Kadınlar meydan okuyor

NECLA GECE

Bu hafta başında Instagram’ını açanlar bir sürprizle karşılaştılar. Takip listelerinde yer alan neredeyse bütün kadınlar siyahbeyaz birer fotoğraflarını paylaşmış ve altına da ‘challengeaccepted’ yazmışlardı.

Kim kime meydan okumuştu, ne zaman başlamıştı bu meydan okuma? İlk şaşkınlık geçtiğinde herkes neyin ne olduğunu anladı: Türk kadınları kadın cinayetlerine karşı, kadınların maruz kaldığı şiddete karşı ve en önemlisi bugünlerde gündemde olan İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasına karşı isyan halindeydi.

İlk bakışta, ‘challenge’ yani meydan okuma sanki kendi resmini koyan bir veya daha fazla Instagram arkadaşına meydan okumasıymış gibi gözüküyordu ama öyle değildi. Kadınlar, erkek düzene meydan okuyorlardı aslında.

Kampanya o kadar basit, o kadar iyi düşünülmüştü ki, kadın olan herkes, hatta erkekler bile buna katılmakta beis duymadılar. Çünkü, kadınlar öldürülmesin, dövülmesin demekten daha normal ne olabilirdi?

Daha güzeli şu: Türkiye’de kadınların bir hafta içinde 7 hemcinsi erkekler tarafından öldürülünce başlattığı bu kampanyaya, neredeyse ışık hızında dünyanın dört bir yanındaki kadınların da katılmasıyla inanılmaz bir dayanışma ortaya çıktı.

Her sosyal sınıftan kadın

Başlangıçtan itibaren kampanyanın itici gücü, çok sayıda takipçisi olan ve genellikle ünlü isimlere ait hesaplar oldu. Ama sadece şarkıcı, oyuncu veya magazin figürleri değildi kampanyaya destek verenler; ev kadınından üniversite öğrencisine, dükkandaki tezgahtardan lokantada çalışana, evinde oturandan gezmede tozmada olanına kadar her yaştan ve her sosyal sınıftan kadın Instagram’daki kampanyaya katıldı.

Bu kampanyanın ilk başlatıcısını bulurum ümidiyle Instagram’da önce “challengeaccepted” etiketini taramaya kalkıştım. Bunun dibine inmeye imkan yoktu, çünkü ben bakarken 8 milyona yakın fotoğraf bu etiketle paylaşılmıştı.

Aramamı daraltayım, “istanbulsözleşmesiyaşatır” etiketine bakayım dedim, orada da paylaşımlar milyonu aşmıştı.

Kampanya gönderilerinde kullanılan bütün etiketler için bu durum geçerliydi, milyonlarca paylaşım vardı ve bu işin en başını bulmak imkansızdı.

En başı bulmayı zorlaştıran bir başka faktör, “challengeaccepted” etiketinin daha önce de kullanılmış olmasıydı. Meme kanserine karşı duyarlık yaratmak için ilk kez kullanılmış, sonra da değişik vesilelerle ama hep kadınlar tarafından birkaç kez daha kullanılmıştı.

Kim başlattı tartışması

Belki o yüzden, The New York Times gazetesi bu etiketi ilk kimin başlattığını ararken hayli zorlanmış, Brezilyalı bir gazeteci olan Ana Paula Padrão’nun 18 Temmuz’daki bir paylaşımını bulmuştu. Ama bu doğru değildi, çünkü Padrão’nun mesajı tek başına duruyordu, devamı gelmemişti.

Elbette The New York Times konuya Amerika’dan çok sayıda ünlü ismin de kampanyaya katılması üzerine ilgi göstermiş ve böyle bir kampanyanın Türkiye’den çıkmasına çok ihtimal vermemişti. O yüzden gazetenin dile getirdiği ikinci kaynak teorisi, Demokrat Parti’nin ünü sınırları aşan sosyalist New York milletvekili Alexandria Ocasio-Cortez’in kendisine karşı ağır cinsiyetçi ithamlarda bulunan bir başka milletvekiline, Ted Yoho’ya cevap verdiği bir videoydu. Gazeteye göre bir sosyal medya uzmanı bu videonun ardından kampanyanın başladığını söylüyordu.

Ama aslında gerçek, kampanyanın Türkiye’den başladığı. Nitekim, sosyal medyada da çok sayıda insan kampanyanın kökenini merak edince bunlara hep Türkiye’deki kadın cinayetleri (femicide) anlatıldı. Bu görüş yaygınlık kazandı ve bugün baktığınızda çok sayıda Amerikalı ünlü kadının paylaşımlarında “challengeaccepted”in yanısıra Türkiye’deki kadınlarla dayanışmayı ifade eden etiketler de kullanılıyor. Bu etiketler üzerinde yaptığım aramalarda da, milyonu aşan sayıda paylaşım olduğunu gördüm.

