Burada Donald Trump’ın ikinci kez ABD Başkanı olmasından beri durup durup yazıyorum: Trump, dünyayı ve o dünyada Amerika’nın oynaması gereken rolü başka herkesten farklı görüyor, ben bu rolü iktisat tarihindeki ‘Merkantilizm Dönemi’ne benzetiyorum en çok.
Bir sürü tarifi var merkantilizm döneminin ama ben “Uluslararası ticaretin silah zoruyla yapıldığı dönem” demeyi tercih ediyorum.
16. yüzyıl başından itibaren coğrafi keşiflerin de tamamlanmasıyla dünya ilk kez “küreselleşme” olgusuyla tanışıyordu, öncülüğü İngiliz, Portekizli ve İspanyol tüccarlar yapıyordu. Zaman içinde üstünlük İngilizlerin eline geçti. İngiltere “donanması” ile dünya ticaretini kontrol eder, hatta tek başına yapar hale geldi.
Donanma kelimesini tırnak içine aldım, çünkü denizdeki bütün İngiliz bayraklı gemiler, “Britanya donanması” kabul ediliyordu. Bunların ezici çoğunluğu tüccarların silahlı gemileriydi, hatta korsan gemileriydi.
Bugün Başkan Trump tabii o korsanlık dönemini özlüyor değil ama ticaretin silah zoruyla yapılmasını birinci gününden itibaren uyguluyor.
Örneğin koyduğu gümrük vergileri şimdi Anayasa Mahkemesi’nden dönmüş olsa da o fikrinden vaz geçmiş değil.
Sadece gümrük vergisi silahını kullanmıyor Trump, teknoloji transferini zorlaştırıyor, kendine rakip gördüğü ülkelere Amerikan teknolojisi satmamaya kalkıyor. O yetmezse ülkelerin bileğini bükmek için doları silah olarak kullanıyor, başka kısıtlamalar uyguluyor.
Ve işte görüyorsunuz, son çare olarak doğrudan savaş da yapıyor.
Dünya üzerinde tek bir hedefi var diyebiliriz: Çin. Çünkü sadece bu ülkeyi kendine rakip görüyor.
Venezuela’ya müdahalesi ve bu ülkeyi Amerikan etki alanının içine çekmeyi başarması aslında Çin’e karşı bir hamleydi.
Şimdi İran’a yapılan ve İran’ı Amerikan etki alanının içine çekmeyi hedefleyen savaşı da aslında Çin’i hedef alıyor.
Bu konuya Hindistan erken uyandı örneğin, hemen kendiliğinden Amerikan etki alanına giriverdi.
Trump şimdilik, Venezuela ve İran operasyonlarıyla Çin’in görece ucuz petrole erişimini sınırlamaya, bu ülkenin maliyetini arttırmaya çalışıyor. Dolayısıyla Vladimir Putin, Çin’in en büyük petrol ve gaz satıcısı olarak bugünlerde tedirgindir. Acaba Amerika onlara ne yapacak?
Ve tabii Çin var. Onlar hedefin kendileri olduğunun fazlasıyla farkındalar ama soğuk kanlılıklarını koruyorlar.
Ancak Amerika kendilerini açık açık çevrelemeye çalışırken bu soğukkanlılığı nereye kadar sürdürecekler, bilmek imkansız.
Dünyanın geri kalanı iki emperyalizm arasında seçim yapmaya zorlanıyor. Çin’in uyguladığı emperyalizm, itiraf edeyim bana göre ABD’nin uyguladığından bin beter. Çin, ülkeleri borçlandırıyor ve kendine mahkum ediyor, sonra da hiç acımadan o ülkenin elindeki her şeyi almaya başlıyor. Afrika ülkeleri bunu yaşıyorlar.
Çin, kendisine “dost” ülkelerden oluşan bir “çevre” yaratmak istemiyor, “çevre”sine aldığı ülkeler ona tabi olsunlar istiyor.
Bu “tabi olma” işini Trump Amerikası da yapıyor ama tabi olan ülkenin hareket alanı biraz daha geniş kalıyor.
İran’daki savaş, Trump’ın kurmaya giriştiği bu yeni dünya düzeninin sert adımlarından biri.
O yüzden dünyanın geri kalanının, mesela Türkiye’nin kendisine nasıl bir gelecek biçmek istediğine karar vermesi gerekiyor.
Türkiye bir ara Şanghay Beşlisi, BRICS gibi Amerika dışı, hatta Batı dışı kurumlarla temas arayışındaydı, sanırım bunların sonu geldi artık.
Avrupa Birliği de aynen Türkiye gibi kendine yol arayan bir birlik ve Türkiye için Amerika’yı dengelemek bakımından çok da kötü olmayan bir seçenek gibi duruyor.
Öte yandan başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap ve İslam coğrafyası da ister istemez Amerika’ya karşı bir denge arayışında. Türkiye bu coğrafyaya olan fiziki ve kültürel yakınlığıyla bir seçeneğe sahip.
İran’a bombalar düşerken bizim de şapkamızı önümüze koyup düşünmeye başlamamız gerek.

