Bugün bir yazı okuyacaksanız o yazı bu olsun: Dünya kuantum siyaset çağına girdi
07 Şubat 2026

Sovyetler Birliği’nde büyüdüm; bugün birçok kişinin öncelikle baskı ve durgunluğuyla hatırladığı bir sistem. 

Yine de bolca sunduğu bir şey vardı: kesinlik. 

Küçük yaşlardan itibaren hayatımın nasıl şekilleneceğini şaşırtıcı bir kesinlikle biliyordum. İyi çalışırsam ilerleyecektim. Akademik bir pozisyon elde edecek, makaleler yayınlayacak, belki birkaç ödül alacaktım. Küçük bir yazlık evim, bir arabam olacak, emekli olacak ve sonunda ölecektim. 

Büyük bir özgürlük hayatı değildi, ama nadiren değişen kurallarla yönetilen bir hayattı.

Genç bir araştırmacı olarak Cambridge Üniversitesi’nde Batı ile ilk karşılaştığımda, beni en çok etkileyen şey bunun tam tersi durumdu. Sadece özgür değildi; belirsizdi. Kariyerler garanti değildi. Görüşler sorgulanabilirdi. Hayatlar beklenmedik yönlere sapabilirdi. Bu belirsizlik bir kusur değil, Batı’nın canlılığının bir kaynağıydı. Bana göre bu, açıklığın, denemenin ve olasılığın bedeliydi.

Ancak Sovyetler Birliği’nin çöküşünden otuz yıldan fazla bir süre sonra, belirsiz bir çağa girdik. Risk veya oynaklık anlamında belirsiz değil, daha derin, yapısal bir belirsizlikten bahsediyoruz. Tahmin edilebilirliğin kendisinin ortadan kalktığı bir dönemden geçiyoruz – aşırı belirsizlik çağı.

Soğuk savaşın sona ermesinden bu yana, Batı kendi güvenlik önlemlerini ortadan kaldırdı. Piyasalar, sosyal sözleşmelerin uyum sağlayabileceğinden daha hızlı bir şekilde serbestleştirildi. Eşitsizlik arttı ve kurumlara, uzmanlığa ve ortak gerçeğe olan güven köreldi.

Bu aşınma, kutuplaştırıcı popülizm için verimli bir zemin yarattı. Bölünme, gösteri ve yıkımdan beslenen siyasi figürler bunun başlıca faydalanıcıları.

Fizikçi olarak eğitim aldım ve fizikte klasik ve kuantum sistemleri arasında ayrım yaparız. Klasik fizik, yeterli değişken biliniyorsa sonuçların tahmin edilebildiği, istikrarlı yasalarla şekillenen bir dünyayı tanımlar. Kuantum fiziği ise, belirsizliği temel olarak ele alır. Sonuçlar deterministik olmaktan ziyade olasılıksaldır. Gözlemin kendisi gerçeği değiştirir.

Siyasetin de benzer bir eşiği aştığına inanıyorum. Kuantum siyaseti dediğim çağa girdik. 

Bu dönüşüm, uluslararası düzenin kendisine de uzanıyor. Venezuela’daki son olaylar, uzun süredir var olan varsayımların ne kadar kırılgan hale geldiğini gösterdi. Grönland’daki karışıklıkta da benzer bir kırılma görüldü.

Bu yeni gerçeklikte, ittifaklar akışkan. Güç, kurumlar aracılığıyla değil, yıkım yoluyla kullanılıyor. Bilgi aynı anda birden fazla durumda mevcut; bazen somut ve yetkili, bazen de yaygın ve istikrarsız.

Armen Sarkisyan

Bu açıdan bakıldığında, ABD Başkanı Donald Trump gibi figürleri anlamak daha kolay hale geliyor. Onun öngörülemezliği bir sapma değil: bu onun yöntemi.

Yıkım arayışında Trump, hassas bir jeopolitik çekirdeğe çarpan enerjili bir parçacık gibi işlev görüyor. Geçen ay Grönland’daki acil kriz, dış aktörlerin onu başarıyla kontrol altına alması nedeniyle değil, aynı yıkıcı gücün, geçici olarak, onu durdurmayı seçmesi nedeniyle yatıştı. Bunu yaparken, başka zincirleme reaksiyonlar da harekete geçirildi: Avrupa marjinalleştirildi, çok taraflı normların görünümü bir kenara atıldı ve BM gibi uluslararası kurumlar kenara itildi. Sistem dengeye geri dönmedi. 

Küçük devletler için bu kuantum çağı özellikle tehlikeli. Klasik bir dünyada kurallar önemlidir. Uluslararası hukuk, çok taraflı kurumlar ve diplomatik sözleşmeler, küçük uluslara büyüklükleriyle orantısız bir koruma ve etki sağlar. Normların küle döndüğü ve garantilerin anlamsız olduğu bir kuantum dünyasında, küçük devletler kendilerini savunmasız bulurlar – hata payı giderek azalan bir şekilde daha büyük güçler arasında manevra yapmak zorunda kalırlar.

Teknoloji, bu değişimi hızlandırmada belirleyici bir rol oynadı. Telefonu ve sosyal medya hesabı olan herkes artık siyasi tartışmalara katılabilir, otoriteye meydan okuyabilir ve başkalarını harekete geçirebilir. Bu bağlantı dünyası, bir zamanlar kalıcı görünen yerleşik düzenleri yıkmaya yardımcı oldu.

Ayrıca zamanı da sıkıştırdı. Bir siyasi gerçeklikte uyuyup başka bir siyasi gerçeklikte uyanıyoruz. Sosyolog Zygmunt Bauman bu durumu “sıvı modernite” olarak tanımladı: yapıların yeniden inşa edilebileceğinden daha hızlı eridiği bir dünya.

İstikrarlı siyasi varsayımların, kademeli değişimin ve öngörülebilir sonuçların olduğu klasik dünya geri dönmüyor. Bizim görevimiz, ortaya çıkan durumu anlamak ve bu durum karşısında nasıl hareket edeceğimiz konusunda net, sakin ve stratejik bir şekilde düşünmek.

***

Armen Sarkisyan, Ermenistan’ın eski Cumhurbaşkanı ve fizikçi. Sarkisyan’ın bir de ‘The Small States Club: How Small Smart States Can Save the World’ (Küçük Devletler Kulübü: Akıllı Kçük Devletler Dünyayı Nasıl Kurtarabilir) adlı kitabı var. Bu yazı ilk olarak Financial Times gazetesinde yayımlandı.

ÇOK OKUNANLAR