Türkiye’de kadınlar geçmişte de çok başarılı sosyal medya kampanyalarıyla aralarındaki dayanışmayı sergilemiş ve kadına karşı şiddet konusunda büyük bir duyarlık yaratmayı başarmışlardı. Ama bu sefer durum farklı. Çünkü bu sefer bir kerelik bir duyarlık yaratma meselesinden ve kampanyadan söz etmiyoruz. Bu sefer, dünya çapında ortaya çıkan bir ortak duygudan, ortak amaçtan, ortaklaşmadan söz ediyoruz.

Jessica Biel ne diyor?

Böyle binlerce örnek var; mesela ünlü Hollywood oyuncusu Jessica Biel’in Instagram mesajı aynen şöyleydi:

“Bunun ne olduğunu saniyesinde anladım ve öğrendim. Basitçe söylemek gerekirse: Kadınların kadınları desteklediğine dair küresel bir hatırlatma bu. Özellikle de burada veya dünyanın başka yerlerinde olup da seslerini yeterince duyuramayanları desteklemek için. Türkiye’deki kadınlara: Sizinle beraberiz ve sizi duyuyoruz.”

Dediğim gibi Jessica Biel örneklerden sadece biri. Onun sözlerinden de kolayca anlaşılabileceği gibi, sorun sadece Türkiye’deki kadınların sorunu değil, küresel bir sorun. Ve üstelik bu son kampanya o küresel soruna karşı küresel bir dayanışmayı beraberinde getirdi. Yoksa, onlarca Hollywood ünlüsüne milyonlarca doları verseniz bunları yazdıramazsınız.

Kadınlar, Türkiye’dekiler dahil, bugünkü dayanışma ve duyarlık seviyesine ulaşmak için çok ama çok uzun bir yoldan geliyorlar. O yolun önemli kilometre taşlarından biri de İstanbul Sözleşmesi. Hani, “yaşatır” diye etiketlenen, ülkemizde bir takım ultra-muhafazakarların kafayı taktığı sözleşme.

Gelin biraz da onun öneminden söz edelim.

Baktığınızda, medyada ve kamuoyunda genellikle kadın cinayetleri konuşuluyor ama Türkiye’de bazı aylar öldürülen kadın sayısı 30’u geçse bile aslında cinayet kadına karşı şiddetin küçük bir bölümünü oluşturuyor. Esas kayıtlara hiç geçmeyen aile içi şiddet konusu var; kadınlar canlarına tak demedikçe aile birliğini bozmamak için kocalarını veya erkek arkadaşlarını polise şikayet etmiyorlar.

Ama ülkemizde yürütülen sosyal medya dahil duyarlık kampanyaları sayesinde artık giderek daha çok sayıda kadın, şiddetle karşılaştığında, erkek elini kaldırdığında ona “dur” diyor, durmazsa da soluğu karakolda alıyor.

Bundan 10-12 yıl önce bir kadın, kocası veya erkek arkadaşından, hatta babasından şiddet görüp karakola gittiğinde, polisler olayın kaydını tutmak yerine kadınla kocasını veya erkeği barıştırmaya kalkışıyordu.

Bütün şiddet vakalarının kayda geçmesinin sağlanması için hem polisin eğitilmesi hem de İstanbul Sözleşmesi gibi bir uluslararası belgenin imzalanması gerekti. Kadınlar için bu çok uzun bir mücadeleydi; işin en zor kısmı bütün şiddet şikayetlerinin kayda geçmesini sağlamaktı. Hatırlayın, geçmişte “Kadın Sığınma Evi” kavramı bile marjinal, tehlikeli bir kavramdı. Bugün neredeyse bütün belediyelerin ve devletin kadın sığınma evleri var. Bu evler var, çünkü şiddet gören kadının kendini ve çocuklarını korumak için yardıma ihtiyacı var.

Sözleşme sahiden de yaşatıyor

İstanbul Sözleşmesi ve ona bağlı olarak çıkarılan yasa sayesinde artık kadınlar kendilerine el kalktığı anda polise gitme hakkına sahipler. Mahkemeler erkeklerin evden uzaklaştırılmasına karar verebiliyor. Zaman zaman bu uzaklaştırma kararlarının yeterince etkili olmadığına dair bazı haberler çıksa da, bu aslında büyük bir kazanım ve yine İstanbul Sözleşmesi sayesinde elde edildi.

Yani aslında gerçekten de İstanbul Sözleşmesi yaşatıyor. Yarın belki öldürülecek kadınlar bu sayede kocalarını evden uzaklaştırabiliyor, onlardan boşanabiliyor.

Zaten, İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesini isteyen aşırı muhafazakarların ve Akit gibi gazetelerin, “Sözleşme aile birliğini bozuyor” derken söz ettikleri şey de tam bu: Karısını döven erkeğin evden uzaklaştırılması. Yani, “aile korunsun” derken erkeğin kadını dövmeye devam etmesine göz yumulmasını talep etmiş oluyorlar aslında. Ve bundan da hiç gocunmuyorlar.

