir katman ekledi. “Influencer” denilen yeni nesil köşe yazarları, çoğu zaman kendilerine gönderilen brifinglerle şehir, otel ya da restoran övüyor. Paylaşımlarda aynı cümleler dolaşıyor: “Büyülendim, imza tabağı olağanüstüydü.” Oysa çoğu tabağı tatmamış, otelde hiç kalmamış oluyor. Kimi zaman aynı gün üç ayrı şehirden “deneyim” paylaşanlara rastlıyoruz.
Kopyala–yapıştır propaganda
Sadece PR değil. Devletin iletişim mekanizması da benzer şekilde çalışıyor. Seçilmiş köşe yazarları ve ekran yüzlerine mesaj notları dağıtılıyor. Manşetler aynı kelimelerle çıkıyor, tartışma programlarında aynı cümleler yankılanıyor. Eleştiri yerine tekrar, fikir yerine slogan. Yıpratılacak kişi, kurum ya da ülke kolayca yerin dibine geçiriliyor.
Neden tehlikeli?
•Güven aşınıyor. Övgü satılabilir hale geldiğinde, kime inanacağımızı bilemiyoruz.
•Kimlik kayboluyor. Alaçatı örneğinde olduğu gibi, şehirler ve kültürler ruhunu yitiriyor.
•Ahlaki çürüme. Gücü veya parası olanın övgü satın aldığı bir düzende, hak eden görünmez oluyor.
Hakiki deneyimin gücü
Gerçek gözlem bambaşkadır. Bir kitabı okumuş sunucunun heyecanı, bir şehri sokak sokak gezmiş yazarın betimlemesi, yemeği tadan gurmenin yorumu… Bunlar okura geçer. Hakikat abartıya ihtiyaç duymaz. İyi kitap okutuyor, iyi şehir yaşatıyor, iyi yemek tattırıyor.
Bugün ihtiyacımız olan basit ama değerli bir şey: samimiyet. Okumadan öven, görmeden yazan, yukarıdan verilen cümleleri kendi görüşü gibi tekrarlayan sadece okuru değil, kendini de kandırır. Hakikat, PR’ın ve propagandanın gölgesinde yaşayamaz.
Gerçek övgüyü nasıl ayırt ederiz?
1.Deneyim izi var mı? Gerçekten görmüş, tatmış, okumuş mu?
2.Dil aynı mı? Birden fazla yerde aynı sıfatlar dönüyorsa, PR kokusu vardır.
3.Eleştiri yok mu? Kusursuz övgü, reklam demektir.
4.Zamana direniyor mu? Gerçek değer kalıcıdır. PR köpüğü çabuk söner.