Çocuklarım için farklı hayaller kurmuştum. Spor, müzik, her türlü derse gittik, geldik. Daha anlaşılır (bana göre!), daha iş garantili meslekleri olsun istedik.
Onlar ne mi yaptı? “Kendi kararımızı kendimiz veririz” dediler. Aslında bizim onlara yıllarca anlattığımız şeyi hatırlattılar: “Siz bizi böyle yetiştirdiniz. Kararlarınızı kendiniz alın, doğru yolu kendiniz bulun dediniz. En önemli kararımızda neden söz bizde değil?” dediler.
Bugün bir mimar ve bir psikolog kızım olabilirdi. Ama bugün, tekstil tasarımcısı ve tiyatrocu iki kızım var. Ve her gün “iyi ki bizi dinlemediler” diyorum.
“İnsan kendi merakının peşine düşmezse, başkaları onun yerine karar verir.”
Biz ise yıllarca kültür, sanat, spor… Bunları “iyi bir hobi” olarak gördük. “Gerçek iş” başka bir şey sandık. Etrafımda o kadar çok genç gördüm ki… Ortaokul veya lise son sınıfta, sınav uğruna hayatlarının merkezindeki tutkularını bıraktılar. Yüzme, su topu, basketbol, müzik, tiyatro…
Benim kızım başka bir şey yaptı. Covid döneminde, herkesin kafası karışıkken geldi ve “Tiyatro okuyacağım” dedi. Üstelik bir de pazarlık yaptı:
“Olmazsa değiştiririm. 50 yılımı yakacağıma 2 yılımı yakarım.”
O kadar mantıklıydı ki… Belki de hep düşünüp yapamadığımız şeydi. Harekete geçmekte bizi durduran şeydi. “Tamam” dedim.
Geçen hafta kızım ve ekip arkadaşları İstanbul’da sahnedeydi. Şinasi’nin Şair Evlenmesi’nden esinlenen “Gelin” oyununu sahnelediler.
Yer mi? Yıllarca hayranlıkla izlediğim sanatçıların sahne aldığı Salon İKSV. Jakuzi’ler, Palmiyeler, Emir Taha’lar, Derya Yıldırım’lar, Büyük Ev Ablukada ve daha niceleri…
Bu kez sahnede kızım ve arkadaşları vardı. İngiltere’den gelen genç bir ekip… Portekizli, Brezilyalı, Çinli, İngiliz, Türk… Gerçek anlamda uluslararası, gerçek anlamda tutkulu.
Hepsini evimizde ağırladık. Provalarına, heyecanlarına, streslerine şahit olduk. Bir oyunun nasıl doğduğunu yakından izledik. Ve şunu gördüm: Tutku varsa, ciddiyet kendiliğinden geliyor.
Hazırlık dönemi boyunca oyun başlayana kadar yönetmen ve oyuncuların dikkati hiç dağılmadı.
Oyun başladığında seyircinin tepkisi, bittiğinde kopan alkış… Gençlerin yüzündeki o ışık… Tarifsizdi.
Oyun bittikten sonra dekorları biz arabaya yükledik, onlar kutlamaya Beyoğlu’na gitti.
Hayatın en güzel dengesi buydu belki de.
“Gelin”, Türkiye’den İngiltere’ye taşınan bir kadının, gelenekle modern hayat arasında sıkışmış kimliğini anlatıyor. Ama bunu drama dilinde değil, mizahla yapıyor.
En güzel taraflarından biri de şu: Klasik bir metni alıp, kadın bakış açısıyla yeniden kurmaları. Ana hikâyeyi kadınların üzerinden anlatmaları.
Cesur, yaratıcı ve sahici.
İstanbul’da İngilizce tiyatro izleme imkânı sınırlıyken, böyle bir işin bu şehirde sahnelenmesi gerçekten kıymetli.
Ve evet… İtiraf edeyim: O sahnede kızımı izlemek, hayatımın en gurur verici anlarından biriydi.
Bize yaşattıkların ve öğrettiklerin için teşekkürler kızım.
Geçen hafta İKSV ile bağım sadece bu oyun değildi. Uzun zamandır hayranlıkla takip ettiğim İKSV Ortaklaşa ekibiyle, Genwise olarak güzel bir iş birliğine başladık.
Hibe almak için seçilen kültür-sanat girişimleri için 3 yıllık bir mentorluk programı tasarlama süreci başlattık.
İki gün sonra yine o çok sevdiğim binadaydım. Bu kez sahnede değil, masadaydık. Geleceği tasarlayan bir ekiple…
Hayat bazen çok güzel bağlar kuruyor.
Yıllarca seyirci olduğum bir dünyanın içinde, şimdi katkı veren tarafta olmak… Çok iyi hissettirdi.
SEVE SEVE İKSV
Şunu artık çok net görüyorum: Biz çocuklara hep “hayal kur” diyoruz. Ama biz ne kadar kuruyoruz?
Ama asıl mesele şu: Hayal kurma. Yap.
Çünkü gerçekten yapanlar… yolu da buluyor, hikâyeyi de yazıyor.
Ve bazen… sana rağmen.
İyi ki de öyle yapıyorlar.