Geçen hafta, gazeteci Murat Yetkin kendi web sitesinde kendilerine “Türkiye Düşünce Platformu” adını veren bir grubun İstanbul Sözleşmesi’nin iptali için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sunduğu raporu yayınladı.

Raporun içeriği ve raporu yazanların cinsellikle ilgili takıntıları üzerinde durulmayı hak ediyor aslında ama o görüşleri burada tekrar etmek çok istemiyorum. Esas, raporu hazırlayan grupla ilgili bilgilere bakmakta fayda var.

Ultra-muhafazakar “rüya takımı”

Bakın Murat Yetkin nasıl aktarmış raporu hazırlayanlarla ilgili bilgileri:

“Düşünce Platformunun Onursal Başkanı Hayrettin Karaman, Diyanet İşleri’nin eski fetvacılarından. 2019’a dek Yeni Şafak’ta yazıyordu. TÜRGEV’e zoraki bağışları “helal” saymaktan, rüşvet vermek caizdir demeye kadınların “dikkat, algı kanallarındaki farklı psikolojisi” nedeniyle erkekle eşit şahitlik yeteneğini sorgulamaktan boşanan kadının nafaka almasının caiz bulmamaya dek yol açtığı çok tartışma bulunuyor.

Platformun “Yüksek İstişare Kurulu” üyelerinden oluşan imzacılar arasında Cumhurbaşkanı’nın başdanışmanlarından AK Parti eski Artvin Milletvekili İsrafil Kışla var örneğin, MÜSİAD’ın kurucu başkanı, “İslami burjuvazi” tezinin müellifi Erol Yarar var. Tanıtmaya gerek olmayan bir isim Emine Şenlikoğlu. Abdurrahman Dilipak’ı da tanıtmaya gerek yok, Akit yazarı. Taşkın Koçak da Akit yazarı. Hasan Çetinkaya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden hocası. Yusuf Ziya Kavakçı, halen Türkiye’nin Kuala Lumpur Büyükelçisi Merve Kavakçı ve AK Parti Milletvekili Ravza Kavakçı Kan’ın babaları. Resul Tosun da eski AK Parti Milletvekili, Yeni Şafak yazarı. Ve Raşit Küçük, Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi Başkanı. Adeta rüya takımı.”

İşte, hepsi de ultra-muhafazakarlardan oluşan bu “rüya takımı”nın ülkeyi yöneten parti ve Cumhurbaşkanı üzerindeki etkisine aslında meydan okuyor kadınlar. Bu etki öyle bir şey ki, Ak Parti’ye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a 2011 yılında kendilerinin öncülüğünde başlatılan İstanbul Sözleşmesi’nden vaz geçmeyi düşündürtebiliyor.

Ancak belki bu sefer kadınların gücünü ve daha önemlisi öfkesini küçümsemenin bedeli çok büyük olabilir. Çünkü taraflı tarafsız neredeyse bütün kamuoyu araştırmaları Türkiye’de kadına karşı şiddet konusunda çok yüksek bir hassasiyet ve öfke olduğunu uzun zamandır gözler önüne seriyor.

Nitekim belki bu yüzden, Pınar Gültekin adlı genç kızın Muğla’da bir erkek tarafından vahşice öldürülmesi sonrası öyle bir tepki ve öfke oluştu ki, “İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılsın” diyenlerin sesi bir anda kesildi. Onlar bile, bu taleplerini böyle bir ortamda bir daha dile getirmenin kötü sonuç vereceğinin farkındalar yani.

Evet, Türkiye’de kadınlar öfkeli ve İstanbul Sözleşmesi karşıtlarına meydan okuyor. Üstelik dünyadaki kadınlar da onlarla beraber.

Putin muhalifi Navalni’yi kim, neden zehirledi?

Tuhaf bir milletiz doğrusu. Amerikan iç politikasını, hatta zaman zaman Büyük Britanya’nın iç politikasını bile izler bizim gazetelerimiz, TV’lerimiz, web sitelerimiz ama en yakınımızda neler olup bittiğiyle pek ilgilenmeyiz. Yunanistan’dan çeşitli Arap ülkelerine, Ukrayna’dan Gürcistan’a böyle ...

Cumhurbaşkanı adaylığı yarışı CHP’de erken başladı

Bu kadar spekülasyon canımıza tak etti. Bütün amaç bizim içimizde bir tartışma yaratıp moralimizi düşürmek CHP’nin gündeminde Abdullah Gül diye bir isim olmadı, şimdi de yok, olmayacak da…” 25 Nisan 2018’de CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah ...

Haftada dört gün çalışalım; herkesin işi olsun

Olağanüstü dönemler beraberinde olağanüstü önlemlerle geliyor. Bakın korona salgınına, düne kadar hayal edilemez olan önlemlere başvuruldu. Sadece sağlıkla ilgili değildi bu önlemler. Yüzbinlerce şirkete ve esnafa milyarlarca liralık krediler açıldı; bu kredilerin geri ödemeleri Kasım ayında ...