Kendine Çıkmayan Yollarda Yürüyen İnsan
12 Nisan 2026

Yetenekli (ama aslında acıklı) Bay Ripley, kendinden kaçışı ona ait olmayan bir yüz yaparak, kendine çıkmayan yollarda yürüyen biridir.

Artık bu sadece ona ait bir hikâye değil.

Hızlı değişimin içinde, varlığını sürdürebilmek için sürekli fikir değiştirerek hareket etmeye zorlanan bazı insanlar, pozisyon değiştirmeyi yaşamın kendisi sanıyor.

Aslında yaptıkları şey, ‘geçmişe takılıp kalmadan zamana uyum sağlayan çağdaş biri olduğu’ fikrini yüzüne bir maske gibi takıp, sürekli harekette olmayı yeni bir kimlik gibi taşımak.

Böylece psişik bir zorunluluğu, bir persona ile rasyonalize ediyor.

Tabii bu tavrı kimileri ‘döneklik’, kimleri rahatsız edici bir ‘kişilik zayıflığı’ sayıyor.

Çünkü, Dünya artık kimseye iyimser bir hikâye anlatmıyor. Hayat o parametrelerle okunmuyor. 

Üzerinde nihayet şiddette vardırılarak ısrar edilen bir sistem, yaşamayı tercihler barındıran bir ihtimal olmaktan çıkarıp, katlanılması gereken bir süreye dönüştürüyor.

İnsanlar artık hayaller kurarak değil, hasarı yönetmeye çalışarak yaşıyor.

İnsanın doğasına aykırı bu hayat, yavaş yavaş içeriden de çatlıyor.

Adı konmayan yorgunluklar, nedeni bulunamayan sıkışmalar, sessizce büyüyen bir ruhsal dağılma

Sözünü ettiğimiz örnek karakterin bu ülkedeki hikâyesinde Ripley’de rastlamadığımız başka bir kırılma durumu daha var:

Bazı kişilerin bir zamanlar hararetle savunduğu, bu sistemi yenileyeceğine inandığı düşünceler birer birer boşa çıkıyor.

Şimdi kaçamayıp eleştirebildiği her şeyin içinde, bir zamanlar kendi inancı olanlar da var.

Bu yüzden sesi tam çıkmıyor.

Çünkü itiraz ettiği şeyde kendi payını duyacağını biliyor.

Sorumluluk, dışarıda bırakılabilecek bir şey değil artık. Hangi niyetle yapılmış olursa olsun Suç ortaklığı unutulabilecek bir geçmiş değil.

Dün savunduğunu bugün eleştirenlerin o tanıdık tonu, biraz gecikmiş, biraz eksik, biraz da kendini temize çekmek gibi.

Sanki yanılgısı bir tercihinden değildi de üzerine kalmış bir yanlış anlaşılma oldu yapılıyor.

Ama hafıza o kadar kolay silinmiyor.

İnsan, en çok da inanırken yaptığı hataların içinde yakalanıyor, başta kendine.

Ve belki de bu yüzden, yarım ağız bile olsa eleştirisi, bir yüzleşmeden çok geçmişten mesafe alma çabasına benziyor.

Kendine çıkmayan yollarda yürünüyor, gene bu yüzden.

Çünkü durursa, sadece kendisiyle değil, inandığı şeylerin enkazıyla da yüzleşecek.

Bu yürüyüş yalnızca bir kaçış değil artık. Aynı zamanda bir silme çabası.

Geçmişinden bildiklerini, yeni sözlerini, eski inançlarını, kendi payına düşen sorumluluğu ve suç ortaklığını geride bırakabileceği bir konum arıyor.

Yürüdükçe değişeceğine değiştikçe hafifleyeceğine inanıyor.

Bu yüzden durmuyor, çünkü durmak, aynı kişi olarak kalmak demek. O, artık o kişi olmak istemiyor.

Ve bazen uzaklaşmak için yeni çevrelere yönelirken bile, aslında kendi içindeki bir sessizliği duymamaya çalışıyor.

Onun bir flanör olduğu da söylenemez.

O, düşünerek taban aşındıran biri değil çünkü, aradığı kimliğin peşi sıra gezen biri. 

Her adımı, onu kendinden biraz daha uzaklaştırıyor olsa da; her durak, kendine çarpmamak için seçilmiş bir ara boşluksa da.

Bu yüzden yürüyüşü kendiliğinden bir hareket değil, bir kendinden kaçış biçimi oluyor.

Hiçbir şeyin sonuna kadar gitmeyi hiçbir zaman istemediği için, yalnızca kendinden de kaçmıyor: 

Elini taşın altına koyarsa gerçekten bir parçası olacağı hayatın sorumluğundan bir free-rider gibi bir kez daha kaçıyor.

En çok, bir zamanlar inandığı ve parçası olduğu şeyin insanı olmaktan kaçıyor.

Çünkü bu yürüyüş, geçmişini inkâr edebileceği, görmezden geleceği bir mesafe bulma çabası.

Ne kadar yürürse yürüsün, vardığı yerde kendisi olmayacak.

Bunu o da biliyor.

Ama duramıyor.

ÇOK OKUNANLAR