Türkiye bugün sadece ekonomik darboğazlarla, bölgesel çatışmalarla ve güvenlik açıklarıyla uğraşmıyor; aynı zamanda çok daha derin, varoluşsal bir sınavdan geçiyor. Çetin jeopolitik mücadelelerin, ekonomik kırılganlıkların ve uluslararası yalnızlığın ortasında en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, ulusal dayanışma ve yeniden silkiniş.
Tam da böyle bir dönemde, Cumhuriyet’in kurucu kimliği olan Türk milleti kavramını sulandırmaya dönük tartışmaların öne çıkması manidar görünüyor ve kaygı yaratıyor. Bu tür girişimler, farkında olarak ya da olmayarak, Türkiye’yi etnik ve dini temelli bir “Lübnanlaşma” ya da “Bosnalaşma” sürecine açık hale getirebilir.
Oysa bugün ihtiyacımız ayrışma değil, daha güçlü bir ortak payda yaratmak.
“Türkiyelilik” mi, Türk Milleti mi?
Son yıllarda bazı çevreler “Türkiyelilik” kavramını kapsayıcı bir üst kimlik arayışıyla gündeme getiriyor. Ancak toplumun geniş kesimlerinde şu soru beliriyor: “Bu kavram, Türk milleti kimliğinin yerine mi konulmak isteniyor?”
Oysa Türk milleti kimliği etnik bir daraltma değil. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi, vatandaşlık bağıyla bu ülkeye bağlı olan herkesi eşit yurttaş kabul ediyor.
Kürt de, Çerkes de, Laz da, Alevi de, Süryani de, Arap da, Musevi de bu ortak aidiyetin parçası.
Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözü de bu kapsayıcı anlayışı yansıtıyor. Burada kastedilen bir etnik üstünlük değil; bu Cumhuriyetin değerlerini benimseyen herkesin eşit yurttaş olduğu çağrısı.
1924 Anayasası’nın 88. maddesi de bu çerçeveyi koyuyor: “Türkiye ahâlisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlâk olunur.” Sonraki anayasalar da. Sorun onları uygulamakta.
Farklı Gözlerden Bakınca
Türk milleti kimliği kapsayıcı kaldığı ölçüde güçlenecek, şikayetler ortadan kalkacaktır. Kürtler, tarih boyunca aidiyet tartışmalarına maruz kaldı; bugün eşit yurttaş olarak görülmeleri ve kültürel haklarının güvenceye alınması onlar için güven veriyor.
Çerkesler, diasporik kimliklerini ve dillerini yaşatmak istiyor; bu toprakların eşit sahibi olduklarını hissetmeleri için Türk milleti şemsiyesinin kuşatıcı olması şart. Aleviler, inançları nedeniyle dışlandıkları dönemleri hatırlıyor; onlar açısından bu kimliğin gerçek anlamı, inanç eşitliği ve devletin tarafsızlığıyla somutlaşıyor.
Süryaniler, kadim bir topluluk olarak aidiyet duygularını dil ve ibadet özgürlüğüyle pekiştiriyor. Lazlar ise kendi dil ve kültürlerini özgürce yaşattıkça ortak kimliğe daha sıkı bağlanıyor.
Sıkıntıları tüm Türk milleti yaşıyor, Hakkari’den Edirne’ye, Samsun’dan Hatay’a.
Aidiyet Zayıflarsa Ne Olur?
Eğer bu ortak şemsiye zayıflatılırsa Türkiye hızla kimlik temelli ayrışmalara sürüklenecektir. Etnik ve mezhebi gruplar kendi alanlarını talep etmeye başlar. Ortak ulusal kimlik yerine parçalı aidiyetler güç kazanır. Devlet kapasitesi dağılır, güvenlik ve ekonomi kırılgan hale gelir. Dış politikada pazarlık gücümüz zayıflar.
Lübnan ve Bosna örneklerinden biliyoruz: sonuç kalıcı kriz ve yönetilemezlik olur.
Gelecek İçin Yapıcı Çerçeve
Önümüzdeki on yıl; ekonomik dönüşüm, iklim krizi, enerji güvenliği, su ve gıda paylaşımı ve büyük güç rekabetiyle dolu olacak. Böyle bir dönemde en büyük gücümüz ulusal birlik. Hepimiz etnik, dini, kültürel kimliklerimizle gururla yaşıyoruz.
Ama bizi aynı gemide yolcu yapan şey, Türk milleti kimliği. Bu kimlik kimseyi bastırmadan, farklılıkları koruyarak bizi bir arada tutuyor. “Türkiyelilik” gibi coğrafi kavramlar destekleyici olabilir, ama Türk milleti kimliğinin yerine geçemez.
Türkiye’nin ihtiyacı bugün, Türk milleti ortak çatısı altında yeniden silkiniş. Bu, farklılıkları bastırmak değil; onları bir zenginlik olarak görürken ortak aidiyeti güçlendirmek demek. Biz “Türkiyeli” değiliz; biz Türk milletinin eşit üyeleriyiz. Bizi birleştiren şey coğrafi bir etiket değil, anayasal vatandaşlık bağıyla bağlı olduğumuz Türk milleti.
Bu şemsiye zayıflarsa geleceğimiz parçalanır, bu günleri mumla ararız; bu şemsiye güçlenirse de Türkiye yeni yüzyıla güvenle yürüyecek, hak ettiği medeniyet, refah, güvenlik ve barışı hem kendi vatandaşları hem de komşuları için yaratabilecektir.